Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Haşr Sûresi, 7. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Haşr Sûresi, 7. Ayet

    مَٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ مِنْ اَهْلِ الْقُرٰى فَلِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْاَغْنِيَٓاءِ مِنْكُمْۜ وَمَٓا اٰتٰيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُواۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِۢ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ efâa(A)llâhu ‘alâ rasûlihi min ehli-lkurâ feli(A)llâhi ve lirrasûli ve liżî-lkurbâ velyetâmâ velmesâkîni vebni-ssebîli key lâ yekûne dûleten beyne-l-aġniyâ-i minkum(c) vemâ âtâkumu-rrasûlu feḣużûhu vemâ nehâkum ‘anhu fentehû(c) vettekû(A)llâh(e)(s) inna(A)llâhe şedîdu-l’ikâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah'ın (başka) beldeler halkından alıp resûlüne fey olarak verdikleri, Allaha, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir; (servet) içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir şey olmasın diye böyle hükmedilmiştir. Peygamber size ne vermişse onu alın ve size neyi yasaklamışsa ondan kaçının. Allah'a karşı saygısızlık etmekten sakının. Kuşkusuz Allah cezalandırmada çok çetindir."

      Ganimetlerden Hz. Peygamber'e (s.a.) Düşen Pay

      Allah'ın, (başka) beldeler halkından alıp resûlüne fey olarak verdikleri. Yani kâfirlerin mallarından Allah'ın resûlüne verdiği veya lütfettiği ganimetler. Beldeler halkından meâlindeki ifadeden maksat, ya mallarını ganimet olarak veren beldelerdir, yahut da beldelerin fethi konusunda Resûlullah'a (s.a.) verilen bir müjdedir. Yakınlar anlamına gelen "zi'l-kurbâ" (ذي القربى) sözü hakkında da şöyle denilebilir: Bu âyetten ortaya çıkan görüş Resûlullahın (s.a.) akrabalarının kastedilmiş olmasıdır. "Bilin ki, ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah'a, peygambere, yakınlara... aittir" meâlindeki âyete gelince, bu hükme Resûlullahın (s.a.) yakınları ancak yorum yoluyla dâhil olur. Şöyle ki, yakınlık ifadesinden anlaşılan, âyetteki muhatapların yakınlığıdır. Taksim konusundaki hitabın, ganimete hak kazanan kimselere yönelik olduğu bilinmektedir. Allah'ın, resûlüne fey olarak verdikleri meâlindeki âyetten anlaşılan ise, ancak resûlün (a.s.) yakınlarıdır. Akrabanın hissesine gelince; bu konuda âlimlerimize ait iki görüş vardır: Bazıları, aslında bu hak, iki sebepten dolayı akrabadan ancak muhtaç olanlarındır, der. Bu sebeplerin ilki, bu lafzın devamında gelen; yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar anlamındaki cümledir. Bundan maksat, onun muhtaçlara verilmesi olduğuna göre, buradan akrabalardan ihtiyaç sahiplerine harcanması gerektiği anlamı çıkar. Diğer bazıları da şöyle demiştir: Beşte bir, akrabalarına vermek üzere Resûlullah'a (s.a.) ait idi, ancak Hz. Peygamber (a.s.) vefat edince bu hak iki sebeple kesildi: Birincisi, Hz. Peygamber'in (a.s.); "biz peygamberler taifesi miras bırakmayız, geride bıraktığımız mallar sadakadır" buyurmasıdır. İkincisi, onlar bunu sadece Resûlullah'ın (s.a.) hakkı olarak görüyorlardı; insanlar vefat ettiklerinde mallarındaki hakları sona erdiği gibi, Hz. Peygamber (s.a.) de vefat edince bu hak sona ermiştir.

      Resûlullah'ın (s.a.) mirasının varislerine intikal etmesinin yasaklanmasında iki fayda bulunmaktadır: Birincisi, Resûlullah (s.a.) şahsen dünyevi lezzetler ve arzular için çalışmıyordu, sadece Allah rızası için uğraşıyordu. Durum böyle olunca, elindeki malın, bir insanın kölesinin elindeki mal konumunda olması caiz olur; bu mal, her ne kadar zâhirde köleye ait gibi görünse de gerçekte efendisine aittir. En doğrusunu Allah bilir.

      Şöyle bir soru akla gelebilir: Neticede bütün mal-mülk Allah'a ait değil midir? Buna şu cevap verilir: Evet, ancak şu da var ki, malın Allaha nispet edilmesi bunun özel durumundan dolayıdır; tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın devesi" ve "Allah'ın evi" buyurması gibidir.

      İkincisi, Resûlullah'a (s.a.) ait olan o mal, kıyamet gününe kadar ona aittir. Bakmaz mısın? onun zevceleri başkalarıyla evlenmekten alıkonulmuştur, kendisinden sonra kimseye helâl değildirler. Hz. Peygamber'in nübüvveti de kendisinden sonra kimseye geçmeyecektir. Buna göre onun mülkünün de vakfedilmesi caiz olur. Vakfedilen şeyin harcama yolunun sadaka olduğu da bilinmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ta ki (servet), içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir şey olmasın. Bu ilâhî beyanın iki anlamı vardır: Birincisi, şayet âyet-i kerîme ganimetlerin verilmesi gereken yerleri açıklamasaydı, Resûlullah'a (s.a.) tahsis edilen beşte bir miktar kendisinden sonraki halifelere ait olurdu, böylece bu mallar sadece zenginler arasında dolaşan bir servet haline gelirdi. İkincisi, eğer bunlar zengin ve fakir herkese dağıtılmış olsaydı zengin kişi bu malı da elde etmekle daha çok dünya malını ele geçirir, fakir ise elde ettiği bu malla sadece şahsının ihtiyaçlarını karşılamış olurdu. İşte bundan dolayı fakirlere dağıtılması emredilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: "ed-Duletu" (الدولة) insanlar arasında dolaşan şeydir; "ed-devletu" (الدولة) kelimesi ise tekil bir kelime olup onun fiile dönüşmesidir.

      Hz. Peygamber'in Emirlerine Uyma Zorunluluğu

      Peygamber size ne vermişse onu alın ve size neyi yasaklamışsa ondan kaçının. Yani Resûlullah bu ganimetten size ne verdiyse onu alın ve onun hakkında kötü bir düşünce ve duygu beslemeyin! Size neyi yasaklamışsa ondan kaçının. Bu, yasaklayıcı ve şerî bir kaçınma değil, sadece yasaklanan şeyden kaçınmaktır; yani o size bu ganimetten neyi yasakladıysa ondan kaçının!

      Peygamber size ne vermişse onu alın meâlindeki ilâhî beyan, İbn Mesûd (r.a.) mushafına göre emir vermek diye yorumlanır. Yani size dünya malından neyi vermişse onu alın, neyi yasaklamış ise, yani sizden neyi engellemişse onu çirkin sanmayın. Yahut size neyi vermiş ise meâlindeki ifade, size ne emretmiş ise onu alın, size neyi yasaklamışsa meâlindeki ibare de, size neyi engellemişse ondan sakının anlamına gelir.

      Fakihlerin büyük çoğunluğunun bu ayeti "îtâ" (الإيتاء) lafzı ile birlikte emir anlamında delil olarak kullandıklarını görüyoruz. Fakat lafzın zâhiri bunu gerektirmemektedir. Çünkü "îtâ", vermek, temlik etmek demektir, tıpkı "zekâtı veriniz" meâlindeki âyette olduğu gibi. Ancak bu âyetin delil olma yönü, Cenâb-ı Hakk'ın bize, Hz. Peygamberden (s.a.) gelen mâruf ve meşru şeyleri almamızı emretmiş olmasıdır. Bu emirde Resûlullah'tan (s.a.) başka kimselerden gelen meşru (ahlâka uygun) olan şeyleri almak da bulunmakla birlikte Hz. Peygamber'in (s.a.) emirlerine uymak bizim için daha önemli ve daha lâyıktır. En doğrusunu Allah bilir. Allah'a karşı saygısızlık etmekten sakının. Kuşkusuz Allah cezalandırmada çok çetindir. Bu cümle onun emrine uymanın gereğini desteklemektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Efâe (أَفَاءَ)

        Kelimenin kökü f-y-e harfleridir ve temel olarak "dönmek, rücu etmek" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün bir şeyin bir halden başka bir hale geçerek aslına dönmesini ifade ettiğini, fey'in de aslında Allah'ın mülkü olanın meşru sahiplerine (elçisine ve topluma) geri dönmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fey" kelimesinin ganimetten farkının, herhangi bir askeri çatışma olmaksızın elde edilen mülkiyetin ilahi bir ihsan olarak geri alınması olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın anlambilimsel haritasında mülkiyetin mutlak kaynağına olan ontolojik bağını simgelediğini, mülkün beşeri çabayla değil, ilahi bir iade süreciyle el değiştirdiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ayetteki kullanımın mülkün dağıtımındaki adaletin ve sosyal dengenin sağlanması amacına hizmet eden hukuki bir terim olduğunu kaydeder.

        Allah (اللَّه)

        Kelimenin e-l-h kökünden türediği kabul edilir. İbn Fâris, Allah isminin her türlü ibadete layık olan tek varlığı temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette geçen "lillâhi" (Allah içindir) ifadesinin, mülkiyetin hakiki sahibinin Allah olduğunu ve her türlü tasarruf yetkisinin O'na ait olduğunu vurguladığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin antik Sami dillerindeki köklerine işaret ederek, ilah kavramının bu özel formla mutlak ve tekil bir yaratıcıyı nitelemek üzere Kur'an'da zirveye ulaştığını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu bağlamda ismin zikredilmesinin, malın dağıtımındaki adaletin ilahi bir teminat altında olduğunu göstermek amacıyla seçildiğini belirtir.

        Rasûlihî (رَسُولِهِ)

        Kelimenin kökü r-s-l harfleridir ve "göndermek, peş peşe yollamak" anlamlarını taşır. İbn Fâris, bu kökün bir mesajı ulaştırmak üzere görevlendirilmiş aracı elçiyi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, resulün burada Allah'ın yeryüzündeki vekili ve malın dağıtımında yetkili olan merciyi temsil ettiğini, ona itaat etmenin Allah'ın koyduğu toplumsal düzene uymak olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal dünyasında resulün sadece dini bir rehber değil, aynı zamanda mülkiyetin adil paylaşımı gibi dünyevi meselelerde de nihai otorite olduğunu ifade eder.

        Ehl (أَهْلِ)

        Kelimenin kökü e-h-l harfleridir; bir yere veya bir şeye ünsiyet duymak, alışık olmak anlamına gelir. İbn Fâris, ehl kelimesinin yabancılığın zıttı olduğunu, bir mekanla veya toplulukla sıkı bağı olanları nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette "ehl-i kurâ" (kentlerin halkı) şeklinde kullanılarak, o yerleşim yerlerinde ikamet eden ve oranın asıl unsuru olan topluluklara işaret edildiğini açıklar.

        El-Kurâ (الْقُرَى)

        Kelimenin kökü k-r-y harfleridir. İbn Fâris, bu kökün "toplamak ve bir araya getirmek" anlamına geldiğini, insanların toplu halde yaşadığı yerlere "karye" (kent) denilmesinin de bu toplu yapıdan kaynaklandığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, karyenin hem insanların bir araya geldiği mekanı hem de orada yaşayan insan topluluğunu kapsayan bir terim olduğunu, bu ayette Medine çevresindeki yerleşim yerlerini ve buralardan elde edilen kaynakları simgelediğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerinde "şehir" veya "köy" anlamında yaygın olduğunu ve İbranice/Aramice köklerle dilsel bir paralellik taşıdığını kaydeder.

        Zil-Kurbâ (ذِي الْقُرْبَى)

        Kelimenin kökü k-r-b harfleridir ve "yakın olmak" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün uzaklığın zıttı olarak hem mekansal hem de soy bakımından yakınlığı ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette geçen bu terimin peygamberin yakın akrabalarını ve toplumsal olarak korunması gereken yakın bağlara sahip bireyleri temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki "karabet" (yakınlık) kavramının İslam toplumunda kan bağına dayalı kabilecilikten, inanç ve adalet temelli bir sosyal sorumluluk alanına evrildiğini vurgular.

        El-Yetâmâ (الْيَتَامَى)

        Kelimenin kökü y-t-m harfleridir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yalnızlık ve tek kalmak" olduğunu, babasından yoksun kalarak korumasız kalan çocuğa bu yüzden yetim dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece fiziksel bir kaybı değil, aynı zamanda toplum içinde hamisiz kalmış bireyin kırılganlık durumunu da nitelediğini ifade eder. Angelika Neuwirth, yetim kavramının Kur'an'ın erken dönemlerinden itibaren sosyal adaletin merkezinde yer aldığını ve bu ayetle ekonomik sistemin asli bir öznesi haline getirildiğini açıklar.

        El-Mesâkîn (الْمَسَاكِينِ)

        Kelimenin kökü s-k-n harfleridir; "durmak, hareketsiz kalmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, miskinin, yoksulluk sebebiyle hareket edemez hale gelen veya geçim imkanları kısıtlı olan kimse olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, miskinin "fakir" kelimesinden daha derin bir yoksulluğu, adeta yerinden kımıldayamayacak kadar büyük bir çaresizliği ifade ettiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice "meskenâ" ve Süryanice "meskinâ" kelimeleriyle birebir aynı olduğunu, antik Yakın Doğu'da toplumsal yardıma muhtaç en alt tabakayı tanımlayan ortak bir terim olduğunu ortaya koyar.

        İbni’s-Sebîl (ابْنِ السَّبِيلِ)

        Sebîl kelimesinin kökü s-b-l harfleridir ve "yol" anlamına gelir. İbn Fâris, kök anlamının kolaylıkla akıp gitmek olduğunu, yolun da üzerinde yürümeyi kolaylaştırdığı için bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yolun oğlu" tamlamasının, yoldan hiç ayrılmayan, yolculuk halinde olan veya yolda kalmış yolcuyu mecazi olarak nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın İslam'ın getirdiği yeni ahlaki düzende, sadece yerleşik halkın değil, hareket halindeki muhtaçların da ekonomik pastadan pay sahibi olmasını öngören evrensel bir yaklaşımı simgelediğini vurgular.

        Dûleten (دُولَةً)

        Kelimenin kökü d-v-l harfleridir; "dönmek, değişmek ve birinden diğerine geçmek" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün bir durumun bir topluluktan başka bir topluluğa intikal etmesini (devir) ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dûle" kelimesinin özellikle mal ve zenginliğin sürekli el değiştirmesi, bir gruptan diğerine dönmesi anlamına geldiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu ayetteki kullanımın Kur'an'ın en temel ekonomik ilkelerinden birini ortaya koyduğunu; zenginliğin sadece belirli bir azınlığın elinde donup kalmaması (tekelleşmemesi), toplumun kılcal damarlarına kadar dolaşımda olması (sirkülasyon) gerektiğini vurguladığını ifade eder.

        El-Ağniyâ (الْأَغْنِيَاءِ)

        Kelimenin kökü g-n-y harfleridir. İbn Fâris, bu kökün "başkasından müstağni olmak, ihtiyaç duymamak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ağniyânın kendi ihtiyaçlarını karşılayabilen ve elinde fazladan mal bulunduran zenginleri nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki bağlamının, servetin sadece bu sınıfta birikmesinin (konsantrasyon) sosyal dengeyi bozacağı uyarısını içerdiğini açıklar.

        Âtâkum (آتَاكُمُ)

        Kelimenin kökü e-t-y harfleridir; "gelmek, varmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bir şeyin kolaylıkla birine ulaşmasını nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (vermek) eyleminin sadece maddi bir şeyi değil, peygamberin getirdiği her türlü emir ve hükmü (vahiyleri) de kapsadığını vurgular. Gabriel Said Reynolds, bu kelimenin peygamberin otoritesini meşrulaştıran ve getirdiği düzenin kabul edilmesini emreden temel bir emir kipiyle sunulduğunu ifade eder.

        Huzû (خُذُوهُ)

        Kelimenin kökü h-z-e harfleridir. İbn Fâris, bu kökün bir şeyi yakalamak, kabul etmek ve ele geçirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "huz" (alın) emrinin sadece fiziksel bir alma eylemi değil, peygamberin verdiği kararları gönülden kabul etmek ve onlara sıkıca sarılmak anlamına geldiğini açıklar.

        Nehâkum (نَهَاكُمْ)

        Kelimenin kökü n-h-y harfleridir ve "son, nihayet" anlamlarına gelir. İbn Fâris, "nehy" eyleminin bir kimseyi bir işten alıkoyarak o işe son vermesini sağlamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kökeninde aklı (nuha) durduran ve kötülüğe gidişi engelleyen bir sınırın varlığının yattığını, ayette ise peygamberin yasaklarının mutlak bir engelleyici otorite taşıdığını vurgular.

        İntehû (فَانْتَهُوا)

        Yine n-h-y kökünden gelir. İbn Fâris, bu formun kişinin bir şeyi kendiliğinden bırakması ve ondan vazgeçmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, intihanın sadece dışsal bir zorlamayla değil, içsel bir bilinçle yasaktan sakınmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Müslüman bireyin ilahi ve nebevi otorite karşısındaki teslimiyetini ve etik sınırları kabul edişini simgelediğini vurgular.

        İttakû (وَاتَّقُوا)

        Kelimenin kökü v-k-y harfleridir; "korumak, sakınmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, kişinin kendisiyle korktuğu şey arasına bir engel koyarak korunmasını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, takvanın nefsi günahtan korumak ve ilahi yasaklara karşı titiz davranmak olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, "ittika" kavramının Kur'an'daki en merkezi terimlerden biri olduğunu, Allah'a karşı duyulan derin saygı ve sorumluluk bilinciyle hareket ederek O'nun gazabından sakınmak anlamına geldiğini vurgular.

        Şedîd (شَدِيدُ)

        Kelimenin kökü ş-d-d harfleridir; "sıkı bağlamak, kuvvetli olmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin sağlamlığı ve gevşeklikten uzak oluşunun yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şiddetin bazen aşırı kuvvet bazen de kaçınılmazlık anlamında kullanıldığını, ayette Allah'ın cezasının kesinliğine ve ağırlığına işaret ettiğini açıklar.

        El-İkâb (الْعِقَابِ)

        Kelimenin kökü a-k-b harfleridir ve "takip etmek, peşi sıra gelmek" anlamına gelir. İbn Fâris, suçun arkasından gelen cezaya bu yüzden "ikâb" dendiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sebep-sonuç ilişkisi içinde, yapılan kötülüğün bir karşılığı olarak ortaya çıkan ilahi adaleti simgelediğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ikâb kavramının insana yaptığı her eylemin bir geri dönüşünün olacağını ve bu dönüşün kaçınılmazlığını hatırlatan ontolojik bir uyarı olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X