وَمَٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ مِنْهُمْ فَمَٓا اَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Haşr Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: haşr 6, haşr suresi 6. ayet, at sürmeme, deve sürmeme, mutlak güç, haşr suresi, ilahi lütuf, fey, allah, resul, kader
-
"Allah'ın onlardan alıp resûlüne fey' olarak verdikleri için siz at veya deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah elçilerini dilediği kimselere üstün kılar. Allah her şeye kadirdir."
Allah'ın, onlardan alıp Resûl'üne fey olarak verdikleri için siz at veya deve koşturmuş değilsiniz. Bu âyetin, iki sebepten dolayı sonra gelmiş olması ve "Allah'ın, (başka) beldeler halkından alıp resûlüne fey olarak verdikleri" meâlindeki âyetin ise daha önce gelmiş bulunması gerekir. Birincisi, bu âyetin başında atıf edatı olan "vav" (و) harfi kullanılmıştır, "vav", yemin hariç cümlenin başında kullanılmaz. İkincisi, Allah'ın, onlardan alıp resûlüne fey olarak verdikleri anlamındaki beyanı bir kinâye lafzıdır; kinâye ise kendisine atfedilen bir bilgiyi ve ait olduğu bir konuyu gerektirir. Bundan dolayıdır ki biz; bu âyetin sonra, ikinci âyetin ise daha önce gelmiş olması gerekir, demekteyiz. Abdullah b. Mesûd'un (r.a.) mushafında da bu şekildedir. Durum böyle olunca, âyetin zikrettiği gruplara verilmesi gereken ganimetin, sadece humus, yani beşte bir olduğu anlaşılır. Halbuki buradaki Allah'ın, onlardan alıp resûlüne fey olarak verdikleri meâlindeki cümle, bütün ganimetlerin verilmesi gerektiğini ifade eder. Verilen bu anlama göre ganimetlerin beşte dördünün gazilere değil Hz. Peygamber'e (s.a.) verilmesi gerekir, çünkü onlar bunun için ne at ve ne de deve koşturmuştur. Ayet ise, onların at ve deve koşturmaları sebebiyle ganimetin beşte dördüne hak kazanacaklarına işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Söz konusu âyetlerin takdim-tehir olmaksızın mevcut hali ile okunması durumunda ise, Allah'ın, onlardan alıp Resûlüne fey olarak verdikleri anlamındaki ifadenin, "Onlar evlerini hem kendi elleriyle, hem de müminlerin elleriyle yıkıyorlardı" meâlindeki cümlenin bağlantısı olması ihtimali vardır. Şayet böyle olursa, o takdirde atıf harfi olan "vav"ın cümle başına gelmesi ve kinâye lafzın kullanılması isabetli olur.
Münafıklar ve müminlerden taklidi imanla inanan zayıf imanlılar, bu ganimeti, onun kendi akrabasına, kendi yanına hicret eden muhacirlere nasıl tahsis ettiğine ve ganimeti kendisine nasıl tercih ettiğine şüphe ile bakarlar diye düşünülebilir. Bunun cevabı şudur: O grupların sorumluluğu, zaten bütün müslümanların üzerinedir, bu ganimet olmasa bile müslümanların, onların ihtiyaçlarını karşılamaları gerekirdi. Bilinmektedir ki, onlara kamu malından harcama yapılması, müslümanlara, onların her birine kendi malından harcama yapmasından daha kolay gelir.
Bu ifade karşımıza bazı meseleler çıkarmaktadır: Biri şudur: Hz. Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre, o, diyeti divan ehline yüklemişti, çünkü o, yardım konumunda idi. Yardımın da kamuya düştüğü bilinmektedir. Bu hakkın kamu malına dönmesi, onlara kendi mallarından verilmesinden daha kolay gelir. "Şayet eşlerinizden biri kâfirlere kaçar, böylece (tazminat ödemek için) sıra size gelmiş olursa, eşinizin gittiği kimselere harcadıklarına denk bir şey verin" meâlindeki âyet de bunun gibidir. O kadına, kocasının malından bir şeyler vererek dârülharbe gitmesine engel olmanın, kamunun görevi olduğu bilinen bir husustur. Allah, o hakkın ödenmesini de kamuya yüklemiştir. Müslümanlar da ganimet elde ettikleri zaman bu, müşriklere galip gelen müslümanın malıdır; dolayısıyla taksim edilmeden kamu malı olarak kaldığı sürece bedelsiz olarak ona iade edilmesi mümkündür. Ancak taksim edilir ve herkesin özel mülkü haline gelirse artık o bedelsiz olarak alınamaz. İşte yukarıdaki âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Örf ve şeriat açısından olması gereken, Resûlullah'ın (s.a.) ihtiyaçlarının ümmetine yüklenmesidir. Örf açısından bakıldığında, başkaları için çalışan her insanın ihtiyacının karşılanması, kendisi için çalışılan kişiye düşer. Şeriat açısından da durum böyledir. Resûl-i Ekrem'in (s.a.), ümmetinin dünya ve âhirete dair her şeyleri için çalıştığı bilinmektedir. Durum böyle olunca, kamu malının da Resûlullah'a (s.a.) verilmesi gerekir, bundan maksat da feydir (yani savaşmadan alınan ganimet malıdır). Bu söylediklerimiz Hz. Peygamber'in ganimeti kendi şahsına tahsis etmiş bulunması haline aittir. Nasıl olur ki o, ona tahsis edilen ganimeti kendisine ayırmayıp fakirlere ve ihtiyaç sahipleri arasında bölüştürmüştür!
Diğer bir husus da şudur: Rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.), "ganimetler bana helâl kılındı, halbuki benden önce hiç kimseye helâl değildi" buyurmuştur. Yine, "bana, iki aylık mesafeden düşmana korku salmakla yardım edildi" buyurmuştur. Şayet Resûlullah (s.a.) ganimeti kendisine tahsis etmiş olsaydı, bu nakillere göre caiz olurdu. Fakat Allah, feyi ona, ihtiyaçlarının karşılanması sorumluluğunun tevdi edildiği müslümanlar arasında dağıtmak üzere verdi. Eğer bu fey olmasaydı, Hz. Peygamber (s.a.) müminlere minnet duymak zorunda kalacaktı, bu minnet olmasın ve ümmetinden herhangi biri kendisine yardım ve iyilik etmiş görüntüsü vermesin diye feyi ona tahsis etti. En doğrusunu Allah bilir.
Başka bir husus da şudur: Cenâb- Hak Hz. Peygamber'e dünya malından bir şey kazanmaya, hatta hayra sarfetmek üzere fazla bir varlığa sahip bulunmaya izin vermemiştir. Buna mukabil faziletler kazanmak ve iyilik yapmak için feyi ona vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. "Bana, iki aylık mesafeden düşmana korku salmakla yardım edildi" anlamındaki hadis de, Allah'ın, resûlüne vermiş olduğu ganimetin ona mahsus olduğuna, istediği gibi kullanabileceğine ve dilediğine dağıtabileceğine işaret etmektedir.
Alimlerimizin, devlet başkanı hakkındaki kanaatine göre savaşçılar başkana bir şey verdiği zaman halkı ona ortak etmelidir. Çünkü başkana yapılan bağış kavmine verilmiş sayılır. Fakat düşmana korku salmak suretiyle Resûlullah'a gelen hibeyi kendi şahsına tahsis etmesi caizdir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Efâe (أَفَاءَ)
Kelimenin kökü olan f-y-e harfleri, temel olarak rücu etmek, geri dönmek ve bir durumdan diğerine evrilmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün bir şeyin eski haline veya asıl sahibine dönmesi anlamını taşıdığını, öğleden sonra güneşin batıya dönmesiyle oluşan gölgeye (fey) de bu yüzden bu ismin verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "fey" kavramının bu ayetteki teknik kullanımının, Müslümanların herhangi bir askeri harekat, savaş veya kan dökme eylemi gerçekleştirmeden elde ettikleri mallar olduğunu, bunun aslında Allah'ın mülkü olanın asıl sahibinin belirlediği merciiye "dönüşünü" simgelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemindeki basit "dönüş" anlamının Kur'an'da hukuki-teolojik bir kategoriye dönüştüğünü, mülkiyetin mutlak sahibinin Allah olduğu ve O'nun bu mülkü dilediği elçisine iade etmesi (efâe) şeklinde bir anlam kayması yaşadığını vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin ganimetten (savaş yoluyla elde edilen mal) keskin bir şekilde ayrıldığını, Beni Nadir mallarının savaşsız teslim alınması gerçeğine dayanan bir terminoloji olduğunu kaydeder.
Allah (اللَّه)
Kelimenin kökeni e-l-h köküne dayanmakta olup, mutlak otorite ve ibadet edilen varlık manasındadır. İbn Fâris, bu ismin tüm varlıkların sığınağı ve ihtiyaç duyduğu tek merci olma vasfını öne çıkarır. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki bağlamda Allah isminin, mülkün ve zaferin gerçek yaratıcısı ve dağıtıcısı olarak zikredildiğini, insanların çabasıyla değil, tamamen ilahi bir iradeyle gerçekleşen mülkiyet değişiminin kaynağını temsil ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin antik Sami dillerindeki izlerini takip ederek, "Alaha" formundan Arapçaya evrildiğini ve Kur'an ile birlikte tüm yerel ve kısıtlı anlamlarından sıyrılarak evrensel ve mutlak bir güç tanımına kavuştuğunu savunur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu ayette Allah'ın fail olarak vurgulanmasının, elde edilen kazanımların insani bir başarı değil, ilahi bir lütuf ve takdir olduğunu tescillediğini ifade eder.
Rasûlihî (رَسُولِهِ)
Kelimenin kökü olan r-s-l harfleri, bir şeyi peş peşe göndermek ve bir haberi ulaştırmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, elçinin gönderen makam ile muhatap arasında bir köprü olduğunu, "risalet"in bu kesintisiz akışı temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rasûl kelimesinin ayette Allah'ın dünyevi işlerdeki vekili ve mesajının taşıyıcısı olarak konumlandırıldığını, mülkün ona aktarılmasının aslında ilahi otoritenin yeryüzündeki temsiline teslim edilmesi anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "rasûl" kavramının Kur'an'ın sosyal yapısında merkezi bir otoriteyi temsil ettiğini, bu ayetteki mülkiyet transferinin muhatabı olarak seçilmesinin onun peygamberlik görevinin ötesindeki liderlik ve hakemlik vasfını pekiştirdiğini vurgular.
Evceftum (أَوْجَفْتُمْ)
Kelimenin kökü olan v-c-f harfleri; sarsılmak, hızlı hareket etmek ve şiddetle yerinden oynamak anlamlarını taşır. İbn Fâris, bu kökün temelinde kalp çarpıntısı veya bir binek hayvanının çok hızlı koşturulması sonucu oluşan sarsıntının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vecîf" kelimesinin özellikle at ve develeri hızla koşturmak, onları yormak ve savaş meydanına sürmek manasına geldiğini, ayetteki kullanımın ise Müslümanların bu malları elde etmek için hiçbir fiziksel zahmete katlanmadıklarını, atlarını veya develerini savaş için koşturmadıklarını simgelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu ve askeri terminolojide düşman üzerine hızlı hücumları tanımlamak için kullanıldığını aktarır.
Haylin (خَيْلٍ)
Kelimenin kökü olan h-y-l harfleri; hayal etmek, gururlanmak ve bir şeyi farklı zannetmek gibi anlamlara gelir. İbn Fâris, atlara "hayl" denilmesinin sebebinin, yürüdükleri sırada sergiledikleri gururlu ve vakur duruş (hıyal) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin atlar için kullanılan toplu bir isim olduğunu, ayette ise savaşın en önemli askeri unsuru olan süvari birliklerini temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Cahiliye şiirinde atın güç, şeref ve aristokratik bir üstünlük sembolü olduğunu, Kur'an'ın bu ayette "at koşturmadınız" diyerek, kazanılan başarının bu geleneksel güç sembollerinden bağımsız gerçekleştiğini vurguladığını söyler.
Rikâbin (رِكَابٍ)
Kelimenin kökü olan r-k-b harfleri, bir şeyin üzerine binmek ve onu yönlendirmek anlamına gelir. İbn Fâris, "rikâb" kelimesinin özellikle binilen develer için kullanılan bir isim olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu terimin genellikle sayıca on ve daha fazla olan deve kafilelerini ifade ettiğini, ayette ise hem ulaşım hem de savaş aracı olan develerin kastedildiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerinde yaygın bir kök olduğunu, binicilik ve ulaşım araçlarını tanımlayan teknik bir terim olarak yerleştiğini ifade eder.
Yusallitu (يُسَلِّطُ)
Kelimenin kökü olan s-l-t harfleri; güç, şiddet, keskinlik ve baskın gelme anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde karşı konulamaz bir kuvvetin yattığını, "sultân" kelimesinin de buradan türediğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, taslit (yusallitu) eyleminin, Allah'ın bir kimseye diğerleri üzerinde mutlak bir otorite, kontrol ve yaptırım gücü vermesi anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Allah'ın evrendeki mutlak hükümranlığını ve dilediği kulunu dilediği şekilde üstün kılabileceğini gösteren bir "güç aktarımı" olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki bağlamının, Müslümanların askeri gücüyle değil, Allah'ın düşmanların kalbine korku salarak elçisini onlara hakim kılması şeklinde tezahür eden manevi bir otoriteyi nitelediğini belirtir.
Yeşâu (يَشَاءُ)
Kelimenin kökü olan ş-y-e harfleri, bir şeyi istemek, dilemek ve onun varlık sahasına çıkmasına karar vermek anlamlarını barındırır. İbn Fâris, bu kökün bir nesnenin (şey) var olmasını sağlayan temel iradeyi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meşiet" kavramının Allah'a nispet edildiğinde, O'nun hikmetine uygun olarak bir şeyi icat etmesi ve o durumun gerçekleşmesini zorunlu kılması anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Allah'ın mutlak ve sınırsız iradesini temsil ettiğini, kimin neye sahip olacağı konusundaki nihai kararın hiçbir beşeri kritere bağlı olmaksızın sadece bu ilahi iradeyle şekillendiğini vurgular.
Şey'in (شَيْءٍ)
Kelimenin kökü olan ş-y-e harflerine dayanır. İbn Fâris, bunun en kapsamlı isim olduğunu ve mevcut olan her şeyi tanımlamak için kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "şey" kelimesinin hakkında bilgi verilebilen, tasavvur edilebilen ve varlık aleminde yeri olan her türlü tikel veya tümel gerçeği kapsadığını belirtir. Theodor Nöldeke, kelimenin kullanımının ilahi gücün kuşatıcılığını vurgulayan felsefi bir derinliğe sahip olduğunu aktarır.
Kadîrun (قَدِيرٌ)
Kelimenin kökü olan k-d-r harfleri; ölçmek, miktarını belirlemek, güç yetirmek ve bir şeyi plan dahilinde yapmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, kökün hem güç (kudret) hem de bir şeye sınır ve ölçü koyma (takdir) manasını içerdiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kadîr isminin, dilediği her şeyi tam bir ölçü ve hikmetle, hiçbir zorluk çekmeden gerçekleştirebilen varlığı nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın ayetin sonunda gelmesinin, mülkiyetin dağıtımı ve zaferin kazanılması süreçlerindeki tüm detayların ilahi bir plan ve mutlak bir güç dairesinde gerçekleştiğini teyit ettiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla