لِئَلَّا يَعْلَمَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَلَّا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hadid Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: hadid 29, kitap ehli, hadid suresi, büyük lütuf, ilahi lütuf, hadid suresi 29. ayet, kendi ellerinde olmama, allah, ilim, bilgi
-
"Böylece Ehl-i Kitap’tan olanlar, Allah’ın lütfu üzerinde hiçbir güçlerinin bulunmadığını ve bütün lütfun Allah’ın elinde olup onu dilediğine verdiğini bilsinler. Allah büyük lütuf sahibidir.”
Böylece Ehl-i Kitap'tan olanlar bilsinler. Müfessirler ile dilciler, buradaki "lâ" (لا) harfinin zait ve sıla olduğunda görüş birliğindedirler, yani Ehl-i Kitap’tan olanlar bilsinler için. Lâ (لا) harfinin cümlede zait olmasının ve düşürülmesinin caiz manasına geldiğini hikmet ehli ve fukaha bilir. Meselâ Allah şöyle buyurmuştur: Senden fetva isterler, de ki: ‘Yanılmanız için Allah size açıklama yapıyor. Halbuki Allah bize yanılmamız için açıklama yapmaz, aksine doğruyu bilmemiz ve doğru yolu bulmamız için bize açıklama yapar. Hikmet ehli ve fukaha, burada lâ” harfinin düştüğünü ve âyetin “yanılmamanız için...” mânasına geldiğini bilir. Buna göre açıklamaya çalıştığımız âyetteki li-ellâ ya'leme (لِئَلَّا يَعْلَمَ) ibaresindeki “lâ” harfi zaittir; bilmesinler değil, bilsinler mânasına gelir, yani Ehl-i Kitap Allah’ın lütfü üzerinde hiçbir güçlerinin bulunmadığını bilsinler. Sonra Allah’ın lütfü üzerinde hiçbir güçlerinin bulunmadığını bilsinler. Bu beyan, onların önceden hiçbir söz söylemedikleri ve bir şey demedikleri halde bu âyetin geldiği mânasına gelmez. Fakat onların ne dediğini bilmiyoruz, zira bu âyet onlara cevap olarak gelmiştir. Ancak verilen bu cevaptan, onların ne söylediğine yakın bazı sözler söyleyebiliriz, o da şudur; Onlar Ehl-i Kitap idi, yani kitap bilgisine sahip insanlardı, bundan dolayı kendilerini başkalarından üstün görüyor ve başkalarında olmayan bazı özelliklerin kendilerinde bulunduğunu düşünüyorlardı. Allah Teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı onlara ve bütün insanlara peygamber olarak gönderip kendisine kitabı da indirince, Hz. Peygamber onların gözünde de güvenilir biri olduğu, ona indirdiği kitapta da kendi kitaplarında olan bilgileri yazdığı, dolayısıyla ona tâbi olmalarını, boyun eğmelerini ve itaat etmelerini emrettiği, ayrıca ona ve ona indirilen kitaba herkesin her şeyden çok muhtaç oldukları halde, Allah’ın ona olan lütfunu ve ihsanını inkâr etmişlerdi. İşte o zaman Allah şöyle buyurdu: Ehl-i Kitap’tan olanlar, Allah’ın lütfu üzerinde hiçbir güçlerinin bulunmadığını ve bütün lütfun Allah’ın elinde olup onu dilediğine verdiğini bilsinler. Yani lütfunu dilediğine vermek, dilediğine vermemek gücü Allah’a aittir, onların elinde değildir.
Allah'ın Meşîeti, Lütfü ve Mütezile
Ehl-i Kitap’tan olanlar, Allah’ın lütfü üzerinde hiçbir güçlerinin bulunmadığını bilsinler. Bu beyan, Mutezilenin iddiasını reddetmektedir, onlar şöyle diyorlar: Allah Teâlâ her insana, bütün lütfuna ve ihsanına ulaşma gücünü vermiştir. Halbuki bu âyette Cenâb-ı Hak, insanların, Allah’ın lütfu üzerinde hiçbir güçlerinin olmadığını haber vermektedir. Mutezile ise aksine onların buna güçleri vardır, der. Bu, âyetin açık hükmüne aykırıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Bütün lütuf Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Bu cümle de başka bir açıdan Mutezilenin iddiasını geçersiz kılmaktadır: Allah, (dilemenin) kendi hakkı olan meşîette (irade) bir lütuf ve adalet olduğunu söylemekte, şöyle buyurmaktadır: Bütün lütuf Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Cenâb-ı Hak hakkı adalet ve zulüm olan meşîeti zikretmedi, aksine bu konuda sözü mutlak olarak söyledi ve şöyle buyurdu: "Senin Rabb’in kullarına asla haksızlık etmez”, “Allah asla kulları için zulmü istemez”, “Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez", "Gerçek şu ki Allah insanlara zerrece kötülük etmez”. Bu mealde benzeri başka âyetler de vardır. Bunlarda Allah Teâlâ hidâyet fiilinin, doğru yola ulaştırdığı kişilere kendisinden bir lütuf olduğunun, saptırmasının da adalet olduğunun bilinmesi için kendisinden hiç kimseye zulüm ve haksızlık yapılmayacağını söylemektedir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidâyete erdirir” buyurmaktadır. Yani hidâyeti ve doğru yolu bulan, ancak Allah’ın lütfü ve rahmeti sayesinde bulmuş, doğru yoldan sapan da Allah’ın adaleti neticesinde sapmıştır. Bunun içindir ki Allah Teâlâ, "Asıl Allah sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur” buyurmaktadır. Hidâyete ulaştıran sadece Allah'tır, doğruyu bulmak ve başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Yorumu Yorumla
-
Ya'leme (يَعْلَمَ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyin izi ve alametiyle tanınması, diğerlerinden ayırt edilmesi manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "li-ellâ ya'leme" (bilsinler diye) ifadesindeki bilme eyleminin, gerçeği bütün çıplaklığıyla idrak etmek ve şüpheye yer bırakmayacak kesin bir inanca ulaşmak olduğunu; ayette Ehlikitap'ın, Allah'ın lütfu üzerinde hiçbir tekelleri olmadığını "kesin olarak bilmeleri" bağlamında kullanıldığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki fiilin, vahyin ve peygamberliğin sadece belirli bir soya ait olduğu yönündeki teolojik yanılgıyı yıkmak üzere tasarlanmış, muhatabı sarsıcı ve gerçeği yüzüne vurucu ontolojik bir bildirim işlevi gördüğünü analiz eder.
Ehl (أَهْلُ)
İbn Fâris, e-h-l kökünün bir ev halkı, aile, bir şeye mensup olan veya bir şeyle yakın bağı bulunan kimseler manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir dine, kitaba veya mekana aidiyet duyan topluluklar için kullanıldığını; ayette "Ehl-i Kitap" tamlamasıyla, daha önce kendilerine ilahi vahiy emanet edilen ve bu vahiy etrafında bir dini kimlik inşa eden zümrelerin (Yahudi ve Hristiyanların) kastedildiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesinin ortak dağarcığında bulunduğunu, İbranice ve Aramice "ohel" (çadır, aile, hane) kelimesiyle aynı kökten gelerek Arapçaya dini-sosyolojik bir aidiyet terimi olarak yerleştiğini aktarır.
Kitâb (الْكِتَابِ)
İbn Fâris, k-t-b kökünün toplamak, birleştirmek, harfleri birbirine ekleyerek yazmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilahi emirlerin ve yasaların toplandığı vahyedilmiş metinler bütününü ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanice'deki "ketâbâ" (kutsal yazılar) kavramıyla doğrudan ilişkili olduğunu, yazılı vahyi temsil ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın "Ehlikitap" tamlamasını Geç Antik Çağ'da yazılı bir ilahi metne sahip olma (scriptural community) ayrıcalığını elinde bulunduran, ancak bu ayrıcalığı bir mülkiyet iddiasına dönüştüren zümreleri tanımlayan teknik bir terim olarak kullandığını tahlil eder.
Yakdirûn (يَقْدِرُونَ)
İbn Fâris, k-d-r kökünün bir şeye güç yetirmek, hükmetmek, miktarını belirlemek ve kontrol altında tutmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin tam bir eylem kapasitesini ve tasarruf yetkisini nitelediğini; ayette olumsuz formda (ellâ yakdirûn) kullanılarak, Ehlikitap'ın ilahi lütuf üzerinde hiçbir yönlendirici güce, tekele veya engelleme yetkisine sahip olmadıklarını vurguladığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın ontolojik hiyerarşisinde insanın sınırlarını belirlediğini; ilahi irade (kader) ve lütuf üzerinde insanın tahakküm kurma çabasının mutlak bir yanılsama ve acziyet (güç yetirememe) olduğunu analiz eder.
Şey' (شَيْءٍ)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün mevcut olan, meşiet (dileme) konusu olabilen varlık manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dilde varlığı ifade eden en genel terim olduğunu; ayette olumsuzluk bağlamında kullanıldığında, "hiçbir şey, zerrece bir miktar, en ufak bir pay" anlamına gelerek yetkisizliğin ve acziyetin mutlaklığını pekiştirdiğini detaylandırır.
Fadl (فَضْلِ)
İbn Fâris, f-d-l kökünün bir şeyin temel ihtiyacın ötesinde artması, fazlalık, üstünlük ve karşılıksız lütuf manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fazlın bir mecburiyetten değil, tamamen verenin cömertliğinden kaynaklanan iyilik olduğunu; ayetteki bağlamında peygamberliğin, hidayetin ve ilahi bağışlanmanın Allah'ın bir ihsanı olarak tanımlandığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, fazl kavramının burada belirli kavimlerin (İsrailoğulları gibi) peygamberlik ve ilahi rıza üzerindeki tarihsel tekel iddiasını yıktığını; Allah'ın lütfunun hiçbir nesebe veya kurumsal yapıya ipotek edilemeyeceğini, tamamen O'nun özgür iradesine dayalı bir hibe olduğunu tahlil eder.
Allah (اللَّهِ)
İbn Fâris, e-l-h köküne dayalı ibadet edilen yegane varlık manasına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice "Alaha" formundan gelen kadim tek tanrı ismi olduğunu savunur. Theodor Nöldeke, bu ismin Kur'an'da lütfun ve iradenin mutlak kaynağı olarak tüm yetkileri (mülk) kendisinde toplayan aşkın kudreti temsil ettiğini vurgular.
Yed (بِيَدِ)
İbn Fâris, y-d-y kökünün el, güç, nimet ve mülkiyet manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiziksel organ anlamındaki kelimenin Kur'an'da mecazi (istiari) olarak mutlak kudret, tasarruf, sahip olma ve yönetme erki manasında kullanıldığını; "lütuf Allah'ın elindedir" ifadesinin, lütfun anahtarının ve dağıtım yetkisinin bizzat ve sadece O'nda olduğunu simgelediğini açıklar. Gabriel Said Reynolds, "Tanrı'nın eli" şeklindeki antropomorfik (insan biçimci) tasvirlerin Geç Antik Çağ dini metinlerinde Tanrı'nın aracıya ihtiyaç duymayan doğrudan müdahalesini ve mutlak mülkiyetini vurgulayan güçlü bir teolojik metafor olduğunu analiz eder.
Yu'tîhi (يُؤْتِيهِ)
İbn Fâris, e-t-y kökünün gelmek, ulaştırmak ve vermek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" eyleminin değerli ve yüce bir şeyi karşılıksız olarak hibe etmek olduğunu; lütfun (fazlın) Allah tarafından dilediği kuluna doğrudan bahşedilmesini ifade ettiğini detaylandırır.
Yeşâ' (يَشَاءُ)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün istemek, kastetmek ve irade etmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, meşietin ilahi iradenin bir şeyi oldurma yönündeki kesin, hikmetli ve bağımsız kararı olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da "Allah'ın dilediği (yeşâ)" vurgusunun, O'nun egemen iradesinin (sovereign will) hiçbir beşeri beklentiyle, etnik kökenle veya tarihsel statüyle sınırlandırılamayacağını gösteren ontolojik bir bağımsızlık ilanı olduğunu tahlil eder.
Zû (ذُو)
İbn Fâris, z-v veya z-y kökünden gelen, bir şeye sahip olma, malik olma manası taşıyan iyelik kelimesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin kendisinden sonra gelen vasfı veya nesneyi, öznesinin ayrılmaz bir niteliği haline getirdiğini; "Zü'l-Fadl" tamlamasının, Allah'ın lütfun mutlak ve yegane sahibi, kaynağı olduğunu ifade ettiğini açıklar.
Azîm (الْعَظِيمِ)
İbn Fâris, a-z-m kökünün kemik, bir şeyin iskeleti, sağlamlığı, heybet ve eşsiz büyüklük manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın Allah'a veya O'nun lütfuna izafe edildiğinde; insan tasavvurunu aşan, idrak edilemez, sınırlandırılamaz ve hiçbir dünyevi kıymetle ölçülemez bir yüceliği nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, sûrenin bu kelimeyle ve bu devasa lütuf (Büyük Fazl) vurgusuyla sona ermesinin; inananlara yönelik ilahi vaadin muazzamlığını teyit eden ve Allah'ın cömertliğindeki kozmik genişliği mühürleyen muhteşem bir kapanış olduğunu analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla