ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْج۪يلَ وَجَعَلْنَا ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةًۜ وَرَهْبَانِيَّةًۨ ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ رِضْوَانِ اللّٰهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَـتِهَاۚ فَاٰتَيْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْۚ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hadid Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
Śumme kaffeynâ ‘alâ âśârihim birusulinâ ve kaffeynâ bi-’îsâ-bni meryeme ve âteynâhu-l-incîle ve ce’alnâ fî kulûbi-lleżîne-ttebe’ûhu ra/feten ve rahmeten ve rahbâniyyeten(i)btede’ûhâ mâ ketebnâhâ ‘aleyhim illâ-btiġâe ridvâni(A)llâhi femâ ra’avhâ hakka ri’âyetihâ(s) feâteynâ-lleżîne âmenû minhum ecrahum(s) ve keśîrun minhum fâsikûn(e)
-
"Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu İsâ’yı da gönderdik, ona İncil’i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazan3mak için ortaya attıkları bu uydurmaya da hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır.”
Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Burada Allah, Nuh ve İbrahim aleyhisselâm’a ve onların soyuna peygamberliği ve kitabı koyduğunu, onlardan bir kısmına peygamberlik verdiğini de söylemektedir. Önceki âyette sadece onlara peygamberliği ve kitabı verdiğini söylemişti. Sonra onların soyundan gelen Meryem oğlu İsâ’yı gönderdiğini söylemektedir, çünkü İsâ aleyhisselâmın soyundandır. Onun arkasından da İbrahim’in soyundan gelen Muhammed aleyhisselâmı gönderdi. Müfessirler "kaffeynâ" (وَقَفَّيْنَا) fiiline tabi kıldık mânasını verdiler; “kaffeytü fulânen” (قَفَّيْتُ فُلانًا) denilince, ona isim verdim denilmiş olur. Bu fiil sülasi, if‘âl ve iftiâl bâblarından kullanıldığında “ona uydum” mânasına gelir.
İsa’ya uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Allah Teâlâ peygamberlere tâbi olanları ve onlara iman edenleri kendi aralarında şefkatli ve merhametli olmakla nitelemektedir. Bu husus başka bir beyanda belirtildiği gibidir: Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz, “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, Rahman onlar için (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır”. Diğer bazı beyanlarda da şöyle buyuruyor: “Muhammed ile beraber olanlar kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler”, “Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar”. Bunlara benzer başka âyetler de vardır. Bunun sebebi de onları tek bir şeyin bir araya getirmesidir, o da tevhit inancı ve İslâm dinidir.
Şöyle bir soru sorulursa: Müslümanları bir arada toplayan sebepler ortada iken aralarındaki bu düşmanlık ve kindarlık nasıl meydana geldi? Hatta Hâricîler ve Mûtezile gibi kesimler birbirlerinin kanını dökmeyi nasıl helâl görmeye başladılar?
Buna şu cevap verilir: Müslümanları bir arada toplayan sebepler ortada olduğu halde, aralarındaki bu durumla ilgili olarak ancak şu söylenebilir; Kur'anda bahsedilen o şefkat ve merhamet, Allah Teâlanın lütfü ile vücut bulmuştu. Fakat bilâhare o lütuf kalktı ve müslümanlar arasında olan oldu. Yahut şöyle deriz; İşledikleri büyük günahlar yüzünden müslümanları kâfir göstermek için Hariciler kendi kafalarından birtakım fikirler uydurdular ve onlarla savaşı ve kıtali meşru gördüler. Mutezile de büyük günah işleyenlere fâsık ve fâcir dedi ve onları imanla küfür arasında bir yere konumlandırdı. Başkalarına kâfir veya fâsık diyen, hiç şüphesiz onların arasına düşmanlık ve kindarlık sokmuş olur. Her ne kadar bizi bir arada tutan sebepler var olsa da aramızda meydana gelen düşmanlık, büyük günah yüzünden onların bizi fâsık, fâcir ve kâfir ilan etmeleri yüzündendir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Ruhbanlık
Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik. Rivayet edildiğine göre Hz. İsâ ile Muhammed aleyhisselâm arasındaki fetret döneminde İsrâiloğulları’nın başındaki krallar Tevrat’ı ve İncil'i tahrif edip değiştirmişlerdi, fakat Hz. İsâ’ya iman eden ve kitaplardaki hükümlerle amel eden bir grup insan kalmıştı. Krallar, insanların onlara uymalarını önlemek ve kendi mezheplerine döndürmek için onları öldürmeye azmetmişlerdi. Bunun üzerine onlar insanların bulunduğu ortamdan kaçtılar ve bunlardan kendilerini kurtarmak ümidiyle manastırlarda ibadete çekildiler. İşte onların icat ettikleri ruhbanlığı biz emretmemiştik mealindeki âyet bunu İfade etmektedir. Yani onlara ruhbanlığı biz farz kılmadık ve ruhbanlık yapmalarını biz emretmedik. Fakat Allah’ın rızasının ruhbanlıkta olduğunu düşünerek Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak arzusuyla ruhbanlığı kendileri uydurdular, bu yüzden hepsine farz kılındı. En doğrusunu Allah bilir.
Fakat buna hakkıyla riayet etmediler. Cenâb-ı Hak onların, kendilerine farz kılınmayan bir şey uydurduklarını haber vermekte, ama sonra buna da hakkıyla riayet etmediklerini söylemekte, kendilerinin uydurdukları ruhbanlığa kendileri riayet etmedikleri için onları kınamaktadır. Bu âyet, kendilerine farz kılınmayan namaz, oruç ve benzeri ibadetlerle Allah’a yaklaşma yolunu açan, ama sonra buna vefa göstermeyen ve devam ettirmeyen birinin de aynı kınamaya mâruz olacağına işaret etmektedir.
Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır. Allah Teâlâ, iman eden ve imanlarında sebat gösterenlere mükâfatlarını vereceğini haber vermekte, ama çoklarının yoldan çıktıklarını, yani kâfir olduklarını da söylemektedir. İbn Mesûd‘un kıraatinde de âyet bu şekildedir: Onların çoğu kâfir olmuştur. Rivayet edildiğine göre onlardan bir kısmı manastırlarda ibadete çekildikten sonra ruhbanlık kendilerine ağır gelmiş, bu yüzden vazgeçmişler ve geri dönüp kralların dinine girmişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe şöyle dedi: Âyette geçen “rahbâniyye” (رَهْبَانِيَّةً) kelimesi, korktukları için ibadete çekilmek mânasına gelir. “İbtedeûhâ” (ابْتَدَعُوهَا) fiili de daha önce yapılmamış olan bir şeyi yapmak demektir. Bidat kökünden gelen bu fiil, if‘âl, tef‘îl ve iftiâl bâbından da aynı mânada kullanılır. “Rahbâniyye" kelimesinin, rehbet kökünden mebni bir isim olduğu da söylenmiştir, ibadette aşırılık mânasına gelir. Cenâb-ı Hak, “Dininizde aşırı gitmeyin” meâlindeki âyetle bunu yasaklamıştır. Allah’ın dini, aşırı gitmekle geri kalmak arasında orta yerdedir, denilmiştir. Onlara bunu biz yazmadık, yani böyle yapmalarını biz emretmedik. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kaffeynâ (قَفَّيْنَا)
İbn Fâris, k-f-v kökünün bir şeyin arkasından gitmek, birinin izini sürmek ve ense (kafa) manasına geldiğini belirtir; peş peşe gönderme eyleminin, elçilerin birbirinin ardı sıra, bir zincirin halkaları gibi eklemlenmesini ifade ettiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin birini diğerinin "kafasını" (arkasını) takip eder kılmak olduğunu, ayetteki bağlamıyla önceki peygamberlerin açtığı yoldan yeni elçilerin sevk edilerek tebliğde sürekliliğin sağlandığını detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin peygamberlik silsilesindeki tarihsel devamlılığı ve ilahi mesajın kopuk olmayan bir gelenek halinde sunuluşunu simgelediğini analiz eder.
Âsârihim (آثَارِهِمْ)
İbn Fâris, e-s-r kökünün bir şeyden geri kalan iz, belirti ve alamet manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "eser" kelimesinin çoğulu olan bu ifadenin aslen ayak izi demek olduğunu; ayette ise önceki peygamberlerin bıraktığı inanç, ahlak ve şeriat yolunu, onların tarihsel mirasını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'da geçmişin manevi mirasıyla olan bağı temsil ettiğini, yeni elçilerin bu "izler" üzerine bina edilen bir hakikati devam ettirdiğini tahlil eder.
Rusulinâ (رُسُلِنَا)
İbn Fâris, r-s-l kökünün yumuşaklık, birbiri ardınca gelmek ve mesaj iletmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, resûlün Allah'ın vahyini taşımakla görevlendirilmiş özel elçi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak kökenlerine ve Süryanice'deki "reşal" formuyla olan semantik ilişkisine dikkat çekerek, bunun kadim bir peygamberlik terimi olduğunu belirtir.
Îsâ (عِيسَى)
Arthur Jeffery, bu ismin etimolojik olarak Arapça olmadığını, İbranice "Yeşua" veya Süryanice "İşo" (Eşo) formlarından Arapçalaştığını (muarreb) ifade eder. Christoph Luxenberg, ismin kökeninde "kutsanmış" veya "kurtarıcı" anlamlarını barındıran Aramaic/Süryani geleneklerinin izleri olduğunu savunur. Gabriel Said Reynolds, Îsâ isminin Kur'an'da özel bir tınıyla yer aldığını ve Geç Antik Çağ Hristiyan terminolojisiyle derin bir etkileşim içinde, ancak özgün bir Kur'anî kimlikle sunulduğunu analiz eder.
İbni (ابْنِ)
İbn Fâris, b-n-y kökünün bir şeyi inşa etmek, bina etmek ve bir şeyden türemek manasına geldiğini; oğulun da babanın bir "binası" (uzantısı) olması sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece biyolojik doğumu değil, bir asıldan neşet eden her türlü fer'î (ikincil) varlığı nitelediğini ifade eder.
Meryem (مَرْيَمَ)
Arthur Jeffery, Meryem isminin İbranice "Miryam" veya Süryanice "Maryam" kökenli olduğunu, "yüce, hanımefendi" veya "deniz damlası" gibi çeşitli anlamlara gelebileceğini belirtir. El-Cevâlîkî, ismin yabancı kökenli (acemî) isimler kategorisinde olduğunu teyit eder. Angelika Neuwirth, Meryem'in Kur'an'da hem İsa'nın annesi olarak hem de iffetin ve ilahi seçilmişliğin sembolü olarak merkezî bir konuma sahip olduğunu analiz eder.
Âteynâ (آتَيْنَاهُ)
İbn Fâris, e-t-y kökünün gelmek ve ulaştırmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (vermek) fiilinin burada ilahi bir hibe ve lütfu ifade ettiğini; İncil'in bir insan ürünü değil, doğrudan Allah tarafından ulaştırılmış bir bilgi ve nur olduğunu vurgular.
İncîl (الْإِنجِيلَ)
Arthur Jeffery, kelimenin Yunanca "Euangelion" (müjde) kelimesinden Süryanice "Evangeliyun" vasıtasıyla Arapçaya geçtiğini belirtir. Christoph Luxenberg, Süryanice "galyana" (vahiy/tecelli) kelimesiyle olan olası köken ilişkilerine dikkat çeker. Theodor Nöldeke, kelimenin Arapçalaşmış formunun (İncil) İslam öncesi dönemden beri bilindiğini ve Kur'an'ın bu terimi Hristiyan vahyini tanımlayan teknik bir isim olarak kullandığını analiz eder.
Ce'alnâ (جَعَلْنَا)
İbn Fâris, c-a-l kökünün bir şeyi yaratmak, yapmak ve bir halden başka bir hale dönüştürmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette bu fiilin "tayin etmek, yerleştirmek" anlamında olduğunu; sevgi ve merhametin müminlerin kalplerine ilahi bir tasarruf ile dercedildiğini ifade eder.
Kulûb (قُلُوبِ)
İbn Fâris, k-l-b kökünün değişkenlik, bir şeyi çevirmek ve öz anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalbin insanın duygu, niyet ve idrak merkezi olduğunu; huşû ve şefkatin asıl mekanı olduğunu açıklar.
İttebe'ûhu (اتَّبَعُوهُ)
İbn Fâris, t-b-a kökünün birinin arkasından gitmek, tabi olmak ve izlemek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ittibâ'nın sadece fiziksel bir takip değil, bir liderin veya öğretinin ilkelerini benimseyip hayata geçirmek olduğunu ifade eder.
Ra'feten (رأفة)
İbn Fâris, r-e-f kökünün ince ve derin şefkat, acıyı giderme isteği manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ra'fetin rahmetten daha özel ve yoğun bir merhamet türü olduğunu, özellikle zorluk anlarında beliren koruyucu bir duyguyu nitelediğini detaylandırır.
Rahmeten (رحمة)
İbn Fâris, r-h-m kökünün acımak, iyilik etmek ve bağları korumak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rahmetin varlıkların ihtiyacını gidermeye yönelik ilahi veya insani bir lütuf hali olduğunu; Hz. İsa'ya uyanların temel karakter özelliğinin bu karşılıksız iyilikseverlik olduğunu ifade eder.
Rahbâniyyeten (رَهْبَانِيَّةً)
İbn Fâris, r-h-b kökünün korkmak, çekinmek ve ürpermek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rahbâniyyetin aslen Allah korkusuyla dünyadan el etek çekmek olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Hristiyan rahipleri (rahîb) ve manastır hayatıyla ilişkili teknik bir terim olduğunu, Arapçaya bu dinî pratikleri tanımlamak üzere yerleştiğini belirtir. Angelika Neuwirth, bu kavramın Kur'an'da Geç Antik Çağ'ın zühd (asceticism) kültürünü tanımlayan sosyo-dinî bir niteleme olduğunu analiz eder.
İbtede'ûhâ (ابْتَدَعُوهَا)
İbn Fâris, b-d-a kökünün bir şeyi ilk kez, örneksiz olarak var etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibtidâ" eyleminin ayette "icat etmek, sonradan ortaya çıkarmak" manasında olduğunu; ruhbanlığın vahyedilmiş bir emir değil, insanların kendi içtihatlarıyla başlattıkları bir uygulama olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "bid’at" kavramıyla olan bağına dikkat çekerek, bunun dini bir yenilik arayışını simgelediğini tahlil eder.
Ketebe (كَتَبْنَا)
İbn Fâris, k-t-b kökünün toplamak, dikiş dikmek ve yazmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ketebnâ" (yazmadık/farz kılmadık) ifadesinin, ilahi bir hüküm veya zorunluluk olarak belirlenmediğini ifade ettiğini açıklar.
İbtigâe (ابْتِغَاءَ)
İbn Fâris, b-g-y kökünün bir şeyi istemek, arzulamak ve haddi aşmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibtigâ"nın bir hedef doğrultusunda samimi bir arayış içinde olmak anlamına geldiğini; ruhbanlığın başlangıç motivasyonunun Allah'ın rızasını kazanmak olduğunu detaylandırır.
Rıdvân (رِضْوَانِ)
İbn Fâris, r-d-y kökünün hoşnutluk ve razı olmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rıdvânın rıza duygusunun en üst ve kalıcı mertebesi olduğunu, ayette ilahi hoşnutluğun en yüce gaye olarak sunulduğunu ifade eder.
Allah (اللَّهِ)
İbn Fâris, e-l-h köküne dayalı ibadet edilen varlık manasına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice kökenlerine ve İslam öncesi dönemdeki tek tanrı tasavvuruyla olan bağına dikkat çeker.
Ra'avhâ (رَعَوْهَا) / Ri'âyetihâ (رِعَايَتِهَا)
İbn Fâris, r-a-y kökünün gözetmek, korumak, otlatmak (çobanlık) ve bir şeyin sorumluluğunu üstlenmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, riâyetin bir şeyi bozulmaktan korumak için her an tetikte olmak ve ona hakkını vermek olduğunu; ayette ise ruhbanlık sorumluluğunun hakkıyla yerine getirilmediğine yönelik bir eleştiri barındırdığını ifade eder.
Hakka (حَقَّ)
İbn Fâris, h-k-k kökünün doğruluk, sağlamlık ve sarsılmaz gerçeklik manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hakkın bir şeyin olması gerektiği gibi, tam ve eksiksiz halini nitelediğini; "hakka riâyetihâ" ifadesinin "gerektiği gibi gözetmek" anlamını taşıdığını açıklar.
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, e-m-n kökünün güvenmek ve tasdik etmek manasına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, imanın ontolojik bir teslimiyet ve sadakat sözleşmesi olduğunu, ayette elçiye uyanlar arasındaki samimi kitleyi nitelediğini analiz eder.
Ecr (أَجْرَهُمْ)
İbn Fâris, e-c-r kökünün hizmet karşılığı alınan bedel ve sevap manasına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice "agra" kelimesiyle olan dini-hukuki bağına dikkat çeker.
Kesîr (كَثِيرٌ)
İbn Fâris, k-s-r kökünün sayıca çokluk ve bolluk manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin genellikle olumsuz bağlamda, haktan sapan büyük kitleleri tanımlamak için kullanıldığını ifade eder.
Fâsikûn (فَاسِقُونَ)
İbn Fâris, f-s-k kökünün kabuktan dışarı çıkmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şeriatın ve ahlakın sınırlarını ihlal ederek yoldan çıkan kimseleri nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, fasık kavramının imanın koruyucu alanından sapan kimseler için teknik bir terim olduğunu tahlil eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla