Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hadid Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hadid Sûresi, 25. Ayet

    لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْم۪يزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِۚ وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَأْسٌ شَد۪يدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَز۪يزٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lekad erselnâ rusulenâ bilbeyyinâti ve enzelnâ me’ahumu-lkitâbe velmîzâne liyekûme-nnâsu bilkist(i)(s) ve enzelnâ-lhadîde fîhi be/sun şedîdun ve menâfi’u linnâsi ve liya’lema(A)llâhu men yensuruhu ve rusulehu bilġayb(i)(c) inna(A)llâhe kaviyyun ‘azîz(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Andolsun biz peygamberlerimizi açık kanıtlarla gönderdik, beraberlerinde kitap ve adalet terazisini de indirdik ki insanlar hakkaniyete uygun davransınlar. Bir de demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır. Böylece Allah, görmeden iman ederek kendisine ve peygamberlerine yardım edecekleri ortaya çıkaracaktır. Şüphesiz Allah güçlüdür, üstündür.”

      Andolsun biz peygamberlerimizi açık kanıtlarla gönderdik. Bu âyet iki mânaya gelir. Birincisi, biz onları, kendilerinin Allahın elçileri olduklarını açıklayan delillerle ve getirdikleri açık kanıtların da Allah tarafından gönderildiğini, bunların kendi uydurmaları olmadığını, çünkü Kur'ana benzer bir uydurma yapmanın insanın gücü dâhilinde olmadığını gösteren kanıtlarla gönderdik. İkincisi, peygamberlerin verdikleri haberlerde doğru söylediklerini ve hükümlerinde âdil olduklarını beyan eden kanıtlarla yahut insanların lehlerinde ve aleyhlerinde olan şeyleri açıklamak üzere gönderdik.

      Mizan

      Beraberlerinde kitap ve adalet terazisini de indirdik ki insanlar hakkaniyete uygun davransınlar. Allah başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Hak ve hakikat içerikli kitabı ve o sayede ölçü ve dengeyi gönderen Allah’tır. Buradaki “mîzân" (الْمِيزَانَ) kelimesi, bilinen terazidir; onunla insanlar arasındaki haklar tam olarak verilir, insanlar arasında malların hukuku ve sınırları onunla korunur. Eğer âyetteki “mîzân” kelimesinden maksat bu ise o zaman Allah Teâlâ sanki şunu söylemektedir: Beraberlerinde kitap indirdik, yani dinin ve sınırlarının sayesinde korunduğu kitabı indirdik. Mizanı indirdik, yani malların hukukunu koruyan, kimseye hakkını fazla ve az olarak vermeyen teraziyi indirdik. En doğrusunu Allah bilir. Mizan ile hikmetin kastedilmiş olması da mümkündür, çünkü Allah hikmeti hemen kitabın arkasında belirtmektedir, tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Rabb’in ona kitabı ve hikmeti öğretecek”. En doğrusunu Allah bilir ya. O, sanki şunu söylemektedir: Biz onların beraberinde kitabı ve hikmeti indirdik. Hikmetle de fiillerin ve sözlerin sınırlan korunur, hikmet insanların âdil davranmalarım sağlayan unsurdur. Yahut hikmet, Cenâb-ı Hakk’ın kitabına tevdi ettiği bilgiler ve anlamlardır. “Rabb’in ona kitabı ve hikmeti öğretecek” mealindeki âyet hakkında Hasan-ı Basrî, ikisi birbirinin aynıdır (Kuran hikmettir, hikmet Kur'andır) dedi.

      Adalet

      İnsanlar hakkaniyete uygun davransınlar cümlesi de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Cenâb-ı Hak, söylediği gibi kitabı ve mizanı, insanlar adalete uygun davransınlar diye indirdi. Kitabı ve mîzanı indirip her şeyin sınırını belirleyerek insanları âdil davranmaya zorladı. İkincisi, dünyada adaleti hâkim kılmak için onları indirdi. Eğer âyetle adaleti hâkim kılmak kastedilmişse, o zaman âyet insanların bir kesimine hitap ediyor demektir. Şayet zorlamak mânası kastedilmişse, o zaman herkese hitap ediyor demektir. Bu husus, şu ilâhı beyanda belirtildiği gibidir; "Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım". Burada eğer ibadetin kendisi kastedilmişse, âyet sadece insanların bir kesimine hitap ediyor demektir. Fakat “Sırf bana kulluk etsinler" sözü, onlara emredeyim ve bazı işleri yapmaya zorlayayım mânası kastedilmişse, o zaman âyet insanların bütününe hitap eder. Çünkü Allah onlara emirler vermek ve bazı işleri yapmaya zorlamak için yaratmıştır, gerçekten de emirler vermiş ve bazı şeyleri yapmalarını da istemiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Demir

      Bir de demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır. Allah Teâlâ burada, diğer nesnelere göre daha güçlü bir madde olduğu için özellikle demirden bahsetmiştir. Eziyet ve zarar konusunda diğer maddelerde ona benzer özellikler olsa da demir saplanır, onunla delinir, dövülür ve savaşta kullanılır. Bu bakımdan iki sebeple onlardan ayrılır. Birincisi, başka maddeler de benzeri neticeler vermiş olsa bile demir, zafere ulaşmak, iş bitirmek ve kesip yaralamakta (bir silâh olarak) en yeterli bir maddedir. Bundan dolayıdır ki insanlar onu savaş aleti olarak kullanırlar, çünkü demir çok güçlü bir maddedir. İkincisi, düşmandan korunmak için zırh yapmaya da son derece uygundur, zira Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: Ona sizin için zırh yapmayı öğrettik ki savaş darbelerinden sizi korusun. İşte bundan dolayı Allah özellikle demirden bahsetmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Onda insanlar için yararlar vardır. Allah Teâlâ başka maddelerde olmayan faydaları demirde yaratmıştır; onunla korunaklar yapılır, başka maddelerle yapılması muhtemel olmayan mestler ve diğer nesneler dikilir. Aynı şekilde çeşitli mesleklerde, ticarette, ziraatte ve bina yapımı gibi işlerde de insanlar ancak demirle ihtiyaçlarını karşılarlar. Cenâb-ı Hakk’ın “Onlara savaş farz kılınınca bir de gördün ki, içlerinden bir grup Allah’tan korkar gibi hatta daha fazla bir korkuyla insanlardan korkuyorlar” mealindeki âyette ve benzerlerinde ifade buyurduğu gibi insanları imtihan etmekte de demirin kullanılmaya müsait bir özelliği vardır: savaş farz kılındığında kimin gerçek imana sahip olduğu, kimin şüphe ve nifâk halinde olduğu onunla ortaya çıkar. Doğru söyleyenle yalan konuşan savaşta belli olur, bu da ancak demir sayesinde ortaya çıkar. İmtihan konusunda da maişetle ilgili faydalarda da ancak onunla netice alınır, bundan dolayı Allah özellikle ondan bahsetmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Müfessirler şöyle dedi: Allah gökten örs, sağlam taş ile kerpeten ve çekiç indirdi. Bize göre ise bu gibi nesnelerin gerçek anlamda gökten inmesi söz konusu değildir. Allah Teâlânın biz demiri indirdik buyurması, onu biz yarattık anlamına gelir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: "Hayvanlardan sizin için sekiz eş indirdi”. Burada da indirdi sizin için yarattı demektir. “Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise indirdik” mealindeki âyet de bu mânadadır. Cenâb-ı Hakk’ın gökten elbise indirmediği bilinen bir gerçektir, dolayısıyla bu âyet de sizin için elbise yarattı mânasına gelir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir.

      Allah'a Yardım Etmenin Anlamı

      Böylece Allah, kendisine ve peygamberlerine yardım edenleri ortaya çıkaracaktır. Buradaki kendisine yardım eden sözünden maksat, muhtemelen dinine yardım edendir. Yahut Cenâb-ı Hak Muhammed aleyhisselâma ve diğer peygamberlere yapılan yardımı kendine yapılmış saymaktadır. Sonra peygamberlere yardımdan maksat da onların kavimlerine tebliğ etmekle emrolundukları vahiyleri tebliğde kendilerine yardım etmeleri ve destek olmalarıdır. Allah’ın dinine yardım da onu insanlara göstermek, İnananları müdafaa etmek ve onlara yardımcı olmaktır. Bu, muhtemel bir mânadır. “Siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder” mealindeki âyet de bunu teyit eder. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk’ın, yardımı kendi zatına yapılmış saymasından maksat da muhtemelen insanların bizzat kendilerine ve dinlerine yardım etmesidir, çünkü insanlar bundan faydalanmaktadırlar, onlar için bu fayda ve o yardım hâsıl olmaktadır. Fakat Allah, lütfü ve keremiyle buna kendine yardım ismini vermiş ve onu kendi zatına yapılan yardım diye kabul etmiştir. İnsanlar, yaptıklarını kendileri için ve sevap kazanmak amacıyla yapıyor, Allah da onlara mükâfat vereceğini söylüyor, böylece onlar kendileri faydalandıkları ve verilen mükâfata kendilerinin ihtiyacı olduğu halde, sanki onu Allah için yapmış olmaktadırlar. Buna göre O, insanların kendileri için yaptıklarına Allaha yardım adını verebilir. Hakikatte ise bu, onların kendilerine yaptıkları yardımdır, “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur” meâlindeki âyette buyurulduğu üzere onlara ve herkese yardım eden sadece Allahtır. Nitekim bu âyette, Allah onlara yardım ederse kendisinden başka hiç kimsenin onları yenemeyeceğini haber vermektedir. Allah onları perişan edecek olursa, yine O ndan başka kimse onlara yardım edemez. En doğrusunu Allah bilir. Allah, kendisine ve peygamberlerine yardım edenleri ortaya çıkaracaktır. Bu beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, yardım edeceğini bildiği kişinin yardım ettiğini görmesi için, gıyaben bildiğinin gerçekleştiğini bilmesi için mânasına gelir. Çünkü Allah görülenleri (şehâdet âlemini) de görülmeyenleri (gayp âlemini) de bilmektedir. O nun ilmi görünür hale geldiği zaman, buradaki değişiklik ilme değil mâluma ait olur. İkincisi, Allah burada bilmek fiili ile bilinen olayı murat etmiştir, böyle kullanımlar dilde mümkündür; Allah ilmi ve fiili belirtmiş, bilineni ve yapılanı kastetmiştir. Meselâ, namaz Allah’ın emridir, denilir. Yani Allah’ın emri ile kılınır, çünkü bizâtihî namazın kendisi O’nun emri olmaz.

      Şüphesiz Allah güçlüdür, üstündür. Allah Teâlâ bunu, savaşı ve yardımı kendi ihtiyacı için emretmediğinin bilinmesi için söylemektedir. İnsanların yardım ve destek konusunda gayret göstermelerini istemesi de kendisi için değildir. İnsanların bunları yapmaları ile Allah güç ve kudret kazanmaz. Çünkü O, zatından dolayı güçlü ve zatından dolayı üstün olduğunu haber vermektedir. Fakat Allah’ın bunları emretmesi ve insanların gayret göstermelerini istemesi, ancak onların bizzat kendilerine yardım etmeleri ve güç kazanmaları içindir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Erselnâ (أَرْسَلْنَا)

        İbn Fâris, r-s-l kökünün yumuşaklık, bir şeyi serbest bırakmak, peş peşe ve düzenli bir akış içinde göndermek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irsâl" eyleminin birini belli bir amaç ve mesajla bir yere yönlendirmek olduğunu; ayetteki "biz gönderdik" ifadesinin, peygamberlik müessesesinin bizzat ilahi irade tarafından ve büyük bir gaye ile başlatıldığını simgelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dillerinin ortak mirası olduğunu, özellikle Süryanice'deki "reşal" (göndermek/elçi) formuyla semantik bir paralellik taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin geçmiş zaman kipiyle gelmesinin, insanlık tarihinin her döneminde hidayet rehberliğinin kesintisiz bir ilahi yasa olarak işlediğini vurguladığını analiz eder.

        Rusulenâ (رُسُلَنَا)

        İbn Fâris, r-s-l kökünden gelen bu kelimenin elçileri, bir haberi veya görevi taşıyan kimseleri nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, resûl kelimesinin sadece haber taşıyan değil, aynı zamanda gönderen makamın (Allah) otoritesini temsil eden kişi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kullanımının İslam öncesi dönemde de mevcut olduğunu ancak Kur'an ile birlikte sadece "ilahi vahyin taşıyıcısı" anlamında teknik bir dini terime dönüştüğünü tahlil eder. Theodor Nöldeke, Sami dillerindeki elçilik kavramının Kur'an'da kurumsallaşmış bir peygamberlik tasavvuruyla zirveye ulaştığını belirtir.

        Beyyinât (بِالْبَيِّنَاتِ)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün bir şeyi diğerinden ayırmak, aradaki kapalılığı gidermek ve tam bir açıklığa ulaştırmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, beyyinâtın insanın aklına ve kalbine hitap eden, hakikati apaçık gösteren mucizeler, deliller ve belgeler olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde bu kelimenin, ilahi mesajın anlaşılmaz veya kapalı olmadığını, aksine insan idrakini sarsacak derecede net kanıtlarla (evidence) desteklendiğini simgelediğini analiz eder.

        Enzelnâ (وَأَنزَلْنَا)

        İbn Fâris, n-z-l kökünün yukarıdan aşağıya doğru inmek, bir yere konaklamak ve yerleşmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inzâl" eyleminin yüce bir makamdan beşeriyetin seviyesine bir lütuf ve rahmet olarak sunulan her şeyi kapsadığını; burada kitabın, mizan ve demirin "indirilmesi" ifadesinin, bunların hepsinin ilahi takdir ve ihsan ile varlık alanına çıkarıldığını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Allah ile dünya arasındaki dikey iletişim eksenini temsil ettiğini, ilahi lütfun bu eksen üzerinden yeryüzüne aktığını tahlil eder.

        Kitâb (الْكِتَابَ)

        İbn Fâris, k-t-b kökünün toplamak, bir şeyi diğerine eklemek ve bağlamak manasına geldiğini; yazma eylemine de harflerin birleştirilmesi sebebiyle bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kitabın Allah'ın insanlara yol gösteren yazılı emirlerini, yasalarını ve hükümlerini içeren vahiyler bütününü ifade ettiğini detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice "ketâbâ" kavramıyla olan güçlü bağına dikkat çekerek, bunun otoriter bir kutsal metin anlamı taşıdığını savunur. Gabriel Said Reynolds, kitâbın burada mizanla birlikte zikredilmesinin, dinin hem yazılı yasayı (teoriyi) hem de uygulamadaki adaleti temsil eden bir bütünlük sunduğunu analiz eder.

        Mîzân (الْمِيزَانَ)

        İbn Fâris, v-z-n kökünün bir şeyin miktarını, ağırlığını belirlemek ve dengede tutmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mîzânın sadece bir terazi değil, aynı zamanda adaletin, hakkaniyetin, her şeye hakkını vermenin ve kozmik dengenin adı olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, mîzân kavramının Kur'an'ın ahlak ve hukuk felsefesinin merkezinde yer aldığını; insan ilişkilerindeki adaletin, evrendeki ilahi ölçü (kader) ile uyumlu olması gerektiğini simgelediğini tahlil eder. Angelika Neuwirth, mizan kelimesinin antik dönemdeki "ilahi ölçü" tasavvuruyla ilişkisine değinerek, bunun toplumsal düzenin ahlaki iskeleti olarak sunulduğunu analiz eder.

        Yekûme (لِيَقُومَ)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün ayakta durmak, doğrulmak, süreklilik ve bir işi hakkıyla yerine getirmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "kıyâm"ın fiziksel bir duruştan ziyade; bir prensibin hayata geçirilmesi, bir düzenin ikame edilmesi ve adaletin bizzat uygulanması anlamına geldiğini açıklar.

        Nâsu (النَّاسُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin n-v-s (hareket etmek) veya e-n-s (alışmak/ünsiyet) köküne dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın toplumsal bir varlık olmasına veya nisyan (unutma) özelliğine atıfta bulunur. Arthur Jeffery, kelimenin kadim Sami dillerindeki topluluk ve halk anlamlarını taşıyan köklerle bağlantısını vurgular.

        Kıst (بِالْقِسْطِ)

        İbn Fâris, k-s-t kökünün adaletle paylaştırmak, her hak sahibine payını vermek manasına geldiğini; zulüm (kest) kökünün zıddı olarak birinin hakkını korumayı simgelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kıstın mîzânın pratik sonucu olduğunu; her türlü aşırılıktan uzak, tam bir hakkaniyet ve denge halini ifade ettiğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın "adalet" anlayışını somutlaştırdığını, sosyal ve hukuki düzenin en temel ahlaki ilkesi olduğunu analiz eder.

        Hadîd (الْحَدِيدَ)

        İbn Fâris, h-d-d kökünün bir şeyi engellemek, sınır koymak, keskinlik ve sertlik manalarına geldiğini belirtir. Demire, sertliği ve keskinliği sebebiyle bu isim verilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, demirin indirilmesinin; adaletin (mizan) korunması için gereken gücü, yaptırımı ve toplumsal nizamın maddi kuvvetini simgelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, demirin burada hem teknolojik gelişimin (menâfi) hem de caydırıcı gücün (be's) sembolü olarak ontolojik bir "kuvvet" unsuru şeklinde sunulduğunu analiz eder. Angelika Neuwirth, demirin "indirilmesi" ifadesinin, onun göksel/kozmik bir kökene (göktaşları) atıf yapabileceği gibi, uygarlık için elzem bir ilahi hibe olduğunu da vurguladığını tahlil eder.

        Be'sun (بَأْسٌ)

        İbn Fâris, b-e-s kökünün şiddet, güç, darlık ve savaş hali manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, be'sin burada caydırıcı gücü, savunma kapasitesini ve adaleti ayakta tutmak için gereken otoriteyi ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin demirin (hadîd) niteliği olarak zikredilmesinin; adaletin sadece kitabi bir bilgi değil, gerektiğinde kuvvetle desteklenen bir realite olması gerektiğini gösterdiğini tahlil eder.

        Şedîdun (شَدِيدٌ)

        İbn Fâris, ş-d-d kökünün bir şeyi sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak ve sertlik manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gücün en üst derecesini ve sarsılmazlığını ifade eden bir niteleme olduğunu açıklar.

        Menâfi'u (وَمَنَافِعُ)

        İbn Fâris, n-f-a kökünün bir şeyden fayda sağlamak, iyilik ve zarar vermeyen her türlü kazanç manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "menfaât" kelimesinin çoğulu olan bu ifadenin; demirin sanayi, tarım, mimari ve günlük yaşamdaki sayısız yararlarına işaret ettiğini detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, demirin hem savaş (be's) hem de barışçıl faydalar (menâfi) için bir araç olarak sunulmasının, teknolojik gücün ahlaki bir mizanla (adaletle) dengelenmesi gerekliliğini vurguladığını analiz eder.

        Ya'leme (يَعْلَمَ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyi izi ve alametiyle tanımak, idrak etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki ilmin "ortaya çıkarmak ve ayırt etmek" anlamında olduğunu; Allah'ın bu zorlu imtihan süreçleriyle kimin samimi olduğunu eylem düzeyinde belirlediğini ifade eder.

        Allah (اللَّهُ)

        İbn Fâris, e-l-h köküne dayalı ibadet edilen mutlak otorite anlamına gelir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kadim kökenine ve Süryanice etkileşimine dikkat çeker.

        Yensuruhu (يَنصُرُهُ)

        İbn Fâris, n-s-r kökünün birine yardım etmek, zulmü engellemek ve zafer kazanmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yardımın (nusret) burada Allah'ın davasına ve elçilerine destek olmak anlamında kullanıldığını; insanın bu eylemle aslında kendi manevi derecesini yükselttiğini açıklar.

        Ğayb (بِالْغَيْبِ)

        İbn Fâris, ğ-y-b kökünün gözden gizli kalmak, duyularla algılanamamak ve bir şeyin arka planı manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ğaybın insanın doğrudan müşahede edemediği ilahi hakikatler alanı olduğunu; samimi yardımın ancak görünmeyen bu hakikate (Allah'a) duyulan derin imanla mümkün olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, ğayb kavramının Kur'an'ın epistemolojisinin temeli olduğunu, imanın "görülmeyene" duyulan mutlak güven üzerinden test edildiğini analiz eder.

        Kaviyyun (قَوِيٌّ)

        İbn Fâris, k-v-y kökünün sağlamlık, dayanıklılık ve fiziksel/manevi kuvvet manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın Kavî isminin, hiçbir yorgunluk ve zaaf göstermeyen mutlak gücü ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu sıfatın ayet sonunda gelmesinin; Allah'ın insanların yardımına muhtaç olmadığını, ancak insanların bu yardım vesilesiyle kendilerini kanıtlamaları için onlara fırsat verdiğini vurguladığını analiz eder.

        Azîzun (عَزِيزٌ)

        İbn Fâris, a-z-z kökünün mağlup edilemezlik, üstünlük ve izzet manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Aziz sıfatının mutlak galip olan ve iradesine karşı çıkılamayan varlığı nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kavî ve Azîz isimlerinin demir ve kuvvet (be's) vurgusundan sonra zikredilmesinin; gerçek ve mutlak gücün ancak Allah'a ait olduğunu ve dünyevi araçların (hadîd) ancak O'nun izniyle anlam kazandığını vurgulayan ilahi bir mühür olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X