Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hadid Sûresi, 23. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hadid Sûresi, 23. Ayet

    لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَٓا اٰتٰيكُمْۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Likeylâ te/sev ‘alâ mâ fâtekum velâ tefrahû bimâ âtâkum(k) va(A)llâhu lâ yuhibbu kulle muḣtâlin feḣûr(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O'nun size verdikleriyle şımarmayasınız diye (böyle yapmıştır). Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez."

      Kaybettiğine Üzülmek, Bulduğuna Sevinmek

      Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O’nun size verdikleriyle şımarmayasınız diye (böyle yapmıştır). Cenâb-ı Hak insanların yaratılışına, kaybettiği nimetler ve mâruz kaldığı zorluk ve belâ için üzülmek ve hayıflanmak, elde ettiği nimetler için de rahatlamak, sevinmek ve mutlu olmak tabiatını koymuştur. Bunlar, insanların tabiatlarına yerleştirilmiştir.

      Buna göre âyet-i kerîmenin, insanın kaybettiği nimetlere üzülmesini ve elde ettiği bir kazançla da sevinip şımarmasını yasaklaması farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya. O, şunu söylemektedir: Kaybettiklerinize fazlaca üzülüp kederlenmeyin, çünkü bu sizi Allah’tan şikâyetçi olmaya götürür. O’nun size verdikleriyle şımarmayın; yani fazlaca sevinip şımarıklık yapmayın, çünkü bu sizi isyana ve düşmanlığa sevkeder. Buna benzer bir ifade rivayet edilen bir hadiste de geçmektedir: “Unutturan fakirlikten ve azdıran zenginlikten Allah’a sığınırım”. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, kaybettiğiniz nimetlere üzülüp kederlenerek kendinizi meşgul etmeyin, çünkü kat kat fazlasını da kaybedebilirsiniz, yani sabrettikleri takdirde Cenâb-ı Hakk’m vereceğini vâdettiği sevabı kaybedebilirsiniz. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! “İşte Rab’lerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır”. Cenâb-ı Hak şunu söylüyor: Musibetlere karşı göstereceğiniz feryat ve sabırsızlık, Allah’ın vâdettiği lütuflardan, rahmetten ve doğru yola ulaşmaktan sizi alıkoymasın! Bundan dolayı şöyle denilmiştir: Musibet sırasında feryat etmek, iki belâdan daha büyüktür. Allah Teâla aynı zamanda şunu da söylemektedir: Allah’ın verdiği nimetlerden dolayı aşırı sevinç ve mutluluk, sizi şükürden alıkoymasın ki daha fazlasını kaybetmeyesiniz! Çünkü Cenâb-ı Hak, şükrettiği takdirde kuluna daha fazla vereceğini vâdetmiştir; “Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim”. En doğrusunu Allah bilir.

      Kaybettiklerinize üzülmeyiniz, fakat neden kaybettiğinizi anlamak için işlediğiniz günahlara bakınız. Çünkü Allah şöyle buyurmaktadır: "Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir”. İşte bundan dolayı Kaybettiklerinize üzülmeyin, fakat Allah'ın huzurunda yaptığınız aşırılıklara bakın ve onlardan vazgeçin. Bundan dolayı Allah aynı zamanda O’nun size verdikleriyle şımarmayın, fakat Allah’ın size olan lütfuna ve ihsanına bakın buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah Teâlanın Kaybettiklerinize üzülmeyin ve O’nun size verdikleriyle şımarmayın buyurması, O nun sizi imtihan ettiği ve denediği olaylara bakın mânasına da gelebilir. Çünkü Allah insanları bazan zorluklarla ve belâlarla sınamakta ve onlara bütün bunlara sabretmelerini emretmektedir. Bazan da bolluk ve rahatlıkla sınamakta ve onlara şükretmelerini emretmektedir. Dolayısıyla eğer nimetleri kaybeder ve belâya düşerseniz feryat etmeyin, sabır gösterin: şayet nimetler elde ederseniz O’na şükredin ve şımarmayın, çünkü şımarıklık insanı azgınlığa ve taşkınlığa götürür.

      Yahut Allah şunu söylemektedir: Kaybettiklerinize üzülmeyin, çünkü sizden alman servet hakikatte sizin değil başkasınındı; elinde başkasının malı bulunan biri, sahibi gelip onu aldığı zaman, bundan dolayı üzülmesi gerekmez. O’nun size verdikleriyle şımarmayın, çünkü Allah’ın size vermiş olduğu mal ve imkânlar hakikatte size değil başkasına ait olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      O’nun size verdikleriyle şımarmayın. Buradaki “âtâküm” (آتَاكُمْ) fiili “etâküm” (أتاكم) diye de okunmuştur. “Âtâküm” diye okuyanlar, fiilin faili olarak Allah’ı göstermiş, "etâküm” diye okuyanlar da fail olarak o şeyi göstermiş olmaktadırlar. İkinci grup delil olarak kaybettikleriniz ifadesini gösterirler; Cenâb-ı Hak burada Allah’ın sîze kaybettirdikleri “efâteküm” fiilini değil, sizin kaybettikleriniz “fâteküm” (فَاتَكُمْ) fiilini kullanmıştır.

      Sonra, Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz diye cümlesi farklı şekillerde tefsir edilir. Birincisi, belâlar çoğu kere insanların elinden gelir, Allah da kaybettiklerinize üzülmeyin buyuruyor. Belâların insanların elinden gelmiş olmasını, insanlar düşmanlığa ve kindarlığa hamletmesinler, bu halin Allah tarafından onların kaderlerine yazıldığını düşünsünler diye bunu söylemektedir. Aynı şekilde insanların eliyle verdiği nimetlerin de insanların lütfü olduğunu düşünmesinler, çünkü bu onları Allaha şükür borcunu ödemekten alıkoyar, fakat bu nimetlerin Allah Teâlânın lütfü ve ihsanı olduğunu düşünsünler ve O’na şükretsinler.

      İkincisi, Cenâb-ı Hakk’ın üzülmeyi yasaklaması, sevinmeyi emretmesi anlamına da gelir. Yani kaybettiklerinize üzülmeyin, fakat kaybetmiş olabileceğinize sevinin, çünkü insanlar hiç kaybetmeselerdi, bu onları Allah’ın hukukunu ödemekten ve üzerlerindeki farzları yerine getirmekten alıkordu. En doğrusunu Allah bilir.

      Şımarmayın! Bu ifade de üzülmeyi emretmek anlamına gelir. Cenâb-ı Hak bazan bir şeyi belirtir, fakat onun aksini murat eder. Meselâ, “Onların ticaretleri kâr etmedi” buyurmaktadır, burada maksat, onların ticaretlerinin kaybetmiş olduğunu belirtmektir. Allah’ın nimetlerini almak konusu da iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bu nimetleri güzel bir kabul ile almak, yani nimetleri verene saygı göstermek ve şükretmek. Çünkü böylece Allah onu, insanların ellerindeki nimetlere göz dikmekten müstağni kılmış, başkalarına muhtaç olmaktan korumuştur. Bu ise nimetlerin en büyüğüdür.

      İkincisi, Cenâb-ı Hakk’m bu nimetleri imtihan ve istidraç olarak vermiş olabileceğinden korkar. Çünkü varlık, çoğu kez fitne ve belâya sebep olur yahut insanı üzerine düşeni yapmaktan alıkoyar. İnsanın kaybettiği nimetler de yine aynı iki mânaya gelir; kaybettikleri de imtihan ve denemek amacıyla elinden alınmış olabilir yahut üzerindeki farzları ve ibadetleri yerine getirsin diye alınmış olabilir, çünkü bu nimetler ona mani oluyordu. Üzülmesi de yine iki yönlüdür. Birincisi, kaybettiği şey belki de onu insanların elindekine muhtaç kılar, çünkü o insanlardan daha zengindi. Diğeri de belki bu, onun aşırılığının cezalandırılmasıdır. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra Allah Teâlâ O’nun size verdikleriyle şımarmayın buyurarak, insanların sahip oldukları nimetleri kendi zatına nispet etmekte, fakat kaybettiklerini kendine nispet etmemektedir. Bu husus, başka bir İlâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir”. Daha önce de söylediğimiz gibi onların kaybettikleri nimetler, kendi yaptıkları günahlar ve kendilerinden kaynaklanan sebepler yüzündendir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah Kibirlenenleri ve Nankörleri Sevmez

      Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez. Fakat bunun aksini sever. Kendini beğenen, kibirlenen kişi demektir, Allah ise kibirliyi değil mütevazi olanları sever. Böbürlenen ise Allah'ın vermiş olduğu nimetlerle insanlara karşı övünen kişi demektir. Allah ise şükreden kulunu sever, kendisine insanlara verdiğinden daha fazla nimet verilmesine şükredenleri sever. Bütün bunların nankörlerin niteliği olması mümkündür. Allah sanki şunu söylemektedir: Cenâb-ı Hak hiçbir nankörü sevmez. Tıpkı çok sabreden ve çok şükredenleri sevdiğini söylemesi gibi. Yani Allah mümini sever, çünkü mümin belâlara karşı çok sabreden, Allah’ın verdiği nimetlere karşı da çok şükreden insandır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Te'sev (تَأْسَوْا)

        İbn Fâris, e-s-y kökünün hüzün, keder ve bir şeyin peşinden gitmek anlamlarına geldiğini belirtir. Kelimenin aslen bir yarayı tedavi etmek (asv) anlamıyla da ilişkili olduğunu, ancak burada elden çıkan bir şeye duyulan derin üzüntüyü ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "esâ" kelimesinin kaybedilen bir sevilen veya bir menfaat için duyulan keder olduğunu; ayette ise bu kederin aşırıya kaçmaması ve insanı ilahi takdirin dışına itmemesi yönünde bir uyarı barındırdığını detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin önceki ayette geçen kader (kitab) vurgusuyla bağlantılı olduğunu, her şeyin önceden yazıldığını bilen bir müminin, elinden kaçan dünya metâı için kendisini helak edecek düzeyde kederlenmemesi (te'sev) gerektiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu psikolojik terim üzerinden müminin dünya ile olan bağını ve duygusal dengesini yeniden inşa ettiğini, "esâ" halinin ilahi takdire rıza göstermeyen bir ruh halini simgelediğini tahlil eder.

        Fâte (فَاتَكُمْ)

        İbn Fâris, f-v-t kökünün bir şeyin elden çıkması, geçip gitmesi ve bir daha ulaşılamayacak şekilde uzaklaşması manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyin yakalanması mümkün olmayacak şekilde kişiden ayrılmasını ifade ettiğini; ayette ise insanın kontrolü dışında gerçekleşen kayıpları ve elden çıkan fırsatları nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesinin ortak mirası olduğunu ve bir şeyin "geçip gitmesi" veya "yok olması" anlamında kadim metinlerde yer aldığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiilin zaman ve mekan boyutunda geri döndürülemez olan kayıpları temsil ettiğini, insanın acziyetini ve mülkün asıl sahibinin tasarrufunu vurguladığını analiz eder.

        Tefrahû (تَفْرَحُوا)

        İbn Fâris, f-r-h kökünün göğsün genişlemesi, sevinç ve ferahlık manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fereh kavramının bazen övülen bazen de yerilen bir sevinci ifade ettiğini; bu ayetteki ferehin, kişinin sahip olduğu nimetleri kendinden bilerek şımarıklığa kapılması ve ruhun hafifleşerek hakikatten uzaklaşması manasında yerildiğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, ferah kelimesinin Kur'an'da genellikle "küstahça bir sevinç" (insolent joy) anlamında kullanıldığını, müminin bu tür geçici ve nefsi bir neşeden ziyade şükür (sukur) halinde olması gerektiğini tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, buradaki sevincin insanın sahip olduğu imkanları ilahi bir lütuf olarak değil, kendi başarısı olarak görmesinden kaynaklanan ontolojik bir sapma olduğunu vurgular.

        Âtâ (آتَاكُمْ)

        İbn Fâris, e-t-y kökünün gelmek, ulaştırmak ve bir şeyi vermek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (vermek) eyleminin burada Allah'ın kullarına sunduğu nimetleri, imkanları ve rızıkları ifade ettiğini; ancak bu vermenin aynı zamanda bir imtihan (belâ) amacı taşıdığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu fiilin, insanın eline geçen her türlü maddi ve manevi kazanımın asıl kaynağının ilahi irade olduğunu hatırlatarak, mülkiyet iddiasını temelinden sarstığını analiz eder.

        Allah (اللَّهُ)

        İbn Fâris, kelimenin e-l-h köküne dayandığını ve kulluk yapılan, mutlak itaat edilen yegane varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah lafzının ibadete layık tek zatı ifade ettiğini, kalplerin hayret ve sığınma duygusuyla O'na yöneldiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Süryanice "Alaha" formundan geldiğini ve kadim Sami tek tanrı inancının ismi olduğunu savunur. Theodor Nöldeke, Sami dillerindeki tarihsel sürekliliğe dikkat çekerek, bu ismin Kur'an'da her türlü noksanlıktan münezzeh tek tanrı inancının merkezine yerleştirildiğini vurgular.

        Yuhibbu (يُحِبُّ)

        İbn Fâris, h-b-b kökünün sevgi, meyil, bir şeyin sağlamlaşması ve tohum (habbe) manalarına geldiğini belirtir. Kelimenin aslen su kabının (testi) sabit durması anlamıyla da ilişkili olduğunu, sevginin de kalpte karar kılan bir meyil olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, muhabbetin nefsin hayır gördüğü bir şeye meyletmesi olduğunu; ancak Allah'ın "sevemeyeceği" kimseler bağlamında kullanıldığında, bu eylemin ilahi rızadan ve lütuftan mahrumiyet anlamı taşıdığını detaylandırır. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde ilahi sevginin ahlaki bir koşula bağlı olduğunu; kibir ve gurur gibi negatif vasıfların bu sevgi alanının dışına itildiğini tahlil eder.

        Muhtâl (مُخْتَالٍ)

        İbn Fâris, h-y-l kökünün hayal kurmak, sanmak, bir şeyi zihninde canlandırmak ve gururlanmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, muhtâl kelimesinin kendisini zihnindeki büyüklük hayaline kaptıran, hayali bir üstünlükle kibirlenen kimse anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın insanın kendi gerçekliğini çarpıtarak kendini olduğundan üstün görmesi şeklindeki psikolojik sapmayı nitelediğini; Kur'an'ın bu "hayali büyüklük" algısını bir cahiliye vasfı olarak mahkûm ettiğini tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, muhtâlin kendi benliğini mutlaklaştırarak başkalarını hor gören bir karakter yapısını temsil ettiğini analiz eder.

        Fehûr (فَخُورٍ)

        İbn Fâris, f-h-r kökünün övünmek, büyüklenmek ve bir şeyin asaletiyle gururlanmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fahrın kişinin sahip olduğu zenginlik, nesep veya makam gibi dışsal unsurlarla başkalarına karşı üstünlük taslaması olduğunu ifade eder. Kelimenin "fehûr" formunda gelmesinin, bu övünme eyleminin bir karakter özelliği haline gelmesini ve sürekli bir böbürlenme halini nitelediğini detaylandırır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fehûr kelimesinin muhtâl ile birlikte zikredilmesinin; kibirlenmenin hem içsel bir duygu (muhtâl) hem de dışsal bir eylem (fehûr) olarak insan ruhunu kuşatmasını ve ilahi sevginin önündeki en büyük engel olduğunu analiz eder. Toshihiko Izutsu, "fahr" kavramının cahiliye döneminin "mefâhir" geleneğiyle olan köklü bağına dikkat çekerek, Kur'an'ın bu toplumsal kibri tevhid ve takva ekseninde nasıl dönüştürdüğünü tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X