اِعْلَمُٓوا اَنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَز۪ينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِۜ كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَه۪يجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَراًّ ثُمَّ يَكُونُ حُطَاماًۜ وَفِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ شَد۪يدٌۙ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٌۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hadid Sûresi, 20. Ayet
Daralt
X
-
İ’lemû ennemâ-lhayâtu-ddunyâ le’ibun ve lehvun ve zînetun ve tefâḣurun beynekum ve tekâśurun fî-l-emvâli vel-evlâd(i)(s) kemeśeli ġayśin a’cebe-lkuffâra nebâtuhu śümme yehîcu feterâhu musferran śümme yekûnu hutâmâ(en)(s) vefî-l-âḣirati ‘ażâbun şedîdun ve maġfiratun mina(A)llâhi ve ridvân(un)(c) vemâ-lhayâtu-ddunyâ illâ metâ’u-lġurûr(i)
-
"Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlatta bir çokluk yarışından ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibi ki bitirdikleri kâfirleri [çiftçileri] imrendirir, sonra kurumaya yüz tutar, bir de bakarsın ki sararmıştır, ardından da çerçöp haline gelmiştir. Âhirette ise ya çetin bir azap yahut Allah'ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı sadece aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.”
Dünya Hayatı Oyun ve Eğlencedir
Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlatta bir çokluk yarışından ibarettir. Bu ve benzeri âyetlerin zâhirinde, sapkınlara büyük bir eleştiri vardır. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Eğer dünya hayatı oyun ve eğlence ise ve mademki Ondan başka yaratıcı yok, öyleyse neden Allah onu oyun ve eğlence olarak yarattı? Bu yorumda onların eleştirisi ve aşağıdaki bazı âyetlerle de çelişki iddiası karşımıza çıkmaktadır: “Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri oynayıp eğlenmek için yaratmadık”, “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık”. Burada da dünya hayatı, bir oyun ve eğlenceden ibarettir buyurmaktadır.
Ahiret Hayatı Gereklidir
Biz deriz ki: Bu âyet, farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, âyette gizli bir kelime ile birlikte takdim ve tehir de vardır. Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmuştur: Bilin ki dünya hayatının, gösterişinin, övüncünün, mal ve evlat çokluğunun, oyununun ve eğlencesinin misali, yani insanların dünyada gösteriş için süslenmeleri, mal ve evlat ile övünmeleri, oynayıp eğlenmeleri, tıpkı kâfirlerin/çiftçilerin hoşuna giden nebatatı yetiştiren yağmur gibidir. Sonra sözü edilen bu işlerin hiçbirinden yararlanılmaz. İşte dünya hayatı da böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, sizin zannınıza ve anlayışınıza göre dünya hayatından sonra başka bir hayat yoktur, ölümden sonra dirilmek de yoktur, dünya boş yere ve anlamsız olarak yaratılmıştır. Çünkü onların zannına göre dünya sadece ve özellikle yok olması için yaratılmıştır. Sadece yıkmak için muhkem bir bina yapmak hikmet değildir, abestir ve anlamsız bir gayrettir. Cenâb-ı Hak bu hususu meâlen şöyle beyan etmiştir: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır”. Onların zanları, ölümden sonra dirilmek ve dünya hayatından sonra başka bir hayat olmadığıdır. Onların bu zanlarına göre dünyanın yaratılması da oyun ve eğlenceden başka bir anlam taşımaz. Tevhit ehline göre ise dünya hayatı hikmettir, haktır ve doğrudur. Sapkınlara göre de anlamsız bir gayrettir ve boştur. Allah Teâlâ onların iddialarını şöyle reddetmektedir: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”.
[Üçüncüsü,] Dünya hayatı, bir oyun ve eğlenceden ibarettir mealindeki âyetin, dünya hayatı şayet âhiret hayatı ile karşılaştırılacak olsa bir oyun ve eğlenceden ibarettir mânasına gelmesi de mümkündür. Çünkü dünya yakında yok olacak, sona erecek ve zeval bulacaktır, âhiret ise sürekli ve ebedîdir: "Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır”. Çünkü âhiret baki, dünya fânidir. Dünya hayatı, özellikle dünya için oyun ve eğlenceden ibarettir; yani dünya hayatını sadece ve özellikle dünya için yaşayana göre oyun ve eğlencedir, fakat dünya hayatını âhiret için bir azık ve oraya ulaşmaya vesile sayanlara göre oyun değildir. O, Allah’ın dediği gibidir; "Onların bu dünya hayatında harcadıklarının misali, kendilerine zulmeden halkın ekinine isabet edip onu helak eden kavurucu bir rüzgârdır”. Allah Teâlâ, dünya için yapılan harcamaların kavurucu bir rüzgârın savurduğu toz zerreleri gibi olduğunu haber vermektedir. Fakat dünyada âhiret için yapılan harcamalar için de şunu söylemektedir: “Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi adet başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir”. En doğrusunu Allah bilir.
Tıpkı bir yağmur gibi ki bitirdikleri kâfirleri imrendirir. Burada şöyle bir mesele vardır: Bitkilerin yetişmesi iman ehlinin de hoşuna gittiği halde Cenâb-ı Hak burada neden sadece kâfirleri imrendirdiğini söylemektedir? Cevaben deriz ki: O bitkilerin dış görünüşü ve onların güzel görüntüleri kâfirlerin hoşuna gider, çünkü onlar o bitkilerin neleri içerdiğini, nihaî hedefte onda ne gibi menfaatler yaratıldığını düşünmezler, sadece dış görüntüsüne bakarlar. Müminler ise nihaî hedefte onlarda yaratılan faydaları düşünerek imrenirler, onlar bitkilerin sadece dış görüntüsüne bakmazlar. Bu aynen, Cenâb-ı Hakk’ın kâfirlerin yaptıkları harcamanın, halkın ekinine isabet edip onu helâk eden kavurucu bir rüzgâra benzetmesi gibidir, çünkü onlar yaptıkları harcamadan başka hiçbir şeyi gaye edinmediler. Allah, iman ehlinin harcamasını da toprağa atılan bir tohum tanesine benzetmektedir: “Her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir”. Çünkü onlar yaptıkları harcamayı, sadece harcamak için yapmıyorlar, nihaî akıbeti de düşünerek yapıyorlar.
Âyetteki kâfirler anlamına gelen “küffâr” (الْكُفَّارَ) kelimesi ile çiftçilerin kastedilmiş olması da muhtemeldir, nitekim bazı edebiyatçılar “Çiftçileri sevindirmek için” meâlindeki âyete dayanarak bu âyeti de öyle tefsir ettiler. Bu yoruma göre âyet sadece kâfirleri değil herkesi içine alır. En doğrusunu Allah bilir.
Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yani dünyayı oyun ve eğlence zanneden, mal ve evlat çokluğunu âhiret için azık değil övünme vesilesi sayan kişiler için âhirette çetin bir azap vardır. Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Yani dünya hayatını âhiret için basamak yapan, aklını kullanarak Allah’ın beyan ettiği âyetler üzerinde düşünüp tefekkür eden ve her şeyi bulunması gereken yere koyan müminler için de Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. En doğrusunu Allah bilir. Dünya hayatı sadece aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir. Bu cümle de yukarıda Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir mealindeki kaydettiğimiz yorumlarla aynı mânaya gelir.
Dünya Sevgisi Nasıl Olmalıdır?
Dünya hayatı sadece aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir mealindeki âyetin yorumu şöyledir; Dünya hayatı ve onu kendisi için sevmek, ona yaratılış gayesine göre yaklaşmak hikmettir, haktır, mutluluktur, aldatıcı bir iş değildir. Fakat dünyayı başkası için sevmek, ona yaratılış amacından başka bir amaçla yaklaşmak aldatıcıdır, oyundur ve eğlencedir. Çünkü bir şeyi çok seven İnsan, ona sahip olmak, onu saklamak, kaybetmekten sakınmak, ihtiyaç anında ve fakir düştüğünde kullanmak üzere onu korumak ister. Buna göre dünyayı kendisi için toplayan, onu kendisi için seven ve onu kendisine izin verildiği ve emrolunduğu şekilde kullanan insan, dünyayı âhiret için azık edinmiş ve ebediyete ulaşmak için onu vasıta kılmış olur. Bunu bildiği zaman da Allah katında muhtaç düştüğü günde kullanmak üzere ondan çok yararlanmaya çalışır. İşte dünyayı bu amaçla seven ve ona sarılan için dünya aldatıcı bir meta değildir, oyun ve eğlence de değildir, aksine sevinç ve mutluluk vesilesidir. Fakat dünyayı başkası için isteyen, onu yaratılış gayesinin aksine kullanan biri için dünya aldatıcıdır, oyundur ve eğlencedir. Buna göre Dünya hayatı sadece aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir mealindeki âyet dünyayı tercih eden ve ona sarılanlar hakkındadır. Allah Teâlâ dünyadaki bütün nimetleri bizim için yaratmıştır. Şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O’dur, “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak sizin emrinize vermiştir. Dolayısıyla bu nimetlere, hafife almak ve önemsememek gözüyle değil, saygı ve önemle bakmak gerekir. Görmez misin ki, dünyadaki sultanlardan herhangi biri, birine ikramda bulunsa ve bir hediye verse, sonra onun verdiği hediyeyi küçümsediğini bilse, hediyesini hemen geri alır ve onu tahkir eder. İşte Allah Teâlanın nimetlerini de hor görmek ve küçümsemekle değil, saygı ve yüceltmekle kabul etmek gerekir.
İnsanlar iki çeşittir: Biri dünya nimetlerine özenir, onları Allah katında azık yapmak ve ihtiyaç duyduğu günde kullanmak üzere toplar. Diğeri de Allaha ibadette kusur işlerim, dünya ile meşgul olarak Allahın hakkını yerine getiremem, dünya benim yapmam gerekeni gerçekleştirmeme engel olur, benim için en güzel örnek olan Resûlullah'm (s.a.) emrettiklerine riayet etmemi engeller korkusuyla dünya nimetlerine ilgi duymaz ve dünyayı terkeder.
Dünyayı ve Cenâb-ı Hakk’ın orada yarattığı nimetleri küçümseyerek ve önemsiz görerek terkeden insan cahilin tekidir, Allah Teâla’nın nimetlerini küçümsemektedir, dünyanın ve içindeki nimetlerin kendisi için yaratıldığından gafildir. Bu şekilde dünyayı dünya için talep etmek yerilmiştir. Dünyayı kendisi için ve âhirete azık olsun diye talep etmek ve bundan dolayı dünyaya sarılmamak ise övülmüştür. En doğrusunu Allah bilir. “Dünya sevgisi her hatanın başıdır mealindeki hadis de bu mânadadır. Dünyayı başkası için ve yaratılış gayesinin dışında seven biri için dünya her hatanın başıdır. Fakat onu kendisi için ve âhirete azık olsun diye seven kişi için dünya her iyilik ve itaatin başıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İ'lemû (اعْلَمُوا)
İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan a-l-m harflerinin bir şeyin izi, işareti ve nişanı anlamına geldiğini belirtir; ilmin de bir şeyi tüm alametleriyle tanıyıp diğerlerinden ayırt etmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "biliniz" şeklindeki bu hitabın, sadece zihinsel bir bilgi edinmeyi değil, o bilginin gerektirdiği derin farkındalık ve sorumlulukla hareket etmeyi simgelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "ilm" kavramının cahiliye dönemindeki tahmin ve zanna dayalı bilginin zıddı olarak, Allah'tan gelen kesin ve sarsılmaz hakikati temsil ettiğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu emir kipinin, dünya hayatının mahiyetine dair yapılacak açıklamanın sarsıcı gerçeğine zihni ve kalbi hazırlayan bir ontolojik uyarı olduğunu vurgular.
El-hayâtu (الْحَيَاةُ)
İbn Fâris, h-y-y kökünün hayat, canlılık ve ölümün zıddı olan aktiflik manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hayatın bitkisel, hayvansal ve insani düzeyleri olduğunu, ayette geçen hayatın ise insanın içinde bulunduğu biyolojik süreci ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da hayatın genellikle "dünya" kelimesiyle nitelenerek, gerçek ve kalıcı olan ahiret hayatına kıyasla geçici ve sınayıcı bir varoluş alanı olarak kodlandığını analiz eder.
Ed-dunyâ (الدُّنْيَا)
İbn Fâris, d-n-v kökünün yakınlık, aşağılık ve alçaklık manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hem zaman bakımından bize en "yakın" olan hayatı hem de değer bakımından "daha aşağı" ve geçici olanı simgelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak insanı içinde bulunduğu aktüel gerçeğin ötesindeki aşkın hakikate bakmaya zorladığını, "dünya" isimlendirmesinin bizzat bir değersizleştirme ve geçicilik vurgusu taşıdığını tahlil eder.
La'ibun (لَعِبٌ)
İbn Fâris, l-a-b kökünün aslen ağızdan akan salya anlamına geldiğini, oyun manasına evrilmesinin ise salya gibi bir faydası ve sürekliliği olmayan, boş ve anlamsız işlerden kaynaklandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, la'ib kavramının ciddi bir amaç gütmeyen, yorgunluk gidermek veya vakit geçirmek için yapılan, sonucu itibarıyla insana hakiki bir değer katmayan eylemleri ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, dünya hayatının "oyun" olarak nitelenmesinin, onun ilahi hakikat karşısındaki ontolojik hafifliğini ve ciddiyetsizliğini resmettiğini vurgular.
Lehvun (لَهْوٌ)
İbn Fâris, l-h-v kökünün bir şeyi unutmak, ondan yüz çevirmek ve başka bir şeyle oyalanmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, lehvin insanı daha önemli ve gerekli olan asıl işinden alıkoyan, kalbi meşgul ederek hakikatten uzaklaştıran her türlü eğlence ve meşgale olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, lehv kavramının dünya hayatının insan bilinci üzerinde kurduğu büyüleyici ve uyuşturucu etkiyi simgelediğini, insanın bu oyalanma içinde ebedi sorumluluklarını unuttuğunu tahlil eder.
Zînetun (زِينَةٌ)
İbn Fâris, z-y-n kökünün güzellik, süs ve bir şeyin dış görünüşünü iyileştirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zînetin bir şeyin bizzat kendisinden (zati) olmayan, ona sonradan eklenen ve sadece dışarıya güzel görünmesini sağlayan iğreti bir süs olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenlerine dikkat çekerek, ziynetin hem maddi hem de manevi süslenmeyi kapsadığını ancak ayetteki bağlamın dünyevi görkem ve debdebenin geçiciliğine işaret ettiğini aktarır.
Tefâhurun (تَفَاخُرٌ)
İbn Fâris, f-h-r kökünün bir şeyin büyüklüğü ve asaletiyle övünmek, kibirlenmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tefâhurun karşılıklı olarak üstünlük taslamak, kabile, nesep veya imkanlarla başkalarına karşı gururlanmak olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın cahiliye döneminin temel ahlaki değerlerinden biri olan "mefâhir" (övünç kaynakları) geleneğine doğrudan bir atıf olduğunu ve Kur'an'ın bu dünyevi gurur anlayışını kökten reddettiğini analiz eder.
Tekâsurun (تَكَاثُرٌ)
İbn Fâris, k-s-r kökünün bir şeyin miktar ve sayıca artması, çokluğu manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tekâsurun sadece çokluk değil, aynı zamanda sayısal çoklukla övünmek ve daha fazlasını elde etmek için yarışmak anlamına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin kapital ve insan gücü biriktirme hırsını, nitelikten ziyade niceliğe odaklanan dünyevi tamahı simgeleyen sosyo-psikolojik bir terim olduğunu tahlil eder.
El-emvâli (الْأَمْوَالِ)
İbn Fâris, m-v-l kökünün bir şeye meyletmek anlamına geldiğini, kalpler kendisine meylettiği için maddi varlıklara mal dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mülk edinilen ve insanın ihtiyaçlarını karşıladığı her türlü maddi kıymetin mal (çoğulu emvâl) olarak tanımlandığını ifade eder.
El-evlâdi (الْأَوْلَادِ)
İbn Fâris, v-l-d kökünün doğurmak, nesil ve bir şeyin sonucu olmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, çocukların (evlâd) insanın hem dünyevi gücünün bir parçası hem de geleceğe yönelik bir varoluşsal tutunma çabası olduğunu, ayette bunun bir yarış (tekâsur) nesnesi olarak zikredildiğini vurgular.
Gaysin (غَيْثٍ)
İbn Fâris, g-y-s kökünün yağmur, yardım ve bolluk manasına geldiğini, kuraklıktan sonra gelen kurtarıcı yağmura bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gaysın sadece yağmur değil, bereketi ve hayatı beraberinde getiren ilahi bir lütuf ve yardım olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki bu benzetmenin dünya hayatının başlangıcındaki o çekici ve bereketli görünümü simgelediğini analiz eder.
A'cebe (أَعْجَبَ)
İbn Fâris, a-c-b kökünün bir şeyin harikulade olması, şaşkınlık ve hayranlık uyandırması manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyin alışılmışın dışında bir güzellik veya güç sergileyerek görenleri etkilemesi durumunu ifade eder.
El-kuffâra (الْكُفَّارَ)
İbn Fâris, k-f-r kökünün bir şeyi örtmek ve gizlemek anlamına geldiğini; tohumu toprağa gömüp üstünü örttükleri için çiftçilere de "kâfir" (çoğulu kuffâr) dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki kuffâr kelimesinin terim anlamıyla "inkarcılar" değil, sözlük anlamıyla "çiftçiler" olduğunu, çünkü yeşeren bitkinin en çok onları hayran bıraktığını detaylandırır. Theodor Nöldeke, kelimenin bu kadim tarımsal kullanımının Kur'an'da bir teşbih öğesi olarak yer almasının anlamsal zenginliğe dikkat çeker.
Nebâtuhu (نَبَاتُهُ)
İbn Fâris, n-b-t kökünün yerden bitmek, çıkmak ve gelişmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yağmurun etkisiyle topraktan fışkıran her türlü bitki örtüsünün nebât olarak adlandırıldığını ifade eder.
Yehîcu (يَهِيجُ)
İbn Fâris, h-y-c kökünün heyecanlanmak, harekete geçmek ve bitkilerin kuruyup sararmaya başlaması manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem bir duygunun kabarmasını hem de bitkinin olgunluk döneminden sonra canlılığını yitirip savrulacak hale gelmesini ifade ettiğini açıklar.
Musferran (مُصْفَرًّا)
İbn Fâris, s-f-r kökünün sarı renk ve bir şeyin içinin boşalması manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bitkinin yeşil ve canlı halini kaybedip ölüme yaklaştığı renk değişimini ifade ettiğini, bunun dünya hayatının çöküş dönemini simgelediğini belirtir.
Hatâman (حُطَامًا)
İbn Fâris, h-t-m kökünün bir şeyi kırmak, parçalamak ve ufalamak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kurumuş bitkilerin rüzgarın etkisiyle kırılıp ufalanmış döküntüleri (çöp) için bu kelimenin kullanıldığını, dünya nimetlerinin sonunun bu değersiz döküntüler gibi olacağını vurgular.
El-âhira (الْآخِرَةِ)
İbn Fâris, e-h-r kökünün son, gecikme ve diğer taraf manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin dünya hayatının zıddı olarak, insanın asıl ve ebedi yurdunu ifade ettiğini açıklar.
Azâbun (عَذَابٌ)
İbn Fâris, a-z-b kökünün şiddet, engellemek ve acı vermek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın huzurunu bozan ve ona büyük bir ıstırap veren cezalandırma durumunu ifade eder.
Şedîdun (شَدِيدٌ)
İbn Fâris, ş-d-d kökünün bağlamak, güçlendirmek ve sertlik manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette azabın niteliğini belirterek, onun kaçınılmaz, sarsıcı ve çok kuvvetli olduğunu ifade eder.
Mağfiretun (مَغْفِرَةٌ)
İbn Fâris, ğ-f-r kökünün bir şeyi örtmek, korumak ve kalkan olmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın kulun günahlarını örtmesi ve onu cezadan koruması anlamına geldiğini açıklar.
Rıdvânun (رِضْوَانٌ)
İbn Fâris, r-d-y kökünün bir şeyden razı olmak, hoşnut kalmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rıdvânın rıza kavramının en üst mertebesi olduğunu ve sadece Allah'a nispet edildiğinde mutlak ve eşsiz bir hoşnutluğu ifade ettiğini detaylandırır.
Metâ'u (مَتَاعُ)
İbn Fâris, m-t-a kökünün bir şeyden faydalanmak, azık ve geçici kullanım eşyası manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, metâın kalıcı olmayan, bir süre kullanıldıktan sonra terk edilen veya tüketilen değersiz dünya eşyası olduğunu ifade eder.
El-ğurûri (الْغُرُورِ)
İbn Fâris, ğ-r-r kökünün gaflet, aldatmak ve dış görünüşe kanmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın gerçeği görmesini engelleyen her türlü aldatıcı parlaklığın ve şeytanın bir sıfatı olan "ğurûr"un dünya hayatının temel niteliği olarak sunulduğunu tahlil eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla