يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ ق۪يلَ ارْجِعُوا وَرَٓاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُوراًۜ فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌۜ بَاطِنُهُ ف۪يهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hadid Sûresi, 13. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: nur isteği, geriye dönüş, hadid suresi 13. ayet, münafıklar, hadid suresi, rahmet, azap, duvar, hadid 13, münafık, gün, nur, aydınlık, nifak, nazar
-
"O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere şöyle diyecekler: ‘Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım.’ Şöyle denecek: ‘Geriye dönün de başka bir nur arayın!’ Ve hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır.”
Ahirette Nur Arayacak Olan Münafıklar
O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere şöyle diyecekler: Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım. Bazıları bu âyetteki unzurnâ (انْظُرُونَا) fiilindeki elif harfini vaslederek okumuş, bazıları da elif-i maktûa olarak enzırûnâ” (أنظرونا) diye okumuştur. Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım cümlesini bütün olarak okumuş, bazıları ise unzurnâ fiilinden sonrasını keserek okumuşlardır. Ebû Ubeyd şöyle dedi: Bu fiilin vasıl hemzesi ile okunması bizim daha çok hoşumuza gider. En doğrusunu Allah bilir ya, âyetteki "unzurnâ” fiiline, bizi bekleyin, diye mâna verilir. “Nazartu fulânen enzuruhû” (نظرت فلانا أنظره) yani falana baktım ve onu bekliyorum denilir. Diğer kırâat ise geri bırakmak mânasına gelir: İnsan birini geri bıraktığı zaman, “enzartü fulânen unzıruhû” (أنظرت فلانا أنظره), yani falancıyı geri bıraktım, ona bakıyorum der. Burada geri bırakmak mânasını vermenin bir anlamı olduğunu bilmiyorum. Ebû Avsece şöyle dedi: “Nazara” (نظر) fiili hem sülâsî kökünde, hem de “if‘âl” bâbında beklemek mânasına gelir. Bu âyet-i kerîme, münafıkların müminlerden uzak olacaklarına ve onların nurundan yararlanamayacaklarına, fakat o nuru uzaktan göreceklerine işaret etmektedir. Çünkü şöyle diyecekler: Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım. Eğer onlara yakın olsalardı yahut nurlarından yararlanmaları mümkün olsaydı, beklemelerini ve nurlarından bir parça almayı istemezlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Şöyle denecek: Geriye dönün de başka bir nur arayın! Cenâb-ı Hakk’ın, “Asıl onlarla alay eden Allah’tır” meâlindeki âyete dayanarak, bazıları bu âyetin, müminlerin onlarla alay edecekleri mânasına geldiğini söyler. İşte âyette ifade edilen alay etmekten maksat, Geriye dönün de başka bir nur arayın! sözüdür. “Asıl onlarla alay eden Allah’tır mealindeki âyet hakkında biz şöyle deriz: Allah, onların Resûlullah (s.a.) ve müminlerle alay etmelerinin cezasını kendilerine verecektir. Geriye dönün ifadesinin, arkaya dönüp nur aramak mânasına gelen bir emir değil, kınama ve ayıplama anlamına gelmesi de mümkündür. Yani nur, ancak bundan başka bir günde ve bu günden önce aranmalıydı, bu gün aranmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır. Aralarına çekildiği söylenen duvarın A'râf sûresinde sözü edilen perdeler olması mümkündür: “İki taraf arasında bir perde ve a‘râf üzerinde de herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır”. Duvar, cehennem ehli ile cennet ehli arasındaki perdelerdir, cehennemliklerin müminlerin nurlarından faydalanmamaları için aralarına bu perdeler çekilir.
Duvarın bir kapısı vardır, onun iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır. Buradaki kapı lafzının gerçek anlamda kapı değil, yol ve geçitten kinaye olması mümkündür. Allah şöyle buyuruyor: O, gidiş yoludur, o yola giren rahmete ulaşır, dışında kalan da azaba varır. Onun cehennemden cennete açılan bir kapı olması da mümkündür, cennettekiler cehennem ehlinin başlarına gelen azabı görürler, cehennemdekiler de cennet ehlinin sahip oldukları nimetleri görürler, böylece hasretleri ve pişmanlıkları daha da artar. Yahut kapıdan değil de perdelerden ve duvardan söz edilen a'râftan birbirlerine muttali olurlar. Bu şu İlâhî beyanda belirtilmiştir: “Sonra dönüp bakar ve arkadaşım cehennemin ortasında görür”. Muttali olmak zahirde, üstten ve yukarıdaki bir mekândan aşağıya bakmak demektir.
Yorumu Yorumla
-
Munâfikûn (الْمُنَافِقُونَ)
İbn Fâris, n-f-k kökünün tükenmek, tünel ve çıkış yolu manalarına geldiğini; ayrıca tarla faresinin (yerboğa) tehlike anında kaçmak için yuvasında açtığı gizli çıkış deliğine "nâfika" dendiğini, münafık kelimesinin de bir şeyi gizleyip başka bir şeyi açığa vurma eyleminden türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin farenin yuvasına bir delikten girip diğerinden kaçması (nâfika) kökünden istiari olarak alındığını; dini bağlamda İslam'a bir kapıdan girip diğerinden çıkmayı, kalpteki inkarı gizleyerek dilde iman etmiş gibi görünmeyi ifade ettiğini açıklar. Ayette bu niteleme, dünyada inananların arasına karışarak onlardanmış gibi davranan, ancak ahirette bu ontolojik ikiyüzlülükleri ifşa olan kimseleri tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "nifak" kavramının Medine döneminde ortaya çıkan sosyolojik ve psikolojik bir ikiliği yansıttığını; ayetteki kıyamet sahnesinde ise bu dünyevi ikiyüzlülüğün, müminler ile münafıklar arasında mutlak ve fiziksel bir ayrışmaya (duality) dönüşerek nihai sonucunu verdiğini tahlil eder.
Unzurûnâ (انظُرُونَا)
İbn Fâris, n-z-r kökünün gözle bakmak, beklemek, ümit etmek ve mühlet vermek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin hem gözle yönelmek hem de birini bekleyerek ona zaman tanımak (imhal) manası taşıdığını; ayette münafıkların dünyadaki alışkanlıklarıyla müminlere "bize bakın" veya "bizi bekleyin de nurunuzdan faydalanalım" şeklindeki çaresiz yakarışlarını ifade ettiğini detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu talebin ahiret yurdunda münafıkların düştüğü mutlak çaresizliği ve yoksunluğu simgelediğini; dünyada müminlerle alay edenlerin, o dehşetli karanlıkta onlardan merhamet dilenen bir acziyete sürüklendiklerini analiz eder.
Nektebis (نَقْتَبِسْ)
İbn Fâris, k-b-s kökünün ateşten bir parça, kıvılcım (kabas) almak ve faydalanmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iktibas" kelimesinin büyük bir ateşten aydınlanmak veya ısınmak için küçük bir alev parçası almak demek olduğunu; ayette münafıkların müminlerin sahip olduğu ışıktan (nur) kendilerine bir pay, bir kıvılcım kopyalamak istediklerini, ancak uhrevi nurun dünyevi ateş gibi devredilebilir bir madde olmadığını kavrayamadıklarını açıklar.
Nûr (نُّورِكُمْ)
İbn Fâris, n-v-r kökünün aydınlık, ışık, karanlığı yarmak ve görünür kılmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nesneleri görünür kılan fiziksel aydınlığın yanı sıra ilahi hidayetin ve imanın da nur olduğunu; ayetin bağlamında bu kelimenin, müminlerin dünyadaki samimi inanç ve amellerinin ahirette bizzat onların şahsına sıkı sıkıya bağlı, ödünç alınamaz ve paylaşılamaz ontolojik bir enerjiye, şahsi bir aydınlığa dönüştüğünü vurguladığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, nur kavramının ahiret boyutunda salt bir metafor olmaktan çıkıp nesnel bir gerçeklik kazandığını; dünyada imanı içselleştirmeyen münafıkların bu eskatolojik aydınlıktan hiçbir şekilde faydalanamayacaklarını tahlil eder.
İrci'û (ارْجِعُوا)
İbn Fâris, r-c-a kökünün geri dönmek, bir önceki duruma rücu etmek ve geri çevrilmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, emir kipiyle kullanılan bu fiilin "geriye, arkanıza dönün" manasında münafıklara yönelik alaycı ve kesin bir ret ifadesi olduğunu; onlara nurun ahirette başkasından dilenerek değil, ancak dünyadaki amellerle kazanılabileceği gerçeğinin acı bir yüzleşmeyle hatırlatıldığını detaylandırır.
Verâekum (وَرَاءَكُمْ)
İbn Fâris, v-r-e kökünün bir şeyin arkası, gerisi ve ötesi anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irci'û verâekum" (arkanıza/geriye dönün) ifadesinin, münafıkları geride bıraktıkları dünya hayatına veya bulundukları zifiri karanlığa doğru çaresiz bir yönelişe mahkum eden uzamsal bir dışlama bildirdiğini açıklar.
İltemisû (فَالْتَمِسُوا)
İbn Fâris, l-m-s kökünün el ile dokunmak, yoklamak, hissetmek ve bir şeyi aramak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iltimas" kavramının köken itibarıyla karanlıkta bir şeyi el yordamıyla bulmaya çalışmak, dokunarak aramak olduğunu; ayette münafıklara "gidin de nuru arayın" denilirken bu fiilin seçilmesinin, onların ahiretteki mutlak körlüklerini, karanlık içindeki şaşkınlıklarını ve el yordamıyla çaresizce debelenişlerini resmeden muazzam bir tasvir olduğunu vurgular.
Duribe (فَضُرِبَ)
İbn Fâris, d-r-b kökünün vurmak, çarpmak, dikmek ve bir şeyi sabit kılmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin edilgen (meçhul) formatta ve "sûr" (duvar/engel) kelimesiyle birlikte kullanılmasının; müminler ile münafıklar arasına ilahi bir müdahaleyle aniden, şiddetle ve aşılması imkansız fiziksel/ontolojik bir setin çekilmesini, aralarındaki ilişkinin tamamen koparılmasını ifade ettiğini açıklar.
Sûr (بِسُورٍ)
İbn Fâris, s-v-r kökünün yükselmek, şehri çevreleyen ve koruyan yüksek duvar manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki bu duvarın inanç ile inkar, cennet ile cehennem, merhamet ile azap arasına çekilen mutlak sınırı simgelediğini detaylandırır. Arthur Jeffery, bu kelimenin Arapçaya kuvvetle muhtemel kökdeş olan Süryanice "şûrâ" (şehir duvarı, hisar) kelimesinden geçtiğini, kadim Sami geleneklerinde güvenliği ve kesin ayrımı ifade eden ortak bir mimari/dini terim olduğunu aktarır.
Bâb (بَابٌ)
İbn Fâris, b-v-b kökünün kapı, giriş yeri ve bir şeye ulaştıran geçit manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, çekilen bu kalın duvarın bir kapısı olmasının; ilahi nizamdaki amaca ve hikmete işaret ettiğini, rahmet tarafına geçişin dünyada iken bu kapıdan (iman ve ihlas kapısı) mümkün olduğunu, ancak münafıklar için o kapının artık tamamen işlevsiz ve kapalı kaldığını sembolize ettiğini ifade eder.
Bâtın (بَاطِنُهُ)
İbn Fâris, b-t-n kökünün bir şeyin içi, görünmeyen tarafı ve derinliği anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, duvarın müminlere bakan iç tarafını tanımlayan bu kelimenin; dünyada imanlarını kalplerinin en derinliklerinde (bâtın) samimiyetle yaşayan müminlerin, ahirette de duvarın rahmet dolu iç cephesinde yer alarak bu içsel samimiyetlerinin ontolojik karşılığını bulduklarını detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bâtın kelimesinin sır ve mahremiyet barındırdığını, duvarın iç tarafındaki merhametin sadece o makama layık olanlara açılan özel ve kuşatıcı bir ilahi lütuf alanı olduğunu analiz eder.
Rahmet (الرَّحْمَةُ)
İbn Fâris, r-h-m kökünün acımak, şefkat göstermek, korumak ve iyilik etmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, duvarın müminlere bakan iç kısmındaki rahmetin; cenneti, ilahi güvenliği, sonsuz lütfu ve her türlü korkudan emin olma halini kapsayan mutlak esenlik yurdu olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, rahmet kavramının bu ayette eskatolojik bir mekana, fiziksel sınırları olan somut bir kurtuluş alanına dönüştüğünü vurgular.
Zâhir (وَظَاهِرُهُ)
İbn Fâris, z-h-r kökünün bir şeyin dışı, sırtı, görünür kısmı ve üst tarafı manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bâtının zıddı olarak duvarın münafıklara bakan dış yüzeyini ifade eden bu kelimenin; dünyada sadece görünüşte (zâhirde) Müslüman olan, ibadetleri gösterişten ibaret olan münafıkların, ahirette duvarın merhametten yoksun, dışlayıcı ve cezalandırıcı dış cephesine mahkum edilişlerindeki ilahi adaleti ve ironiyi yansıttığını detaylandırır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, münafıkların dünyada şekilsel olarak (zâhiren) müminlerle beraber olmalarına rağmen içsel bir kopukluk yaşadıklarını; ahiretteki bu duvar tasvirinin, o dünyevi sahteliğin birebir ahiret mekanına ve statüsüne yansıması olduğunu tahlil eder.
Kıbel (قِبَلِهِ)
İbn Fâris, k-b-l kökünün yüz yüze gelmek, ön taraf, karşılık ve bir yöne yönelmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "min kıbelihi" ifadesinin, doğrudan o yönden, o taraftan ve duvarın dış yüzeyine bitişik olarak anlamı taşıdığını; azabın onlara uzaktan değil, dışlandıkları o merhamet duvarının hemen dibinden, yüzleşmek zorunda oldukları en yakın noktadan geldiğini açıklar.
Azâb (الْعَذَابُ)
İbn Fâris, a-z-b kökünün şiddetli acı, eziyet, yeme ve içmeden kesilme manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın bedensel ve ruhsal bütünlüğünü sarsan şiddetli ıstırap anlamına gelen bu kelimenin, rahmetin zıddı olarak duvarın dış tarafındaki mutlak cezalandırmayı, cehennemi ve münafıkların ontolojik olarak sürüldükleri nihai yıkım durumunu ifade ettiğini detaylandırır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla