Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hadid Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hadid Sûresi, 9. Ayet

    هُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ عَلٰى عَبْدِه۪ٓ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَاِنَّ اللّٰهَ بِكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Huve-lleżî yunezzilu ‘alâ ‘abdihi âyâtin beyyinâtin liyuḣricekum mine-zzulumâti ilâ-nnûr(i)(c) ve-inna(A)llâhe bikum leraûfun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere kuluna apaçık âyetler indiren O’dur. Kuşkusuz Allah size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”

      Kuluna apaçık âyetler indiren O’dur. Buradaki “âyât” (آيَاتٍ) kelimesi hakikatte alâmetler demektir, fakat deliller diye tefsir edilmiştir. Çünkü âyetler, Allah’tan gelen delillerdir, yaratılanların uydurdukları sözler değildir. Âyetteki “beyyinât” (بَيِّنَاتٍ) kelimesi apaçık anlamına gelir; yani onların insanlardan değil Allah tarafından geldiği apaçıktır. Yahut “beyyinât” kelimesi, Allah’ın emri ve yasağı, insanların lehlerinde ve aleyhlerinde olan işler ile yapmaları ve yapmamaları gereken işler mânasına gelir, bunlar apaçık belirtilmiştir.

      Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için; burada Allah’ın aydınlığa çıkarma işini kendi zatına nispet etmesinin iki mânası vardır. Birincisi, buradaki fiil gerçekten çıkarmak mânasına gelmektedir, bundan maksat da onları iman etmeye muvaffak kılması, günahtan koruması ve kendilerine yardım etmesidir; bu sayede onlar bahsedilen küfürden çıkıp imana girmişlerdir. İkincisi, bu fiil gerçekten çıkarmak mânasına değil, onlara iman etmeyi emretmek ve imana davet etmek anlamına gelir. Nitekim Allah burada, Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için buyurmaktadır. Gerçekten çıkarmak mânasının bir benzeri de Bakara sûresinde geçmektedir: “Allah iman edenlerin velisidir: onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Buna göre çıkarma fiilinin Allah’a nispet edilmesinin iki mânası vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hakk’ın onları hidâyete ulaşmaya muvaffak kılması ve onlar için hidâyet fiilini yaratmasıdır. İkincisi, onları hidâyete çağırması ve onu beyan etmesidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kuşkusuz Allah size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. Bu cümleye şöyle mâna verilmesi mümkündür: Karanlıklardan aydınlığa çıkanlara Allah çok şefkatli ve çok merhametlidir. Buna göre âyet, özellikle müminlere hitap etmektedir. Ancak buradaki şefkat ve rahmetin herkese yönelik olması da mümkündür, çünkü Allah, Size (hepinize) karşı çok şefkatli, çok merhametlidir buyurmaktadır. Her ne kadar peygamber ve kitap göndermese bile Allah Teâlâ'nın birliğini ve rablığını anlamaya dair aklınızda yeterli deliller olsa da size karşı çok şefkatli ve çok merhametli olduğu İçin yine de peygamber ve kitap göndermiştir. Davet edildikleri imana daha çabuk ulaşmaları, içlerindeki şüpheleri ve mazeretleri daha kolay defetmeleri İçin Cenâb-ı Hak lütfuyla ve rahmetiyle onlara peygamberler ve kitaplar göndermiştir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yunezzilu (يُنَزِّلُ)

        İbn Fâris, n-z-l kökünün yukarıdan aşağıya doğru inmek, bir yere konaklamak ve yerleşmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin "tenzil" babında kullanılmasının (inzal babından farklı olarak) ilahi vahyin bir defada toptan değil, olaylara, ihtiyaçlara ve zamana göre aşama aşama, parça parça ve tedrici bir şekilde indirilmesini ifade ettiğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiği açısından tenzil kavramının, Allah'ın kelamının aşkın (müteâl) boyuttan, insanların kavrayabileceği dilsel ve beşeri boyuta doğru gerçekleşen ontolojik ve iletişimsel bir iniş sürecini simgelediğini tahlil eder.

        Abd (عَبْدِهِ)

        İbn Fâris, a-b-d kökünün boyun eğmek, itaat etmek, kölelik ve kulluk yapmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın varoluşsal olarak Yaratıcı'ya tam bir teslimiyet ve acziyet içinde bağlanması demek olan bu kelimenin, ayette Hz. Muhammed'e izafe edilerek kullanıldığında, kibrin ve şirkin tamamen zıddı olan en yüksek manevi onur ve ilahi yakınlık makamını (kulluk) ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerinin ortak mirası olduğunu, İbranice "ebed" ve Aramice "abda" gibi formlarla aynı kökenden gelerek Tanrı'nın kulu/hizmetkarı kavramını kadim bir dini terim olarak Arapçaya taşıdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "Rabb-Abd" (Efendi-Kul) ilişkisini evrensel varoluş hiyerarşisinin ve inanç sisteminin en temel yapısal ekseni haline getirdiğini, vahyin de bu eksen üzerinden kulu muhatap aldığını vurgular.

        Âyât (آيَاتٍ)

        İbn Fâris, e-y-y kökünün bir şeye delalet eden işaret, nişan ve alamet anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âye" kelimesinin çoğulu olan bu ifadenin, duyularla algılanabilen nesnelerden yola çıkarak görünmeyen veya soyut bir gerçeği ispatlayan kesin kanıtlar olduğunu; ayette doğrudan Kur'an'ın lafızlarını ve cümlelerini niteleyerek, her bir ayetin Allah'ın varlığına, ilmine ve kudretine işaret eden birer mucizevi alamet olduğunu detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla Aramice veya Süryanice'deki "âthâ" (mucize, alamet) kelimesinden Arapçaya geçtiğini, hem peygamberlerin gösterdiği doğaüstü olaylar hem de okunan ilahi metinler için kullanılarak dini bir form kazandığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da ayet kelimesinin evrendeki doğa olaylarından (ontolojik ayetler) vahyin dilsel birimlerine (linguistik ayetler) doğru geçirdiği anlamsal evrime dikkat çekerek, her ikisinin de insanı gerçeğe yönelten ilahi semboller olduğunu tahlil eder.

        Beyyinât (بَيِّنَاتٍ)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün ayrılmak, açık ve seçik olmak, gizliliğin ortadan kalkması manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan kesin çizgilerle ayıran, hiçbir şüpheye veya kafa karışıklığına yer bırakmayacak kadar net ve apaçık deliller anlamına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette vahyin (âyât) sıfatı olarak kullanılan beyyinât kelimesinin, ilahi mesajın kapalı, muammalı veya anlaşılamaz bir dille değil; insanın aklına, vicdanına hitap eden aydınlatıcı ve yol gösterici berrak bir yapıda indirildiğini vurguladığını analiz eder.

        Yuhricekum (لِيُخْرِجَكُم)

        İbn Fâris, h-r-c kökünün bir yerden veya durumdan dışarı çıkmak, belirmek ve ayrılmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin "ihrac" formunun birini bulunduğu halden çekip başka bir hale çıkarmak olduğunu; ayette vahyin asıl gayesinin, insanları içinde bulundukları cehalet, şirk ve ahlaki çöküntü çukurundan zorlu ama kurtarıcı bir eylemle çekip çıkarmak olduğunu detaylandırır.

        Zulumât (الظُّلُمَاتِ)

        İbn Fâris, z-l-m kökünün nurun (ışığın) yokluğu, karanlık, karanlığın basması ve bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koymak (zulüm) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin karanlıklar anlamına geldiğini, ancak ayette mecazi (istiari) olarak kullanılarak cehaleti, inkarı, sapkın inançları ve günahları temsil ettiğini; kelimenin çoğul gelmesinin ise batıl yolların, sapkınlıkların ve hurafelerin çokluğuna, çeşitliliğine ve karmaşasına işaret ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, zulumât kavramının Kur'an'ın değerler sisteminde İslam öncesi cahiliye zihniyetini, ahlaki körlüğü ve ruhsal bunalımı simgeleyen en güçlü negatif ontolojik metaforlardan biri olduğunu tahlil eder.

        Nûr (النُّورِ)

        İbn Fâris, n-v-r kökünün aydınlanmak, parlamak, açığa çıkmak ve görünür kılmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nesneleri görünür kılan ışığa nur dendiği gibi, akıl ve kalpleri hakikate açan ilahi hidayetin, tevhid inancının ve bizzat İslam'ın kendisinin nur olarak isimlendirildiğini; zulumât çoğul iken nurun tekil gelmesinin, hakkın ve mutlak doğrunun (Allah'ın yolunun) tek ve biricik olmasından kaynaklandığını vurgular. Toshihiko Izutsu, nur kelimesinin Kur'an'da karanlıktan (zulumât) çıkışın nihai hedefi olduğunu, ilahi vahiyle insanın ruh dünyasında gerçekleşen aydınlanmayı ve varoluşsal uyanışı sembolize ettiğini analiz eder.

        Allah (اللَّهَ)

        İbn Fâris, kelimenin e-l-h köküne dayandığını ve ibadet edilen, mutlak itaat edilen varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalplerin ihtiyaç ve sükunet bulmak için kendisine sığındığı yegane yaratıcı olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Aramice ve Süryanice'deki "Alaha" sözcüğünden türediğini, İslam öncesi dönemde Arap yarımadasında bilindiğini ve Arapçalaştığını savunur. Theodor Nöldeke, Sami geleneklerindeki kökenine dikkat çekerek en yüce tanrıyı ifade eden bu ismin Kur'an'da mutlak tevhidin merkezi kılındığını vurgular.

        Raûf (لَرَءُوفٌ)

        İbn Fâris, r-e-f kökünün aşırı şefkat, merhametin en ince ve yoğun hali, acıyı ve zorluğu giderme isteği anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Raûf isminin, rahmetin (merhametin) eziyet ve acıyı tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen daha özel, daha şiddetli ve incelmiş bir türü olduğunu; ayette Allah'ın insanları karanlıklarda terk etmeyip onlara vahiy göndermesinin, bu eşsiz şefkatinin bir tecellisi olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın Allah'ın kullarına yönelik muhabbetinin ve onları cehaletin yıkıcı sonuçlarından koruma iradesinin bir yansıması olduğunu, ilahi uyarının temelinde cezalandırmak değil, merhametle kurtarmak yattığını analiz eder.

        Rahîm (رَّحِيمٌ)

        İbn Fâris, r-h-m kökünün acımak, şefkat göstermek, ihsanda bulunmak ve bağları korumak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin varlıkların ihtiyaçlarını giderecek şekilde onlara iyilik etmeyi ve korumayı kapsadığını ifade eder. Arthur Jeffery, rahmet kökünün kadim Sami dillerinin ortak dini terminolojisinde Tanrı'nın anaç ve bağışlayıcı yönünü ifade eden temel bir kavram olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, Raûf ve Rahîm sıfatlarının ayet sonunda yan yana gelmesinin anlamsal önemine değinerek; Allah'ın kullarına olan şefkatinin (Raûf) onları doğru yola (nur) iletmesiyle, merhametinin (Rahîm) ise bu yolda yürüyenlere vereceği ahiret mükafatıyla tamamlandığını, vahyin indiriliş motivasyonunun tamamen bu ilahi iyilik üzerine kurulu olduğunu tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X