Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hadid Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hadid Sûresi, 6. Ayet

    يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۜ وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yûlicu-lleyle fî-nnehâri ve yûlicu-nnehâra fî-lleyl(i)(c) ve huve ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. O kalplerde olanı çok iyi bilir.”

      Geceyi Gündüze, Gündüzü Geceye Çevirmek

      Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. Bir şeyi bir şeye katmak, onun içine sokmak ve sokulduğu yerde bırakmaktır. Bu, bilinen bir husustur. Ancak burada sözü edilen “bunu ötekine, ötekini buna katmak” ifadesi, Allah gecenin sınırını gündüz halinin ortaya çıkması, gündüzün sınırını da gece halinin ortaya çıkması şeklinde belirlediğinden birini sokulduğu yerde bırakmak değil, birini öbürüyle yok etmek mânasına gelir. Buna göre âyet farklı hususlara işaret eder. Birincisi, bu, her şeyi bilen bir zatın işi olduğunu gösterir, bunların idaresi sadece O’na aittir. Bunlar, çok kişinin fiili ve yönetimi değildir. Eğer çok kişinin fiili olsaydı, var olduğu andan itibaren ebediyetlere kadar aynı kanun çerçevesinde devam etmeleri mümkün olmazdı, aksine tıpkı yeryüzündeki hükümdarların yönetimlerinde görüldüğü gibi birbirini engellemeler ve birbirine üstün gelmeler olurdu, her biri diğerinin yaptığına engel olur, onun yaptığını değiştirir ve onun yönetim tarzına uymazdı. Nitekim Allah Teâlâ da şöyle buyurmaktadır: "Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu”, “O takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı”. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bu âyet, aynı zamanda ölümden sonra dirilmeye de işaret etmektedir; bu da gündüzün izleri kaybolduktan sonra hemen peşinden geceyi getirmesi ve gecenin izleri kaybolduğunda da hemen arkasından gündüzü getirmesidir.

      O kalplerde olanı çok iyi bilir. Müfessirler şöyle mâna verdi: Allah kalplerde olan her şeyi bilir. Bu cümlenin, kalbi olanların, yani kalp ve yönetim gücüne sahip olan insanların içinde olanları bilir mânasına gelmesi de mümkündür. Çünkü “sudûr” kelimesi, ancak yönetim ve temyiz gücüne sahip olanlar için kullanılır, bundan maksat da insandır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yûlicu (يُولِجُ)

        İbn Fâris, v-l-c kökünün bir şeyin dar bir yoldan veya yavaşça sızarak başka bir şeyin içine girmesi, derinlemesine nüfuz etmesi manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin bir şeyin diğerinin içine sokulmasını ve kaynaşmasını ifade ettiğini; ayette gece ve gündüzün birbirine girmesi bağlamında kullanıldığında, mevsimlerin değişimine, günlerin uzayıp kısalmasına ve zamanın esnekliğine işaret eden eşsiz bir ilahi kudret tasarrufu olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımının gece ile gündüz sürelerinin karşılıklı olarak değişimi üzerinden tabiatın işleyişindeki dinamik astronomik düzeni ve evrendeki kusursuz kozmik ahengi vurguladığını analiz eder.

        Leyl (اللَّيْلَ)

        İbn Fâris, l-y-l kökünün karanlık ve gecenin karanlığının yeryüzüne çökmesi, etrafı sarması anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin gündüzün zıddı olarak güneşin batışından doğuşuna kadar devam eden karanlık zaman dilimini tanımladığını, Kur'an'da genellikle varlıklar için bir örtü, sükunet, dinlenme ve inziva bağlamında ele alındığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesinin ortak temel kelimelerinden biri olduğunu, İbranice'deki "laylah" ve Aramice'deki "lelya" sözcükleriyle aynı kökten gelip Arapçanın en kadim zaman kavramlarından birini oluşturduğunu aktarır.

        Nehâr (النَّهَارِ)

        İbn Fâris, n-h-r kökünün genişlik, bolca akmak ve ışığın yayılması manalarına geldiğini; suyun bolca akıp yayıldığı yatağa "nehir" dendiği gibi, gündüze de güneş ışığının yeryüzüne genişçe yayılması ve karanlığı yarması sebebiyle bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin gecenin zıddı olarak fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan aydınlık zaman dilimini ifade ettiğini; insanın maişet arayışı, uyanıklık, hareket ve canlılık süreci için var edilmiş bir aydınlanma mekanı olduğunu açıklar.

        Alîm (عَلِيمٌ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyin mahiyetini ve asıl gerçekliğini idrak etmek, kesin olarak bilmek, alamet ve iz bırakmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bilginin en üst ve kesin derecesi olan bu sıfatın, Allah için kullanıldığında sadece dışsal tezahürleri değil, kalplerdeki sırları da eksiksiz, eşzamanlı ve mutlak bir şekilde kuşatan ilahi ilmi tanımladığını detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin devamındaki "kalplerin özünü" bilme bağlamıyla birlikte düşünüldüğünde Alîm sıfatının, gece ile gündüzü idare eden kozmik bir ilim olmakla sınırlı kalmadığını; aynı zamanda insanın en saklı içsel, psikolojik derinliklerini ve zihinsel süreçlerini de tamamen ihata eden ulaşılamaz bir bilgi makamı olduğunu tahlil eder.

        Zât (ذَاتِ)

        İbn Fâris, z-v veya z-y kökünden gelen ve sahiplik bildiren "zû" kelimesinin müennes (dişil) formu olduğunu; sahip olan, ait olan ve bir şeyin aslı, özü, içsel hakikati anlamlarını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aidiyet bildirmekle beraber, "zâti's-sudûr" tamlaması içerisinde göğüslerin (kalplerin) sahip olduğu sırlara, iç dünyada saklanan en gizli duygu ve düşüncelerin aslına, işin mahiyetine ve derinliğine işaret ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin ayette salt bir iyelik işlevi görmekten çıkarak insanın manevi alanının ontolojik gerçeğini vurguladığını; insan bilincinin ve niyetlerinin en karanlık, en mahrem özünü (essence) Kur'an semantiği açısından güçlü bir şekilde simgelediğini analiz eder.

        Sudûr (الصُّدُورِ)

        İbn Fâris, s-d-r kökünün bir şeyin ön tarafı, yüzleşilen ve öne çıkan kısmı, göğüs ve merkez manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, göğüs anlamına gelen sadr kelimesinin çoğulu olan bu ifadenin, fiziksel anatomi boyutunu aşarak kalbin ve nefsin mekanını, insanın sırlarının, niyetlerinin, inançlarının ve vesveselerinin barındığı manevi ve zihinsel merkez (kalp) anlamında istiari olarak kullanıldığını detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an dilinde sadr ve sudûr kelimelerinin salt biyolojik göğüs kafesini değil, insanın idrak, ahlaki karar alma, niyet etme, duygu ve vicdan mekanizmasının merkez üssünü ifade ettiğini, dolayısıyla "zâti's-sudûr" ifadesinin insanın içsel hüviyetinin tüm şifrelerini kapsadığını tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X