Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hadid Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hadid Sûresi, 4. Ayet

    هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Huve-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin śümme-stevâ ‘alâ-l’arş(i)(c) ya’lemu mâ yelicu fî-l-ardi vemâ yaḣrucu minhâ vemâ yenzilu mine-ssemâ-i vemâ ya’rucu fîhâ(s) ve huve me’akum eyne mâ kuntum(c) va(A)llâhu bimâ ta’melûne basîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden O’dur. Toprağa giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.”

      Âlemin Altı Günde Yaratılması

      Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden O’dur. Eğer gökleri, yeri ve aralarındaki her şeyi altı günde yarattı cümlesinden maksat bugün dünyada yaşadığımız altı gün ise o zaman yaratma İşi cuma günü tamamlanmış demektir. Ancak bu, ebediyete kadar gelecek olan her şeyi o günlerde yarattı mânasına gelmez, o günlerde nesnelerin özlerini ve asıllarını yarattı demektir. Bu yoruma göre Sonra arşa istivâ etti cümlesi, Allah’ın emri tam olarak hâkim oldu ve imtihan edilen varlıkları, yani insanı yarattı mânasına gelir. Çünkü bütün varlıkların yaratılmasından maksat İnsandır, âlemde var olan nesnelerin hepsi insanlar için yaratılmıştır. Gökleri, yeri ve aralarındaki her şeyi altı günde yarattı cümlesi ile, başka bir âyette ifade buyurduğu gibi bir günü bizim hesabımıza göre bin yıl olan günler kastedilmişse, o zaman gökleri, yeri ve aralarında bulunan varlıkları yarattı ifadesi, nesneleri, onların varlığını ve onlardan doğacak olanları yarattı mânasına gelir, yani bütününü ifade eder. Bu yoruma göre de Sonra arşa istivâ etti cümlesi, ölümden sonra dirilmek mânasına gelir. Âlemde yarattığını yaratma ve var etme işi ölüleri diriltmekle tamam oldu. Şayet ölüleri diriltmek olmasaydı bu ilk âlemi yaratmanın hikmeti de olmazdı. Dolayısıyla bu âlemi yaratmaktan maksat, ölümden sonra insanları diriltmektir, ancak bu yolla âlemin yaratılmasının hikmeti ortaya çıkar, böylece iş de tamam olur.

      Sonra buradaki arş kelimesinin yorumunun mülk olması muhtemeldir; yani imtihan edilecek olanları yaratmasıyla yahut da az önce söylediğimiz gibi ölümden sonra insanları diriltmekle Allah’ın mülkü tamam olur. Veyahut Sonra arşa istivâ etti sözü ile Cenâb-ı Hakk’ın kastettiği manayı tefsir etmeyiz. Çünkü “O nu bilen birine (yine kendisine) sor” mealindeki âyette buyurduğu gibi Cenâb-ı Hakk’ın bu sözle kastettiği mâna bilinemez. Zira burada, onu bilen birine sorduğunu değil, bilen birine sormasını emretmektedir. Dolayısıyla bunun tefsiri hakkında da bir şey duyulmamıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Toprağa giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. Bu ilâhî kelâm iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Cenâb-ı Hak, toprağa giren yağmuru ve diğer ekilenleri, onun çokça inmesini ve bu sayede topraktan çıkan nebatları ve diğer bitkileri, gökten inen ve oraya yükselen pek çok şeyi daha bildiğini söylemektedir. Yani bunların çokluğu ve yoğunluğu Allaha karışık gelmez ve hiçbir şey O’ndan gizlenemez. İkincisi, ağırlıklarına ve yoğunluklarına rağmen göklere yükselen ve onlardan inen, yere giren ve ondan çıkan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz, Allah onlara giren çıkan her şeyi kuşatır. Bu da hiçbir şeyin Allah’tan gizlenemediği, saklanamadığı ve hiçbir şeyin O’nu aciz bırakamadığı bilinsin diyedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Bu İlâhî beyan de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Sizinle beraberdir, yani sizi ve yaptıklarınızı bilmektedir, sizi kuşatmıştır ve korumaktadır. İkincisi, Sizinle beraberdir sözüne, durumun değişimine göre farklı mânalar verilir, yani Allah şunu söylüyor: Eğer Allah'ı sever ve O’na boyun eğip itaat ederseniz, Allah yardımıyla ve düşmanlarınıza karşı desteğiyle sizin yanınızda olur. Ama eğer O’ndan yüz çevirir ve inatla karşı durursanız, hükümranlığı ile ve intikam almasıyla yanınızda olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah yaptıklarınızı görmektedir. Bazı müfessirler buna şu anlamı verdi: Nerede olursanız olun Allah’ın ilmi, hükümranlığı ve kudreti sizin yanınızdadır. Daha önce de söylediğimiz gibi bunun aslı şudur: Şanı yüce olan Allah, kendisiyle beraber yaratılan biri anılmadan ve yanına başka kimse eklenmeden ezelî sıfatlarla anılınca şöyle denilir: Herhangi bir zamanla, mekânla kayıtlı olmadan ve hiçbir şeyle sınırlamadan, Allah her zaman ve mekânda âlimdir, kadirdir ve haliktır. Fakat Allah, yaratılanlardan bir şeyle birlikte anıldığı zaman, yaratılanların hallerinden olan zaman ve mekân kayıtlarıyla birlikte zikredilir. Burada belirtilen zaman, mekân ve haller, Allah’ın değil yaratılanların vasfı olur ve mahlûkun ezelî olduğu vehminden sakınmak için şöyle denilir: Yaratılanları, var oldukları zaman bilmektedir, âlemi var olduğu zaman yaratmıştır. Buna göre “Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri ve zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım”, “Allah, görmedikleri halde kendisinden korkanları ortaya çıkarması için”, “Allah, görmeden iman ederek kendisine ve peygamberlerine yardım edecekleri ortaya çıkaracaktır”, “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız” ve “Muhakkak ki Allah, gerçekten iman edenleri de bilir, inanmış gibi görünenleri de bilir” mealindeki âyetlerle bu mânada sayılamayacak kadar çok olan âyetler de yaratılanların durumlarına göre anlaşılması gerektiğini ifade ederler. İşte Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir sözü de bu mânaya gelir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Haleka (خَلَقَ)

        İbn Fâris, h-l-k kökünün bir şeyi belirli bir ölçüye göre takdir etmek, biçimlendirmek ve yoktan var etmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin bir şeyi yoktan var etmek (ibda) veya bir şeyi başka bir varlıktan şekillendirerek inşa etmek anlamlarını taşıdığını; ayetteki bağlamında göklerin ve yerin yoktan, eşsiz bir sanat ve kusursuz bir ölçüyle var edilmesini ifade ettiğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, Kur'an ontolojisinin merkezinde yer alan bu kavramın, sadece basit bir yapma eylemi olmadığını, Allah'ın iradesiyle kaostan kozmosa geçişi ve mevcudata mutlak bir varoluş (vücud) kazandırma sürecini nitelediğini tahlil eder.

        Semâvât (السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, s-m-v kökünün yükseklik, yücelik ve üstünlük anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ard (yeryüzü) kelimesiyle birlikte yaratılış eylemine (haleka) konu olan semâvâtın, fiziksel olarak insanın üstünde yer alan uçsuz bucaksız uzayı ve gök cisimlerini kapsadığını, yaratılışın üst boyutunu simgelediğini ifade eder.

        Ard (الْأَرْضَ)

        İbn Fâris, e-r-d kökünün aşağıda olan, taban ve yeryüzü anlamlarını içerdiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, göklerin zıddı olarak insanın üzerinde yaşadığı fiziksel ve aşağı alemi tanımladığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesinin ortak mirası olup, İbranice "eretz" ve Aramice "ar'a" ile akraba e-r-d kökünden Arapçaya yerleşmiş temel bir varlık ve mekan ifade eden sözcük olduğunu aktarır.

        Eyyâm (أَيَّامٍ)

        İbn Fâris, y-v-m kökünün gün, belirli bir zaman dilimi veya vakit manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süreyi değil, aynı zamanda mutlak ve uzun bir zaman dilimini (devir) de ifade ettiğini; ayette göklerin ve yerin yaratılış sürecindeki "altı gün" (sitteti eyyâm) ifadesinin, bildiğimiz 24 saatlik günlerden ziyade, kozmik yaratılışın uzun evreleri ve dönemleri anlamına geldiğini detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin evrenin bir anda aniden değil, ilahi hikmet gereği belirli bir plan, aşama ve tedricilik (aşamalı yaratılış) yasası içerisinde, peş peşe gelen kozmik devirler halinde var edildiğine işaret ettiğini analiz eder.

        İstevâ (اسْتَوَىٰ)

        İbn Fâris, s-v-y kökünün doğrulmak, dengede olmak, karar kılmak, kastetmek ve bir şeye hakim olmak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin "alâ" (üzerine) edatıyla kullanıldığında bir şeye yönelmek, istila etmek veya mutlak hakimiyet kurmak manasına geldiğini; ayette Allah'ın arşa istivasının fiziksel bir mekana oturmak (cülus) değil, evreni yarattıktan sonra tüm kozmos üzerindeki ilahi otoriteyi, idareyi ve mutlak yönetimi eline alması anlamında tevil edilmesi gerektiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, istiva eyleminin, evrenin inşasının (haleka) tamamlanmasının ardından ilahi iradenin, kurduğu bu muazzam sistemi ve yasaları (sünnetullah) aktif bir şekilde işletmeye, idare etmeye ve korumaya başlamasını simgeleyen ontolojik bir makam olduğunu ifade eder.

        Arş (الْعَرْشِ)

        İbn Fâris, a-r-ş kökünün bina etmek, yükseltmek, tavan, çardak ve hükümdar tahtı manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin zahirde padişah tahtı demek olduğunu ancak ayette fiziksel ve sınırlı bir nesneyi değil, ilahi kudretin, ihtişamın ve mutlak egemenliğin (mülk) yegane merkezini temsil eden mecazi bir makam olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Habeşçe (Ge'ez) "arş" veya kökteş Aramice formlardan Arapçaya geçmiş olabileceğini, her halükarda en yüksek otorite koltuğu anlamını taşıdığını belirtir. Gabriel Said Reynolds, geç antik çağ ve Kitab-ı Mukaddes geleneklerindeki "Tanrı'nın tahtı" tasavvurunun Kur'ani bağlamda yeniden üretildiğini, bunun tecessümden (antropomorfizm) ziyade ilahi otoritenin kozmik merkezini ve her şeyi kuşatan ilahi hükümranlığı vurgulayan sembolik bir teoloji barındırdığını öne sürer.

        Ya'lemu (يَعْلَمُ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyin mahiyetini idrak etmek, iz veya alamet bırakmak ve yakinen bilmek anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, yaratılış (haleka) ve yönetim (istiva) eylemlerinin ardından bu fiilin geniş zamanlı (müzari) formuyla gelmesinin, ilahi bilginin sadece ezeldeki bir tasarım bilgisi olmadığını, evrendeki en ufak hareketliliği anlık, sürekli ve kesintisiz bir şekilde kuşatan aktif bir ilim olduğunu detaylandırır.

        Yelicu (يَلِجُ)

        İbn Fâris, v-l-c kökünün bir şeyin içine girmek, sızmak, dar bir yoldan nüfuz etmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette "yere giren şeyler" bağlamında kullanıldığında bu kelimenin; toprağa ekilen tohumları, yeraltına sızan suları, defnedilen ölüleri ve yeryüzünün katmanlarına dahil olan istisnasız tüm maddeleri kapsayan derinlemesine bir nüfuz eylemini ifade ettiğini açıklar.

        Yahrucu (يَخْرُجُ)

        İbn Fâris, h-r-c kökünün bir yerden dışarı çıkmak, belirmek ve ayrılmak manalarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, yelicu eyleminin zıddı olarak "yerden çıkan şeyler" ifadesinin; filizlenip büyüyen bitkileri, kaynayan pınarları, çıkarılan madenleri, yer altı canlılarını ve kıyamet günü diriltilerek topraktan çıkarılacak olan tüm ölüleri kapsayan genel ve mutlak bir çıkış, açığa çıkış eylemi olduğunu detaylandırır.

        Yenzilu (يَنزِلُ)

        İbn Fâris, n-z-l kökünün yukarıdan aşağıya doğru inmek, bir yere konaklamak ve yerleşmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "gökten inen şeyler" bağlamında bu fiilin, rahmetin kaynağı olan yağmuru ve bereketi, fiziksel göktaşlarını, melekleri, ilahi kaza ve kaderi, kitapları ve vahiyleri içerecek şekilde yüksek bir ontolojik veya fiziksel makamdan aşağı aleme doğru gerçekleşen tüm hareketleri nitelediğini ifade eder.

        Ya'rucu (يَعْرُجُ)

        İbn Fâris, a-r-c kökünün yukarı çıkmak, meyletmek, merdiven veya basamakla yükselmek anlamlarını taşıdığını, "mirac" kelimesinin de buradan türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yenzilu fiilinin zıddı olarak "göğe yükselen şeyler" bağlamında; yeryüzünden buharlaşan suları, meleklerin ve ruhların urucunu, kulların ettikleri duaları, yaptıkları salih amelleri ve Allah'a ulaşan her türlü manevi ve fiziksel yükselişi kapsayan geniş bir anlam dairesine sahip olduğunu detaylandırır.

        Ta'melûn (تَعْمَلُونَ)

        İbn Fâris, a-m-l kökünün bilinçli, kasıtlı ve belli bir amaca matuf olarak bir iş yapmak, mesai harcamak ve eylemde bulunmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, amelin sıradan ve istemsiz bir hareketten (fiil) farklı olduğunu; ayetin sonunda insanların niyet, akıl ve şuur barındıran eylemlerine dikkat çekildiğini vurgular.

        Basîr (بَصِيرٌ)

        İbn Fâris, b-s-r kökünün bir şeyi gözle görmek, idrak etmek, bir şeyin içyüzünü, gerçeğini ve sırrını anlamak manalarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın sadece fiziksel veya optik bir görme değil, kalp ve derin idrak ile hakikati kavrama anlamına da geldiğini; ilahi bir sıfat olarak kullanıldığında Allah'ın, kulların yaptıkları bilinçli eylemlerin (amellerin) zahiri şekillerini gördüğü gibi, o amellerin ardında yatan niyetleri ve kalplerin gizli hallerini de kusursuz bir şekilde, mutlak olarak gördüğünü ve bildiğini detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X