Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hadid Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hadid Sûresi, 3. Ayet

    هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Huve-l-evvelu vel-âḣiru ve-zzâhiru velbâtin(u)(s) ve huve bikulli şey-in ‘alîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "O, Evvel ve Âhir, Zâhir ve Bâtın’dır. O her şeyi bilir.”

      Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın Kelimelerinin Anlamı ve Bâtıniyye İddiaları

      O, Evvel ve Âhir, Zâhir ve Bâtın’dır. Bâtıniyye mensupları şöyle der: O Evvel’dir, yani ilk var edilendir; Âhir’dir, yani ikinci var edilendir anlamına gelir. O Zâhir’dir, yani konuşandır, ondan maksat da Resûlullah’tır (s.a.); O Bâtın’dır, yani tefsir edendir. Onlar şunu söylüyorlar: İlk var edilen ikinci var edilene destek olur ve onun yardımıyla ikinci varedilen bu âlemi ve insanları yaratır. Çünkü onlar ikinci varedilenin bu alemi ilk var edilenin yardımıyla idare ettiğini ve onun yardımıyla insanları yarattığını söylüyorlar. Zâhir olan, yani konuşan da şeriatleri uygulayandır. Bâtın olan da tefsir edendir, yani nâtık olanın (konuşanın), yani Resûlullah’ın (s.a.) uyguladığı şeriatleri açıklayandır. Onlar Allah Teâlâ'yı evvel, âhir, zahir ve bâtın olmakla nitelemiyorlar, bu türlü niteliklerle Allah’ı nitelemenin caiz olmadığını söylüyorlar, çünkü onlara göre evvel olmak âhir olmayı, zahir olmak da bâtın olmayı ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla bu dünyada bu vasıflardan her biri diğerini iptal etmektedir.

      Bizim cevabımız şudur: Sizin ilk ve ikinci yaratılan, nâtık olan ve bâtın olana dair söylediğiniz sözlerin, daha önce ilgili olan yerde söylediğimiz gibi hiçbirinin aslı ve anlamı yoktur. Bize göre O, Evvel ve Âhir, Zâhir ve Bâtın’dır mealindeki âyet, tevhidi ifade etmektedir: Yani Allah zatıyla evveldir, zatıyla âhirdir, zatıyla zahirdir ve zatıyla bâtındır. Allah Teâlâ bunu, kendisinin evvel olmasının başkasının evvel olması gibi kendisinin âhir olmasının başkasının âhir olması gibi anlaşılmaması için söylemektedir. Aynı şekilde O’nun zâhir olması başkasının zâhir olması gibi O’nun bâtın olması da başkasının bâtın olması gibi anlaşılmamalıdır. Çünkü duyusal âlemde evvel olanın âhiri, âhir olanın da evveli olmaz; aynı şekilde zâhir olanın bâtını, bâtın olanın da zâhiri yoktur. Çünkü bu vasıflardan her biri duyusal âlemde diğeriyle çelişir ve onu iptal eder. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bu nitelikleri ancak kendi zatına ait olarak belirtmiştir; bu da kendisinin evvel olmasının nesnelerin evveliyatı gibi, kendisinin âhir olmasının da nesnelerin âhir olmaları gibi anlaşılmasın diyedir. Zâhir ve bâtın oluşu da aynıdır. Nitekim Allah kendisinin “Azîm” ve “Latîf” olduğunu söylemektedir. Dünyada bu niteliklerden her biri diğeriyle çelişir ve onu iptal eder; azîm olan latif olmaz, latif olan da azîm olmaz. Bu da Allah’ın azametinin (yüceliğinin) diğerlerinin azameti gibi Onun latif olmasının da diğerlerinin latif olmaları gibi anlaşılmaması içindir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bu kelimelere bazıları şöyle bir mâna verdiler: O Evvel’dir, yani başlangıcı yoktur; Âhir’dir, yani sonu yoktur; Zâhir’dir, yani galiptir ve Kahhâr’dır, hiçbir şey O’nu mağlup edemez; Bâtın’dır, yani hiç kimse O’nu zihinlerde canlandıramaz. Bazıları da şöyle bir mâna verdi: O Evvel’dir, yani nesnelerden önce var olandır; Âhir’dir, yani nesnelerden sonra da var olacak olandır; Zâhir’dir, yani varlığı deliller ve alâmetlerle açıktır; Bâtın’dır, yani zihinler O’nu canlandıramaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Evvel (الْأَوَّلُ)

        İbn Fâris, e-v-l kökünün bir şeyin başlangıcı, öne geçme, dönüp varılacak asıl yer ve köken manalarına geldiğini; Allah'ın "Evvel" isminin, O'nun varlığının herhangi bir başlangıcı bulunmaması ve her şeyden önce mevcut olması durumunu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kurgusal, zamansal, mekansal veya rütbesel olarak önde olanı nitelediğini; ancak Allah için kullanıldığında zaman ve mekanın da bizzat yaratıcısı olarak her türlü beşeri tasavvurun ve yaratılmış varlığın mutlak öncesi (kadim) anlamına evrildiğini detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamında bu kelimenin, Allah'ın varoluş zincirinin mutlak ilk halkası ve tüm yaratılışın yegane başlangıç noktası (mabde') olduğuna işaret ettiğini tahlil eder.

        Âhir (الْآخِرُ)

        İbn Fâris, e-h-r kökünün bir şeyin gecikmesi, sona kalması, geride ve arkada olması anlamlarını taşıdığını; Allah'ın "Âhir" sıfatıyla nitelenmesinin, evrendeki her şey yok olduktan sonra baki kalacak yegane, mutlak varlık olması gerçeğine dayandığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, Evvel kelimesinin zıddı olarak "sonuncu" manasına gelen bu kelimenin, Allah'ın varlığının bir sonu olmaması (ebediyet) ve her şeyin nihayetinde sadece O'na dönüp varacağı yegane nihai merci (mead) olması anlamını taşıdığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Evvel ve Âhir sıfatlarının ayette bir arada, zıtlık içinde zikredilmesinin (merizm sanatı), parçaları anarak bütünü kastetme amacını taşıdığını; bu bağlamda kelimenin zamanın bütününü kuşatan mutlak bir zamansızlığı ve varlığın hem başı hem de sonu olan ilahi kuşatıcılığı ifade ettiğini vurgular.

        Zâhir (الظَّاهِرُ)

        İbn Fâris, z-h-r kökünün bir şeyin açığa çıkması, görünür hale gelmesi, üstte bulunması ve galip gelmesi anlamlarına geldiğini; Zâhir isminin, Allah'ın varlığının delilleriyle apaçık görünür olması ve yaratılmış her şeyin üstünde mutlak bir galibiyete, üstünlüğe sahip olması demek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın, ilahi varlığın izlerinin, yaratılıştaki muazzam ve kusursuz düzen aracılığıyla akıl ve idrak sahipleri için inkar edilemez en açık gerçeklik olması manasına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, evrendeki fiziksel ve biyolojik yasaların, kozmik ahengin, Allah'ın Zâhir isminin tecellileri olduğunu ve O'nun mevcudiyetini her an gözler önüne serdiğini analiz eder.

        Bâtın (الْبَاطِنُ)

        İbn Fâris, b-t-n kökünün bir şeyin içine girmek, gözden gizli kalmak ve bir şeyin iç yüzünü, sırrını bilmek manalarında olduğunu; Allah'ın Bâtın olmasının, O'nun zatının mahiyetinin beşeri duyularla doğrudan kavranamaması ve gizliliğini koruması anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, insan aklının, fiziksel duyularının ve hayal gücünün ilahi hakikati idrak etmekten ve kuşatmaktan tamamen aciz kalmasını bu kelimeyle temellendirir. Toshihiko Izutsu, Zâhir ve Bâtın ikiliğinin, Allah'ın kozmostaki varlık alanını nasıl ihata ettiğine dair derin bir ontolojik gerilimi yansıttığını; eserleriyle her an evrende tecelli ederken (immanent/Zâhir), zatıyla bu evrenden tamamen bağımsız, gizli, ulaşılamaz ve aşkın (transcendent/Bâtın) olduğunu gösteren Kur'ani bir tasavvur olduğunu tahlil eder.

        Şey' (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, ş-y-e kökünün mevcut olan, meşiet (dileme) konusu olabilen, tasavvur edilebilen veya kastedilebilen her türlü varlık ve olay anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Arap dilinde varlığı veya bir mevcudu ifade eden en genel terim olduğunu; ayette ilahi ilmin nesnesi olarak kullanıldığında, yaratılmış veya yaratılmamış, gizli veya açık, büyük veya küçük istisnasız tüm evrensel detayların ve varlık durumlarının bu mutlak bilgi alanına girdiğini gösterdiğini aktarır.

        Alîm (عَلِيمٌ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyin mahiyetini ve gerçekliğini idrak etmek, yakinen bilmek, iz veya alamet bırakmak anlamlarına geldiğini; Alîm sıfatının, ilmi her şeyi eksiksiz kuşatan, geçmiş veya gelecek hiçbir şey kendisinden gizli kalmayan mutlak varlığı nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bilginin en üst ve kesin derecesi olan Alîm isminin, ayetin önceki kısmındaki "Zâhir ve Bâtın" isimleriyle anlamsal bir uyum taşıdığını; bunun eşyanın hem dış yüzünü (zahiri) hem de en gizli iç yüzünü (batını) eşzamanlı ve kusursuz bir şekilde bilmeyi gerektirdiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu sıfatın Allah'ın bilgisinin, insanlarınki gibi sonradan kazanılmış (kesbî), tecrübeye veya sebeplere dayalı parçacı bir bilgi olmadığını; bizzat O'nun zatından kaynaklanan, zamanı ve mekanı aşan ezelî ve ebedî bir kuşatıcılık olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X