يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 76. Ayet
Daralt
X
-
Onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Bütün işler Allah’a döndürülür.
Onların önlerindekini de arkalarmdakini de bilir. Onlann önlerindekini meâlindeki beyanın, önden gönderdikleri ameller, arkalarında olan tabirinin de kendilerinden sonra geride ve arkada bıraktıkları anlamına gelmesi muhtemeldir. Ya da önlerinde olan meâlindeki beyan belirtilerek bununla kinâye yoluyla hayırlar da kastedilmiş olabilir. Buna göre bu beyanın anlamı şöyle olur: O, yaptıkları hayırları, arkalarında bıraktıkları kötülükleri ve kulak ardına attıkları şeyleri bilir. Ön ve arka kelimeleriyle bütün durumlarının kastedilmiş olması da mümkündür. Yani Allah onların bütün durumlarını ve yaptıkları her şeyi bilir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: Asılsız bir şeyin ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir. Bu son beyanda belirtilen husus asılsız bir şeyin ona asla yaklaşamayacağıdır. Çünkü Kur an açısından ön ve arka kavramı söz konusu değildir. Fakat kastedilen anlam belirttiğimiz gibidir. Netice olarak yukarıdaki beyan da aynen böyledir, kastedilen “ön” ve “arka” değildir. Fakat söylenmek istenen Allah Teâlâ’nın bilgisinin onları kuşattığıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Onların bilgisi ise O’nu kuşatamaz. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Onların bilgisi Allah Teâlâ’yı kuşatamaz. Fakat ancak yarattığı mevcûdâtm O nun varlığına işaret eden delillerin gösterdiği kadarıyla bilebilirler. Çünkü insanlar Rab’lerini ancak O nun yarattığı varlıkların kendisine işaret eden ve buna şahitlik yapan aklî bilgilerle bilirler. Bir şeyi bilgi ile kuşatmak, ancak onu tam olarak tanımanm yolu olan duyularla algılanırsa mümkün olur. Buna karşılık bir şeyi tanımanın yolu akıl yürüütme olursa onu bilgi ile kuşatmak mümkün olmaz. Bilgi ile kuşatmanın ikinci mânası O nun ilmini kuşatamazsmız demektir. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “O nun ilminden hiçbir şeyi -dilediği müstesna- kimse bilgisi içine sığdıramaz” , “Gaybı O bilir, gizlisini kimseye açmaz, ancak elçi olarak seçtiği başka”.
Bazıları bu âyeti şöyle açıklamışlardır: Onların önlerinde âhiretle ilgili hususları ve arkalarında olanı, yani dünya işlerini O bilir. Onların, yani meleklerin bilgisi ise O’nu kuşatamaz. Bu durumda Cenâb-ı Hak, melekler O nun kelâmından ancak kendilerine öğrettiğini bilirler, demiş olmaktadır. Eğer bilgi ile Allah Teâlayı kuşatma sırf melekler için söz konusu olursa O, arkalarında bıraktıkları kötülükleri ve kulak ardına attıkları şeyleri bilir diye tevil etmemiz ihtimal dâhilinde olmaz. Çünkü melekler Allah’a itaat etmektedirler ve O’na bir an bile isyan etmezler. Âyet-i kerîme burada beUrttiklerimizin dışında başka tevillere de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ya'lemu (يَعْلَمُ)
Kelimenin kökü, Arapça "a-l-m" (علم) harflerine dayanmaktadır ve muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi diğerlerinden ayıran alamet, kesin iz ve bir gerçeği mutlak surette idrak etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının eşyanın hakikatini ve içyüzünü hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kavramak olduğunu açıklar. Tahmine dayalı zan ve bilgisizliğin (cehl) mutlak zıddıdır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde ilahi bilginin işlevine odaklanır. Izutsu'ya göre bu fiil, Allah'ın evrenle kurduğu ilişkinin salt fiziksel bir yaratmadan ibaret olmadığını; yaratılan her şeyin her an mutlak bir zihinsel/epistemolojik kuşatma altında olduğunu gösterir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin muzari formunda kullanılmasının teolojik boyutuna dikkat çeker. Öztürk'e göre Allah'ın bilmesi (ya'lemu), sadece geçmişte olup bitmiş olayların durağan bir kaydını tutmak değil; şu anı, eylemleri ve varlığın tüm niyetlerini anbean, kesintisiz bir şekilde denetleyen (murakabe) aktif ve sarsılmaz bir ilahi gözetimdir.
Eydîhim (أَيْدِيهِمْ)
Etimolojik olarak Arapça "y-d-y" (يدي) kökünden türeyen "yed" (el) kelimesinin çoğuluna, üçüncü çoğul şahıs iyelik zamiri (him/onların) eklenmiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "insanın fiziksel uzvu olan el, güç, kudret, nimet ve insanın ön/ileri tarafı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, elin insanın iş yapma, eylem üretme ve savunma aracı olmasından dolayı Kur'an'da genellikle eylemi, gücü ve yakın geleceği temsil eden bir mecaz olarak kullanıldığını açıklar. "Maa beyne eydîhim" (ellerinin arasındakiler / önlerindekiler) tamlaması, kişinin doğrudan karşı karşıya kaldığı, idrak edebildiği, müdahil olabildiği açık eylem alanını ve geleceğini ifade eder. Angelika Neuwirth, bu mekansal ve bedensel (somatik) metaforun Kur'an retoriğindeki estetiğine dikkat çeker. Neuwirth'e göre Kur'an, soyut bir zaman (gelecek) veya mekan kavramını anlatmak yerine; zamanı bizzat insanın vücut anatomisi (ellerinin arası) üzerinden haritalandırarak, zamanın ve kaderin insana ne kadar yapışık ve somut olduğunu gösteren muazzam bir edebi kurgu inşa eder.
Halfehüm (خَلْفَهُمْ)
Kelimenin kökeni, Arapça "h-l-f" (خلف) harflerine dayanmaktadır ve sonuna iyelik zamiri bitişmiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin ardı sıra gelmek, arkasında kalmak, yerine geçmek ve ön tarafın (kuddâm) mutlak zıddı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "half" kavramının hem fiziksel olarak insanın sırtının dönük olduğu arka kısmı hem de zamansal olarak geride bıraktığı geçmişi (veya arkasında bırakacağı nesli) kapsadığını aktarır. Gabriel Said Reynolds, "Önlerindekini ve arkalarındakini bilir" (ya'lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehüm) tamlamasının Geç Antik Çağ edebiyatındaki ve Ortadoğu monoteizmindeki karşılıklarına odaklanır. Reynolds'a göre bu zıtlık (merizm), teolojik bir tamlık/bütünlük ifadesidir. İnsanın her zaman bir kör noktası vardır; sadece önüne bakabilir, arkasını bilemez. Ancak Allah'ın ilmi, varlığı hem mekansal (ön-arka) hem de zamansal (gelecek-geçmiş) olarak iki uçtan birden kuşatarak hiçbir teolojik kör noktaya mahal bırakmaz. Dücane Cündioğlu, bu kelimelerin felsefi diyalektiğini incelerken; insanın "ellerinin arası" (gelecek endişesi) ile "arkası" (geçmişin yükü) arasına hapsolmuş, sınırları olan trajik bir varlık olduğunu, Allah'ın mutlak ilminin ise bu beşeri sıkışmışlığı evrensel bir düzlemde tamamen kuşattığını belirtir.
Turceu (تُرْجَعُ)
Bu fiil, Arapça "r-c-a" (رجع) kökünden türeyen, edilgen (meçhul) ve muzari (şimdiki/geniş zaman) bir eylemdir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "başlangıç noktasına geri dönmek, bir şeyi iade etmek, tekrar ve cevabı geri çevirmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rücû" kavramının bir hedeften sapıp asıl kaynağa yönelmek olduğunu; yaratılan her şeyin eninde sonunda varoluşsal kaynağına (Allah'a) geri döneceğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayette etken (dönerler) değil, edilgen formda (turceu / döndürülürler) kullanılmasının fıkhî ve ontolojik zorunluluğuna dikkat çeker. Aydar'a göre evrendeki varlıklar veya olaylar kendi serbest iradeleriyle, bağımsız bir kararla Allah'a dönmezler; onlar varoluşsal bir yasa gereği, isteseler de istemeseler de ilahi mahkemeye "sürüklenerek/döndürülerek" iade edilirler. Bu edilgen yapı, kainatın kendi akıbeti üzerindeki mutlak acizliğinin dilbilimsel ilanıdır.
el-Umûr (الْأُمُورُ)
Etimolojik olarak Arapça "e-m-r" (أمر) kökünden türeyen "emr" (iş/durum) kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi talep etmek, buyurmak, iş, durum, hadise ve varlığın genel hali" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "umûr" kavramının yeryüzündeki ve gökyüzündeki bütün eylemleri, olayları, niyetleri ve kozmik süreçleri kapsayan son derece geniş bir teolojik terim olduğunu açıklar. Patricia Crone, varlık ve siyaset felsefesinde bu kelimenin taşıdığı o devasa otorite yüklü anlama odaklanır. Crone'a göre "Bütün işler/durumlar Allah'a döndürülür" (ilallâhi turceul umûr) kapanışı, müşriklerin sahte tanrılarına (putlara) biçtikleri tüm o sözde karar alma ve kainatı yönetme yetkilerini anında iptal eden mutlak bir egemenlik ilanıdır. Yeryüzünde kralların, asabiyetin veya putların verdiği geçici hükümlerin hiçbir nihai geçerliliği yoktur; varlığın tüm dosyaları (umûr), tek ve mutlak temyiz makamı olan ilahi otoriteye iade edilecektir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin bu kapanış cümlesindeki (fasılasındaki) harf-i tarifin (el-umûr) ifade ettiği "istiğrak" (bütünlük/kapsayıcılık) sanatına değinir. İstisnasız her zerre, her siyasi karar, her tarihi olay ve her ahlaki eylem bu kelimenin içine hapsedilmiş ve Allah'ın mutlak ontolojik mülkiyetine mühürlenmiştir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla