Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 75. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 75. Ayet

    اَللّٰهُ يَصْطَف۪ي مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً وَمِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    (A)llâhu yastafî mine-lmelâ-iketi rusulen vemine-nnâs(i)(c) inna(A)llâhe semî’un basîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah her şeyi işitmektedir, görmektedir.

      Allah meleklerden de elçiler seçer. Bu cümlenin Allah meleklerden yine meleklere onları imtihan ettiği bazı ibadet ve taatlar konusunda elçiler seçer şeklinde bir mânaya gelmesi muhtemeldir. (Buna göre) Allah meleklerden bir elçiyi -tıpkı insanların arasından peygamberleri onları imtihan ettiği hususlarda kendilerine gönderdiği gibi- yine meleklere bu hususları tebliğ etmek için gönderir. Bir diğer ihtimal de şudur: Allah insanlardan olan peygamberlere göndermek için meleklerden elçiler seçer. İnsanlardan da. Yani Allah, insanlardan, insanlara göndermek üzere peygamberler seçti. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Allah elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir”. En doğrusunu Allah bilir.

      Şüphesiz Allah her şeyi işitmektedir, görmektedir. Bu beyan, Allah peygamberliğini yapması için uygun olanı ve olmayanı görmektedir mânasında olabilir. Allah, peygamberlik için seçtiğini ve seçmediğini görmektedir şeklinde de olabilir. Allah her şeyi işitmektedir meâlindeki cümle de peygamberin peygamber olarak gönderildiği kimselerden yaptığı davete olumlu cevap verme, onu kabul etme, reddetme ve yalancılıkla itham etme tavırlarını işitmektedir mânasında da olabilir. Allah (o peygamberin karşılaşacağı) reddi, yalanlamayı bile bile onu gönderir. Bu âyet, Allah Teâlanın, peygamberleri kendilerinde bu göreve lâyık oldukları bir özellik bulunduğu için değil, fakat kendinden bir lütuf ve nimet olarak seçtiğine dair delildir. Çünkü yüce AUah elçiler seçer buyurmuştur. Bu ifade, Mûtezile’nin görüşleriyle çelişmektedir. Çünkü onlar, Allah peygamberhğe, sadece bunu hak edenleri seçer demektedirler.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yastafî (يَصْطَفِي)

        Kelimenin kökü, Arapça "s-f-v" (صفو) harflerine dayanmaktadır ve ifti'al babından türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman) bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "saflık, berraklık, bulanıklığın ve kirin (keder) mutlak zıddı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ıstıfâ" kavramının, bir şeyin içindeki tortuları, fazlalıkları ve kusurları arındırarak onun en saf, en temiz ve en öz (hâlis) kısmını "seçip çıkarmak" olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teolojik bağlamına dikkat çekerek, Allah'ın elçilerini seçmesinin (ıstıfâ) rastgele bir görevlendirme olmadığını; bu seçimin, o varlıkların (melek veya insan) fıtri donanımlarının, ahlaki saflıklarının ve ilahi mesajı taşıma kapasitelerinin mutlak bir "elenme ve süzülme" işleminden geçirildiğini gösterdiğini aktarır. Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi diyalektiğe odaklanır. Cündioğlu'na göre "ıstıfâ" (saflaştırarak seçme) eylemi, ontolojik bir ayrıştırmayı zorunlu kılar; saf olanın (elçinin) seçilebilmesi için, saf olmayan beşeri veya dünyevi ağırlıkların geride bırakılması gerekir. Bu fiil, peygamberliğin veya meleki görevin kazanılan bir hak değil, ilahi iradeyle gerçekleştirilen mutlak bir "ontolojik arındırma" eylemi olduğunu mühürler.

        el-Melâiketi (الْمَلَائِكَةِ)

        Etimolojik kökeni dilbilimciler arasında tartışmalı olmakla birlikte genel kabul, kelimenin "l-e-k" (لأك) kökünden geldiği yönündedir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir mesaj göndermek, haber iletmek ve elçilik yapmak" (elûke) olduğunu belirtir. Tekili olan "melek", kelime anlamı itibariyle "mesaj taşıyan" demektir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki evrimini inceleyerek; bu terimin köken itibariyle Habeşçedeki (Ethiopic) "mal'ak" ve Aramice/Süryanicedeki "mal'akhâ" kelimelerinden Arapçaya geçtiğini, Geç Antik Çağ monoteizminde "ilahi elçi" anlamında kullanılan evrensel ve kadim bir teolojik unvan olduğunu kanıtlar. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu kelimeyle Ortadoğu'nun melek (veya yarı tanrı) tasavvurunda yaptığı devrime dikkat çeker. Neuwirth'e göre Kur'an, melekleri mitolojik birer tanrı ortağı olmaktan çıkarıp, onları sadece ilahi sarayın (yüce makamın) emirlerini harfiyen yerine getiren, kendi başlarına iradeleri olmayan "görevliler/elçiler" statüsüne indirger. Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemindeki melek algısı ile Kur'an'ın yaklaşımını karşılaştırır. Izutsu'ya göre pagan Araplar melekleri "Allah'ın kızları" olarak yüceltip onlara ontolojik bir kutsallık atfederken; Kur'an, onların sadece ilahi bir "seçime" (ıstıfâ) tabi tutulmuş hizmetkarlar olduğunu belirterek şirkin damarlarını bu kelimenin saf etimolojik anlamıyla (mesaj taşıyıcı) keser.

        Rusülen (رُسُلًا)

        Kelimenin kökü, Arapça "r-s-l" (رسل) harflerine dayanmaktadır ve "resul" (elçi) kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yumuşaklık, serbest bırakmak, birbiri ardına kesintisiz bir şekilde akıp gitmek ve kolaylık" olduğunu belirtir. Suyun veya bir sürünün yavaşça ve peş peşe ilerlemesine bu kökten dolayı isim verilir. Râgıb el-İsfahânî, "irsal" eyleminin birini belirli bir mesaj veya görevle yönlendirmek olduğunu açıklar. Gabriel Said Reynolds, ayetin kurgusal yapısındaki teolojik paralelliğe odaklanır. Reynolds'a göre, Kur'an'ın "resul" (elçi) unvanını hem melekler hem de insanlar için ortak bir statü olarak kullanması muazzam bir eşitliktir. Göksel olanla (melek) yeryüzüne ait olan (insan), ilahi mesajın yeryüzüne "kesintisiz bir şekilde akmasını" (r-s-l) sağlayan ortak bir iletişim ağının parçaları olarak aynı ontolojik misyonda (rusülen) birleşirler.

        en-Nâsi (النَّاسِ)

        Etimolojik olarak Arapça "e-n-s" (أنس) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "vahşiliğin, ıssızlığın ve yalnızlığın zıddı olarak; cana yakınlık, bir arada yaşama, sosyalleşme ve ünsiyet" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanlığa fıtratları gereği birbirlerine muhtaç olmaları, tek başlarına varlıklarını sürdüremeyip toplumsal bir dayanışmaya (ünsiyete) ihtiyaç duymalarından dolayı "nâs" denildiğini açıklar. Patricia Crone, Kur'an'ın sosyopolitik söyleminde "en-nâs" kelimesinin oynadığı devrimci role dikkat çeker. Crone'a göre, bedevi toplumunun zihniyeti tamamen kan bağına dayalı, dışlayıcı ve dar "kavim/kabile" (kavm) sınırlarına hapsolmuşken; Kur'an, elçilerin (peygamberlerin) spesifik bir kabileden değil, doğrudan evrensel bir kolektif olan "insanlığın bütünü" (en-nâs) içinden seçildiğini belirterek mesajın etnik sınırları aştığını ve evrenselleştiğini dilbilimsel olarak ilan eder.

        Semî'un (سَمِيعٌ)

        Kelimenin kökeni, Arapça "s-m-a" (سمع) harflerine dayanmaktadır ve mübalağa bildiren sıfat (sıfat-ı müşebbehe) formundadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir sesi algılamak, kulağa gelen frekansı idrak etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Semî'" sıfatının Allah'a nispet edildiğinde, fiziksel bir organa veya titreşime ihtiyaç duymaksızın evrendeki tüm sesleri, gizli yakarışları ve fısıltıları eşzamanlı olarak algılayan mutlak bir işitme/kavrama gücü olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ilahi sıfatın ayetteki bağlamsal işlevine değinir. Aydar'a göre Allah'ın elçiler seçmesi (ıstıfâ), yeryüzündeki kulların hidayete olan ihtiyaçlarını, onların iç dünyalarındaki sessiz çaresizliklerini mutlak bir şekilde "işitmesinin" (Semî') doğrudan bir sonucudur. İletişim ağı (risalet), bu kusursuz işitme yetisi üzerine inşa edilir.

        Basîrun (بَصِيرٌ)

        Bu kelimenin kökü, "b-s-r" (بصر) harflerine dayanmaktadır ve mübalağalı ism-i faildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "gözle görmek, bir şeyi açıkça fark etmek, örtüleri kaldırıp gerçeğe nüfuz etmek ve kesin bilgi sahibi olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Basîr" sıfatının sıradan bir dış yüzey (optik) görmesi olmadığını, eşyanın en derin mahiyetini, varlığın içyüzünü ve niyetleri tüm çıplaklığıyla kavrayan mutlak bir ilahi içgörü (basiret) olduğunu aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "Semî'un Basîr" (Hakkıyla İşiten ve Gören) ikilemesiyle bitirilmesinin epistemolojik ve felsefi ağırlığına odaklanır. Kılıç'a göre, ayetin başındaki o ağır "seçme/arındırma" (yastafî) eylemi kör bir lütuf veya tesadüfi bir atama değildir. Allah, insanlık ve melekler içinden elçilerini seçerken, onların ruhsal kapasitelerini, taşıyacakları yükü ve fıtratlarını o mutlak "görme" (Basîr) gücüyle milimetrik olarak tartar. Seçim (ıstıfâ), bu eksiksiz ve mutlak gözetimin (basiret) kusursuz sonucudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X