مَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 74. Ayet
Daralt
X
-
Onlar Allah’ı gereği gibi tanımadılar. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, mutlak galiptir.
Onlar Allah’ı gereği gibi tanımadılar. Bu beyanın ne anlama geldiğine dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları âyeti şöyle açıklamışlardır: Onlar Allah’ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü ortağı, oğlu, eşi olduğunu ileri sürmüşler ve hakkında zatına yakışmayan sözler söylemişlerdir. Çünkü onlar, Allahı gereği gibi tanımış olsalardı O’na nispet ettiklerini nispet etmezler ve niteledikleri niteliklerle O’nu nitelemezlerdi. Ve O’nun bütün bunlardan uzak ve yüce olduğunu bilirlerdi. Fakat Allah’ı gereği gibi tanımadıkları için yaratıklarından birine benzettiler. Zira başkasına kulluk edip, başkasına şükrettiler. Çünkü Allah’ı gereği gibi yüceltselerdi kendilerine ulaşan nimetlerin taptıkları putlardan değil, Allah’tan geldiğini de bile bile kulluklarını ve şükürlerini kendilerine nimet verenden başkasına yöneltmezler ve başkasını kendisine ortak koşmazlardı. Hatalardan korunma ve doğruyu yakalama ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.
Şüphesiz Allah çok güçlüdür, mutlak galiptir. Âyetin, şüphesiz Allah dostlarına yardım edecek ve akıbeti onların lehine çevirecek kadar güçlüdür. Mutlak galiptir, yani düşmanlarından intikam alandır mânasında olması muhtemeldir. Ya da Allah çok güçlüdür, çünkü bütün güçlü olanlar O’nun kuvveti karşısında zayıftır. Mutlak galiptir, yani bütün galip olanlar, O’nun galibiyeti karşısında zelildir. Veya çok güçlüdür. Kuvvetli olan O’nun sayesinde güçlüdür ve bunu O’ndan alır. Mutlak galiptir çünkü galip olan, O’nun sayesinde galiptir ve bunu O’ndan alır anlamlarına gelmesi de ihtimal dâhilindedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kaderû (قَدَرُوا) / Kadrihî (قَدْرِهِ)
Kelimenin kökü, Arapça "k-d-r" (قدر) harflerine dayanmaktadır. İlk kelime mazi (geçmiş zaman) fiil, ikincisi ise masdar/isim formundadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin miktarını, ölçüsünü, sınırını ve nihai değerini tam olarak belirlemek, ölçüp tartmak ve gücü yetmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kadr" kavramının bir varlığın gerçek mahiyetini ve kıymetini bilmek olduğunu; ayetteki "Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler" (mâ kaderûllâhe) ifadesinin, müşriklerin ilahi azameti, kudreti ve yaratıcı ile yaratılan arasındaki o devasa ontolojik farkı zihinsel olarak "ölçemediklerini", kavrayamadıklarını gösterdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç semantiğinde bu fiilin epistemolojik (bilgisel) bir çöküşü ifade ettiğini vurgular. Izutsu'ya göre müşrikler, Allah'ın varlığını inkar etmiyorlardı; ancak O'nun evrendeki mutlak gücünü, sıradan putlarla ve aciz nesnelerle eş tutarak ilahi kudretin "ölçüsünü" (kadrini) kabilevi ve sığ bir zihniyete indirgiyorlardı. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bir önceki ayetle (sinek meseliyle) olan kusursuz nedenselliğine dikkat çeker. Öztürk'e göre, evrenin yaratıcısını, üzerinden bir zerre balı bile geri alamayan (sineğe mağlup olan) cansız heykellerle aynı kategoriye koyan bir zihin; mantıksal, teolojik ve ahlaki olarak Allah'ı "takdir etme/ölçme" (kaderû) yeteneğini tamamen yitirmiş, şirkin körlüğünde boğulmuş bir zihindir.
Hakka (حَقَّ)
Etimolojik olarak Arapça "h-k-k" (حقق) kökünden türeyen bir masdardır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin sabit olması, yerleşmesi, kesinleşmesi, şüphenin tamamen ortadan kalkması ve zorunluluk" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramının, bir eylemin veya düşüncenin eşyanın gerçek mahiyetiyle ve mutlak doğruyla birebir örtüşmesi durumu olduğunu aktarır. Dücane Cündioğlu, "hakka kadrihî" (O'nun şanına layık/hak olan ölçüyle) tamlamasının felsefi derinliğine odaklanır. Cündioğlu'na göre burada "hak", sadece yalanın zıddı olan bir doğruluk (truth) değil, varoluşsal bir gerekliliktir. Allah'ı hakkıyla takdir etmek, O'nu hiyerarşik olarak varlığın mutlak ve yegane merkezine oturtmaktır. Müşrikler, sahte tanrıları araya sokarak bu ontolojik "hakkı" gasbetmiş, varlığın ilahi düzenini ve adaletini bozmuşlardır. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'daki teolojik tartışmaları incelerken, Kur'an'ın bu kelimeyi putperestlerin "batıl" (temelsiz, efsanevi) ölçümlerine karşı, sarsılmaz, nesnel ve mutlak gerçeği (the absolute reality) inşa eden felsefi bir çapa olarak kullandığını belirtir.
Kaviyyün (قَوِيٌّ)
Kelimenin kökeni, Arapça "k-v-y" (قوي) harflerine dayanmaktadır ve kalıcı bir nitelik bildiren sıfat (sıfat-ı müşebbehe) formundadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "sağlamlık, direnç, şiddet ve zayıflığın/acizliğin (da'f) mutlak zıddı" olduğunu belirtir. İplerin sıkıca örülüp kopmaz hale gelmesine de etimolojik olarak bu kökten işaret edilir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, "Kaviyy" sıfatının Allah'a nispet edildiğinde; O'nun zatî kudretinin tükenmezliğini, hiçbir eyleminde yorgunluk, zorlanma veya dışsal bir desteğe ihtiyaç duymama halini, fiziksel ve metafiziksel mutlak gücü ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kurgusundaki edebi ve teolojik zıtlığa (diyalektiğe) dikkat çeker. Aydar'a göre bir önceki ayette putlar ve onlara tapanlar için "zayıf kaldı/aciz düştü" (daufe) fiili kullanılmışken, hemen ardındaki bu ayette Allah'ın kendisini "Kaviyy" (Mutlak Güçlü) olarak nitelemesi, şirkin acizliği ile tevhidin kudreti arasındaki o devasa uçurumu dilbilimsel olarak kusursuz bir şekilde haritalandırır.
Azîzün (عَزِيزٌ)
Bu kelimenin kökü, Arapça "a-z-z" (عزز) harflerine dayanmaktadır ve mübalağa bildiren ism-i fail/sıfat formundadır. İbn Fâris, bu kökün asıl ve en somut anlamının "katı, sert, aşılması imkansız olan, eşine az rastlanan, mağlup edilemeyen ve daima üstün gelen" olduğunu belirtir. Suyu çekilmiş, kazılması imkansız sert toprağa etimolojik olarak bu kökten dolayı "azâz" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "izzet" kavramının, bir kimsenin kendisine yönelen her türlü saldırıyı, zilleti ve mağlubiyeti engelleyecek kadar ulaşılmaz, sağlam ve yenilmez bir güce sahip olması durumu olduğunu açıklar. "Azîz" olan, asla zelil edilemeyen ve her daim boyun eğdirendir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin "Şüphesiz Allah Kaviyy'dir, Azîz'dir" (innallâhe lekaviyyun azîz) şeklindeki isim cümlesiyle ve pekiştirme edatlarıyla (inne/le) bitirilmesinin retorik ihtişamına odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, sinek karşısında bile çaresiz kalan o zavallı putların (zilletin) tasvirinden sonra; Allah'ın hem içsel/zatî gücünü temsil eden "Kaviyy" sıfatı hem de dışarıdan gelebilecek hiçbir tehdide boyun eğmeyen mutlak yenilmezliğini temsil eden "Azîz" sıfatı yan yana getirilerek, paganların zihnindeki o sahte ve kof tanrı algısı ontolojik olarak tamamen parçalanır ve ilahi otorite erişilmez zirvesine yerleştirilir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla