Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 73. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 73. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَاباً وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُۜ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْـٔاً لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُۜ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-nnâsu duribe meśelun festemi’û leh(u)(c) inne-lleżîne ted’ûne min dûni(A)llâhi len yaḣlukû żubâben velevi-cteme’û leh(u)(s) ve-in yeslubuhumu-żżubâbu şey-en lâ yestenkiżûhu minh(u)(c) da’ufe-ttâlibu velmatlûb(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey insanlar! Size bir misal verilmekte; dinleyin onu: Allah’tan başka kendilerine yalvarıp yakardıklarınız var ya, hepsi bunun için bir araya gelseler bile bir sinek yaratamazlar! Hatta sinek onlardan bir şey kapsa, onu dahi ondan kurtaramazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!

      Ey insanlar! Size bir misal verilmekte; dinleyin onu. Darbımeselin ne anlama geldiğini ve ona olan ihtiyacı daha önce açıklamıştık Şöyle denilebilir: İnsan aklı, gerçeğe giden önündeki yolu kapatan ve hakkı kavramasına engel olan perdelere itiraz edebilir Bu durumda Allah Teâlâ da söz konusu perdeler ve engeller ortadan kalksın da akıllar hakka giden yolu kavrasın diye misal verir. Yoksa akılların, kavramak için yaratılmış olduğu bir meseleyi kavramaması mümkün değildir. Fakat hakkı ve ona giden yolu akılların kavramasına sözünü ettiğimiz perdeler ve engeller mani olur. Ve söz konusu engel de belirttiğimiz örneklerle açıklığa kavuşur.

      Öte yandan âyette verüen örneğin iki yönü vardır Birincisi; Allah Teâlâ en zayıf bir yaratığı bile yaratmaktan aciz olan bir nesneye tapmakla -en zayıf yaratığın yaratılması, hepsi bunun için bir araya gelseler bile bir sinek yaratamazlar! meâlindeki beyanla ifade edilmektedir- ve kendilerini ve bütün mahlûkatı yaratan yaratıcıya ibadeti terketmekle aklî seviyelerinin düşüklüğünü haber veriyor. İkincisi: yüce AUah onların putlara tapmakla umdukları ve arzu ettikleri şeylerden umutlarını kesiyor. Çünkü hatta sinek onlardan bir şey kapsa, onu dahi ondan kurtaramazlar ifadesini kullanıyor Onlar putlardan umarken ve arzu ederken kendisinden her hayrın umulduğu ve istendiği varlık olan Allah’a ise ibadeti terkediyorlar En doğrusunu Allah bilir.

      Size bir misal verilmekte; dinleyin onu. Bazıları dinleyin onu emrine, ona olumlu cevap verin mânası verirken, bazıları da şu anlamı vermiştir: Hak üzerinde düşünen, tefekkür eden ve ortaya çıktığı zaman kabul eden kimsenin dinlediği gibi dinleyin, yoksa hakka dönüp bakmayan ve kabul etmeyen kimsenin dinlemesi gibi değil. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah’tan başka kendilerine yalvarıp yakardıklarınız var ya! Bazıları âyette geçen “ted'ûne” (تَدْعُونَ) fiiline Allah’tan başka taptığınız mânası vermişler ve şöyle demişlerdir; “Ted'ûne” fiili çağırma mânasmdadır ve Allah’ı bir yana bırakıp onlara ilâh ismini veriyorsunuz demektir. Onlarda bu iki tavır birlikte mevcuttu. Yani Allah’ı bir yana bırakıp putlara tapmak ve Allah’ı bir yana bırakıp onlara ilâhlar demek.

      Hepsi bunun için bir araya gelseler bile bir sinek yaratamazlar! Bu belirttiğimiz gibi bir beyanda iki yöne vurgu yapılmaktadır: Allah’ın en zayıf yaratığını yaratmaktan aciz olan bir nesneye tapmakla akılsızlıklarının ortaya konulması. Taptıkları nesnelerin umdukları faydayı sağlamaktan, başlarına gelen zararı defetmekten ve hatta sineğin kendilerinden kaptığı kanı bile geri almaktan aciz kalmaları.

      İsteyen de aciz, kendinden istenen de! Bazıları isteyenin put, kendinden istenenin ise sinek olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu tevile göre âyetin metninde “eğer” anlamında gizli bir “lev” (لَوْ) kelimesi olduğu kabul edilir. Buna göre mâna şöyle olur: Put isteyen olsa aciz kalır. Bazıları da isteyenin sinek, kendinden istenenin de put olduğunu söylemişlerdir.

      Eğer denilirse ki: Allah Teâlâ, onların yaptığı yorumlara göre hem sineği ve hem de putu acizlikle niteliyor. Put, O’nun nitelediği gibi aciz ve zayıftır. Ama sinek zayıf değildir. Çünkü ister isteyen olsun, isterse kendinden istenen olsun puta galip gelmektedir. Her iki halde de galip gelen o olduğuna göre yüce Allah onu nasıl olur da zayıf olmakla niteler? Buna şöyle cevap verilir: Fakat bu tevili yapan, İsteyen de aciz, kendinden istenen de! meâlindeki cümleyi tapan ve kendisine tapılan anlamında yorumlamaktadır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Kul ona tapmasından umduğuna ve arzu ettiğine erişmekte acizdir. Kendisine tapılan da kendisinden umulan ve arzu edileni vermekten acizdir. Bu tevil, sanki daha uygun ve birinciye nazaran doğruya daha yakındır. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Duribe (ضُرِبَ)

        Kelimenin kökü, Arapça "d-r-b" (ضرب) harflerine dayanmaktadır ve edilgen (meçhul) mazi fiildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeye şiddetle vurmak, çarpmak, birbirine katmak, çadır kurmak ve damga vurmak" olduğunu belirtir. Madeni paranın üzerine bir şeklin kazınmasına (darphane) veya sağlam bir misalin ortaya konmasına bu kökten dolayı isim verilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "darb" eyleminin nesneleri birbirine çarpmak olduğu gibi, soyut anlamda bir gerçeği zihinlere iyice yerleştirmek ve iz bırakmak için çarpıcı bir örnek (mesel) getirmek olduğunu açıklar. Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetteki "duribe meselün" (bir mesel darp edildi/vuruldu) kullanımının estetik ve felsefi ağırlığına dikkat çeker. Cündioğlu'na göre, Kur'an sıradan bir örnek "vermez"; o, hakikati muhatabının zihnine tıpkı kızgın bir demire damga "vurur" (darp) gibi nakşeder. Bu edilgen fiil, verilen örneğin kalıcılığını, sarsıcılığını ve silinemezliğini (circulated/minted truth) dilbilimsel olarak mühürler.

        Meselün (مَثَلٌ)

        Etimolojik olarak Arapça "m-s-l" (مثل) kökünden türeyen bir isimdir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin diğerine denk olması, benzemesi, eşdeğerlik, sıfat ve çarpıcı örnek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mesel" kavramının sıradan bir benzerlik (şibh) olmadığını; görünmeyen, soyut veya idrak edilmesi zor bir hakikati, herkesin bildiği çok somut ve tanıdık bir nesne üzerinden açıklayan, dilden dile dolaşan meşhur ve güçlü benzetmeler olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın "mesel" formunu kullanmasındaki polemik stratejisine odaklanır. Öztürk'e göre Kur'an, müşriklerin devasa kibrini ve sahte tanrı kurgularını soyut felsefi tartışmalarla değil; sinek, örümcek veya köpek gibi son derece sıradan, küçültücü ve gündelik "meseller" üzerinden paramparça ederek onların inanç sistemlerini ontolojik bir alaya ve çöküşe maruz bırakır.

        Festemiû (فَاسْتَمِعُوا)

        Bu fiil, Arapça "s-m-a" (سمع) kökünden istif'al babında türeyen bir emir kipine, başında bağlaç olan "fe" harfinin eklenmesiyle oluşmuştur. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir sesi algılamak, kulağa gelen frekansı idrak etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sıradan bir duyma eylemi olan "sema'" ile "istima'" arasındaki o derin farkı açıklar: İstima', kişinin sadece pasif bir şekilde ses dalgalarına maruz kalması değil; bütün zihnini, dikkatini ve iradesini o sese odaklayarak (kulak kesilerek) anlamı kavramaya çalışmasıdır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin başındaki bu emrin (festemiû / o halde dinleyin) psikolojik işlevine değinir. Kılıç'a göre bu kelime, müşriklerin inatçı, laubali ve alaycı tavrını bıçak gibi kesen bir ihtardır. Allah, anlatacağı sinek örneğinin sıradan bir hikaye olmadığını, varoluşun merkezini sarsacak bir hakikat barındırdığını belirterek muhatabından mutlak bir bilişsel uyanıklık ve "aktif dinleme" (istima) talep eder.

        Yahlukû (يَخْلُقُوا)

        Kelimenin kökeni, Arapça "h-l-k" (خلق) harflerine dayanmaktadır ve muzari (şimdiki/geniş zaman) fiilin nasb (sonu düşmüş) formudur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi pürüzsüz ve düzgün yapmak, belirli bir ölçüye ve tasarıma göre biçimlendirmek, takdir etmek ve yoktan var etmek" olduğunu belirtir. Deriyi dikmeden önce ölçüp biçmeye de etimolojik olarak bu kökten isim verilir. Râgıb el-İsfahânî, "halk" (yaratma) eyleminin sadece fiziki bir imalat olmadığını, eşyaya daha önce hiç var olmayan (yokluktan/mâdum) yepyeni bir ontolojik form ve canlılık kazandırmak olduğunu açıklar. Patricia Crone, Geç Antik Çağ'daki tanrı tasavvurlarını incelerken kelimenin ayetteki yıkıcı gücüne odaklanır. Crone'a göre ayet, putların "yaratamayacaklarını" (len yahlukû) mutlak bir olumsuzluk edatıyla (len) ilan ederken, yaratıcılık (halk) vasfını tamamen ve sadece Allah'a tahsis eder. Müşriklerin tanrıları bir şeyleri tasarlayamaz veya dönüştüremez; çünkü yaratma eylemi biyolojik veya mitolojik değil, tamamen ontolojik bir ilahi tekeldir.

        Zübâben (ذُبَابًا)

        Etimolojik olarak Arapça "z-b-b" (ذبب) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "kovmak, uzaklaştırmak, savunmak, durmaksızın gidip gelmek ve huzursuzluk" olduğunu belirtir. Sineğe (zübâb) bu ismin verilmesi, insanın onu sürekli eliyle kovmasına rağmen, onun arsızca, durmaksızın ve hızlı hareketlerle geri dönmesinden (huzursuz edici döngüsünden) dolayıdır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin Kur'an'daki kullanımının taşıdığı sarsıcı edebi şoka (estetik provokasyona) dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, müşrikler kendi tanrılarını devasa kayalardan, altından veya heybetli formlardan inşa ederken; Kur'an, o sahte heybeti yerle bir etmek için mitolojik ejderhaları veya aslanları değil, evrenin en zayıf, en mide bulandırıcı, en sıradan ve kovuldukça geri gelen o küçük böceğini (sinek/zübâb) seçer. Sahte tanrılar, bu küçücük böceğin biyolojik kurgusu karşısında bile mutlak bir hiçliğe hapsedilir. Angelika Neuwirth, bu sinek metaforunun Kur'an'ın "anti-mitolojik" dilinin zirvesi olduğunu, kutsal kabul edilen putların sıradan bir böcekle aynı cümlede (hatta ondan daha aciz bir statüde) zikredilmesinin pagan zihniyetine yapılmış en büyük teolojik suikast olduğunu belirtir.

        İctemeû (اجْتَمَعُوا)

        Bu fiil, Arapça "c-m-a" (جمع) kökünden ifti'al babında türeyen mazi bir eylemdir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dağınık ve ayrı olan şeyleri bir araya getirmek, toplamak, bütünleştirmek ve birleşmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ictima" kavramının, farklı güçlerin, iradelerin veya nesnelerin ortak bir hedef doğrultusunda kendi aralarında koalisyon kurması, bir gövdede bütünleşmesi olduğunu açıklar. Gabriel Said Reynolds, "Bunun için hepsi bir araya gelseler bile" (velevictemeû lehu) tabirinin barındırdığı felsefi ironiye odaklanır. Reynolds'a göre bu ifade, şirk sisteminin niceliksel çokluğuyla alay eden teolojik bir hiperboldür (mübalağa). Evrendeki tüm o sahte tanrılar, heykeller, cinler ve güçler koalisyon (ictima) kursalar dahi, sıfırın milyonla çarpımının yine sıfır etmesi gibi, onların toplam gücü en basit bir biyolojik organizmayı (sineği) yaratmaya yetmeyecektir. Güçsüzlüklerin toplamı bir kudret doğurmaz.

        Yeslübhümü (يَسْلُبْهُمُ)

        Kelimenin kökü, Arapça "s-l-b" (سلب) harflerine dayanmaktadır ve muzari bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi sahibinin elinden hızla ve zorla çekip almak, kapmak, soymak ve yoksun bırakmak" olduğunu belirtir. Ağacın kabuğunun soyulmasına veya kişinin aklını yitirmesine etimolojik olarak bu kökten dolayı işaret edilir. Râgıb el-İsfahânî, "selb" eyleminin, kişinin kendisini savunamayacağı bir anda elindekinin ondan tamamen koparılması ve mağdur edilmesi durumu olduğunu aktarır. Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetteki ironik ve yıkıcı işlevini analiz eder. Müşrikler putlarının üzerine güzel kokular, ballar veya sunular sürerler. Ayet, "Eğer sinek onlardan bir şey kapıp kaçırsa" (ve in yeslübhümüz zübâbü şey'en) diyerek, tanrı ilan edilen o devasa blokların, üzerlerine konan küçücük bir sineğin o rızkı "soymasına/kapmasına" (selb) bile engel olamadıklarını tasvir eder. İnsanı felaketlerden koruması beklenen tanrı, bir sineğin hırsızlığına (selb eylemine) karşı bile kendi malını koruyamayan ontolojik bir kurbana dönüşür.

        Yestenkızûhü (يَسْتَنقِذُوهُ)

        Etimolojik olarak "n-k-z" (نقذ) kökünden, istif'al babında türeyen muzari fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "birini helak olmaktan, bir felaketten veya dar bir boğazdan çekip çıkarmak, kurtarmak ve korumak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istinkaz" kavramının, zorla alınmış, gasp edilmiş veya uçuruma yuvarlanmakta olan bir şeyi kurtarmak için aktif bir gayret ve çaba sarf etmek olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin fıkhî ve teolojik arka planına (şefaat inancına) dikkat çeker. Aydar'a göre müşrikler, putların kıyamet günü kendilerini Allah'ın azabından "kurtaracağına" (şefaat edeceğine) inanıyorlardı. Kur'an, "Onu ondan (sinekten) kurtaramazlar/geri alamazlar" (lâ yestenkızûhü minh) diyerek bu inancı temelinden çökertir. Kendisine sürülen küçücük bir bal zerresini bile sineğin midesinden geri "kurtaramayan" (istinkaz edemeyen) bir varlık, devasa cehennem ateşinden insanı nasıl kurtaracaktır?

        Daufe (ضَعُفَ)

        Kelimenin kökeni, Arapça "d-a-f" (ضعف) harflerine dayanmaktadır ve mazi (geçmiş zaman) fiildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "kuvvetin, gücün ve sağlamlığın mutlak zıddı olarak; bedensel, zihinsel veya durumsal zayıflık, gevşeklik ve acizlik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "da'f" kavramının eylem kabiliyetini yitirme, etkiye karşı direnememe ve kendi varlığını sürdürebilmek için başkasına muhtaç olma hali olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Cahiliye ahlakında "zayıflık" (da'f) kavramının taşıdığı sosyolojik utancı analiz eder. Izutsu'ya göre bedevi toplumunda bir kabilenin veya bir erkeğin zayıf (zaif) olarak nitelenmesi, en büyük onursuzluk ve varoluşsal bir utançtı. Kur'an, o kibirli ve güç zehirlenmesi yaşayan müşriklerin tapındıkları tanrıları tam da bu kelimeyle (daufe / ne kadar da zayıf/aciz oldu) niteleyerek, onların putlara dayandırdıkları o kabilevi gururu kendi kavramsal silahlarıyla (zayıflıkla) kalbinden vurur.

        et-Tâlibü (الطَّالِبُ) / el-Matlûbü (الْمَطْلُوبُ)

        Her iki kelime de Arapça "t-l-b" (طلب) kökünden türemiştir; ilki ism-i fail (isteyen/arayan), ikincisi ise ism-i mef'uldür (istenen/aranan). İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin peşine düşmek, onu şiddetle arzulamak, aramak, yönelmek ve takip etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "talep" eyleminin sadece kalpten geçen bir istek olmadığını; kişinin hedefine ulaşmak için fiili olarak adım atması, eyleme geçmesi ve araştırması olduğunu aktarır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin "İsteyen de zayıftır, istenen de" (daufet tâlibü vel matlûb) şeklindeki o meşhur ve veciz kapanışının (fasılasının) klasik tefsirlerdeki iki temel okumasına yer verir. Birinci yoruma göre; "Tâlib" (isteyen) o putlara taparak onlardan yardım uman müşriktir, "Matlûb" (istenen) ise o aciz putlardır; ikisi de birbirinden zayıf ve aptaldır. İkinci ve daha güçlü edebi yoruma göre ise; "Tâlib" sinekten yiyeceğini geri almak isteyen puttur, "Matlûb" ise kovalandığı halde yakalanamayan o minicik sinektir. Her iki okuma da pagan paradigmasının ontolojik, mantıksal ve eylemsel iflasını, gücün ve acizliğin o trajikomik tablosunu kelimelerin bizzat kendi kurgusuyla sarsılmaz bir şekilde mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X