Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 72. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 72. Ayet

    وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ ف۪ي وُجُوهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْمُنْكَرَۜ يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذ۪ينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۜ قُلْ اَفَاُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكُمْۜ اَلنَّارُۜ وَعَدَهَا اللّٰهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtunâ beyyinâtin ta’rifu fî vucûhi-lleżîne keferû-lmunker(a)(s) yekâdûne yestûne billeżîne yetlûne ‘aleyhim âyâtinâ(k) kul efeunebbi-ukum bişerrin min żâlikum(k) ennâru ve’adeha(A)llâhu-lleżîne keferû(s) vebi/se-lmasîr(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğunda, inkârcıların yüzlerindeki hoşnutsuzluğu hemen farkedersin. Kendilerine âyetlerimizi okuyanlara neredeyse saldıracaklar. Onlara de ki: ‘Şimdi size bundan daha vahim olanı haber vereyim mi? Cehennem! Allah onu inkâr edenler için belirledi. Ne kötü bir sondur o!’

      Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğunda. Bu beyanın metninde geçen “âyâtünâ beyyinâtin” (آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ) kelimeleri, delil ve kesin kanıt anlamında olabileceği gibi ona indirilmiş “Kur’ân” mânasına da gelebilir. İnkârcıların yüzlerindeki hoşnutsuzluğu, yani inkârın, inadın, Allah’ın âyetlerini reddin, hoşlanmamanın ve kinin eserini hemen farkedersin. Kendilerine âyetlerimizi okuyanlara neredeyse saldıracaklar. Allah Teâlâ âyetler kendilerine okunurken ve deliller karşılarına dikilirken onların akılsızlıklarını, inatlarının şiddetini ve kibirlerini haber veriyor. Çünkü “Kendilerine âyetlerimizi okuyanlara neredeyse saldıracaklar” buyurmaktadır. “Yestûne” (يَسْطُونَ) fiiline bazıları, kıskıvrak yakalayacaklar anlamı verirken, bazıları da şiddetle saldıracaklar mânası vermişlerdir. îbn Kuteybe “yestûne” fiiline onlara kötü söz söyleme ve vurma gibi hoşlanmadıkları şeylerle mukabele edecekler mânası vermiştir. Ebû Avsece de “neredeyse üzerlerine atılacaklar” şeklinde bir anlam vermiş ve sonra şu açıklamayı yapmıştır: “Setâ yestû satveten” (سَطَا يَسْطُو سَطْوَةً), “ve racülün zû satvetin ve batşetin” (وَرَجُلٌ ذُو سَطْوَةٍ وَبَطْشَةٍ) kullanımı, kuvvetli ve kudretli adam anlamına gelir. “Setavtü bi fülânin ’ (سَطَوْتُ بِفُلَانٍ) cümlesi, onu şiddetli bir şekilde yakaladım demektir. “Bataştu” (بَطَشْتُ) fiili de böyledir, onu vurarak yere yıktım anlamına gelir.

      Onlara de ki: “Şimdi size bundan daha vahim olanı haber vereyim mi? Cehennem! Âyetin zâhiri, geçen ifadelere cevap değil, onunla bağlantılı ve bir başlangıç cümlesi de değildir. Fakat onların sebep oldukları ve bize zikredümeyen bir olay ve durumla ilgilidir. İbn Abbâs ve başka müfessirler ise şöyle demişlerdir: Bu âyet, kâfirlerin Hz. Peygambere ve ashabına söyledikleri bir söze cevap olarak inmiştir. Çünkü şöyle söylemişlerdir: “Dünyada ve âhirette sizden daha bedbaht ve nasibi daha az bir topluluk var mı bilmiyoruz.” Bunun sebebi, dünyanın müslümanlara yasak edildiğini ve hiçbir şeyin kendilerine verilmediğini görmüş olmalarıydı. îşte onlara cevaben Onlara de ki: Şimdi size bundan daha vahim olanı haber vereyim mi? Cehennem! beyanı indi. Bazıları da bu beyanın “Kendilerine âyetlerimizi okuyanlara neredeyse saldıracaklar” beyanının cevabı olduğunu söylemişlerdir. Onlara de ki: Şimdi size bundan daha vahim olanı haber vereyim mi? mealindeki cümle, “De ki: Allah katında cezası bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lânetlediği.. beyanı gibidir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tütlâ (تُتْلَى)

        Kelimenin kökü, Arapça "t-l-v" (تلو) harflerine dayanmaktadır ve edilgen (meçhul) muzari bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin ardı sıra gitmek, peşine düşmek, kesintisiz bir şekilde takip etmek ve izlemek" olduğunu belirtir. Ayın güneşin peşinden gitmesine de bu kökten dolayı "tilavet" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "tilavet" ile sıradan bir okuma olan "kıraat" arasındaki o derin felsefi farkı açıklar. Kıraat sadece harfleri ve lafızları seslendirmek iken; tilavet, ilahi metnin anlamına, hükümlerine ve ruhuna tam bir teslimiyetle tabi olarak (onun peşinden giderek) okumaktır. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'daki dini metin okumalarını (litürji) incelerken, Kur'an'ın bu fiili ayette edilgen formda (tütlâ / okunduğunda) kullanmasına dikkat çeker. Neuwirth'e göre bu kullanım, okunan metnin (vahyin) insan sesinden ve okuyan failin şahsiyetinden bağımsızlaşarak, bizzat kendi ağırlığıyla otoriter, sarsılmaz ve ilahi bir hitaba dönüştüğünü gösteren kusursuz bir teolojik kurgudur.

        Beyyinâtin (بَيِّنَاتٍ)

        Etimolojik olarak Arapça "b-y-n" (بين) kökünden türeyen ve mübalağa bildiren "beyyine" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "iki şeyin arasının açılması, ayrılık ve bir şeyin üzerindeki örtülerden sıyrılarak apaçık hale gelmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" kavramının akılda ve kalpte hiçbir şüphe bırakmayan, hak ile batılı birbirinden bıçak gibi "ayıran" mutlak, şeffaf ve kesin kanıt olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetlerin (âyâtinâ) hemen ardından onların bir sıfatı olarak "beyyinât" (apaçık deliller) kelimesinin getirilmesinin epistemolojik boyutuna odaklanır. Öztürk'e göre Kur'an, kendi meşruiyetini gökten inen fiziksel bir mucizeye, sihire veya dışsal bir ispat aracına bağlamaz; bizzat kendi kelimelerinin dilsel berraklığını, içsel tutarlılığını ve felsefi şeffaflığını (beyyinât) en büyük ve tek mucize olarak muhatabının aklına sunar.

        Ta'rifu (تَعْرِفُ)

        Kelimenin kökeni, Arapça "a-r-f" (عرف) harflerine dayanmaktadır ve muzari (şimdiki/geniş zaman) bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin izini sürmek, belirgin bir işareti algılamak, cehalet ve şüpheden sonra bir nesneyi/durumu kesin olarak bilmek" olduğunu belirtir. Yüksek ve belirgin yerlere de (Arafat gibi) etimolojik olarak bu kökten isim verilir. Râgıb el-İsfahânî, "marifet" kavramı ile "ilim" arasındaki anlamsal farkı incelerken; marifetin, bir şeyin dış görünüşündeki karakteristik özelliklerini, izlerini ve alametlerini (örneğin bir insanın yüz ifadesini) duyular ve tecrübe yoluyla anında "tanımak/fark etmek" olduğunu açıklar. Dücane Cündioğlu, fiilin ayetteki psikolojik işlevine dikkat çeker. "Tanırsın/fark edersin" (ta'rifu) fiili, muhatabın (peygamberin) sadece bir inkarı duymadığını, aksine müşriklerin iç dünyasındaki o kapkaranlık öfkeyi, kelimelere dökülmeden önce onların yüz hatlarında (vücûh) somutlaşmış bir fizyolojik iz (a-r-f) olarak okuduğunu gösteren muazzam bir görsel tespittir.

        el-Münkera (الْمُنكَرَ)

        Bu kelime, Arapça "n-k-r" (نكر) kökünden, if'al babında türeyen ism-i mef'uldür (edilgen ortaç). İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bilmemek, yadırgamak, fıtrata ters düşmek, çirkin bulmak ve tanınmayan/yabancı şey" olduğunu belirtir. Fıtrata uygun ve bilindik olan "Ma'ruf" kavramının mutlak zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "münker" kavramının, aklın sağduyusunun çirkin bulduğu, kalbin reddettiği ve insanın içsel bir tiksintiyle inkar ettiği her türlü kötü eylem ve durum olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Cahiliye ahlakındaki değer yargılarıyla Kur'an'ın terminolojisi arasındaki çatışmayı bu kelime üzerinden okur. Izutsu'ya göre Cahiliye toplumunda "münker", kabile geleneklerine uymayan, ataların dinine ve kibrine yabancı olan her türlü devrimci yenilikti. Vahiy okunduğunda müşriklerin yüzünde beliren bu "münker" ifadesi, sıradan bir hoşnutsuzluk veya teolojik bir itiraz değildir; bu, tevhid inancına karşı kabilevi bir refleksle duyulan derin bir ontolojik yabancılaşma, iğrenme ve mutlak bir nefrettir.

        Yestûne (يَسْطُونَ)

        Etimolojik olarak Arapça "s-t-v" (سطو) kökünden türeyen muzari bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün asıl ve en somut anlamının "birine aniden saldırmak, şiddetle üzerine atılmak, zorbalıkla boyun eğdirmeye çalışmak, baskı kurmak ve kaba kuvvet" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "satvet" kavramının, hiçbir hukuki, ahlaki veya akli sınır tanımadan, salt öfke ve kibirle karşı tarafa fiziki bir tahakküm kurma, onu ezme ve parçalama girişimi olduğunu aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin barındırdığı bu şiddetin felsefi arka planına odaklanır. Aydar'a göre, müşriklerin yüzlerindeki inkarın (münker) aniden fiziksel bir "saldırıya/üzerine atılmaya" (satvet) dönüşme eğilimi (yekâdûne yestûne), batıl inancın entelektüel iflasının en net göstergesidir. Kur'an'ın apaçık delilleri (beyyinât) karşısında sözü tükenen, zihinsel olarak yenilen ve tartışamayan (cidal üretemeyen) kaba asabiyet, çaresizliğini gizlemek için aklın yerini tamamen ilkel bir fiziki şiddete (yestûne) bırakmıştır.

        Bişerrin (بِشَرٍّ)

        Kelimenin kökü, Arapça "ş-r-r" (شرر) harflerine dayanmaktadır ve ism-i tafdil (daha/en kötü) anlamında kullanılmıştır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "yayılmak, ateş kıvılcımı, kötülük, noksanlık ve insanın doğası gereği kaçındığı şey" olduğunu belirtir. İyiliğin ve mükemmelliğin (hayr) mutlak ontolojik zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "şerr" kavramının, herkesin fıtraten yüz çevirdiği, acı, yıkım ve zarar getiren mutlak kötülük olduğunu açıklar. Patricia Crone, ayetin polemik stratejisindeki o sarsıcı retorik manevrasına dikkat çeker. Crone'a göre, müşrikler vahyi okuyanlara fiziksel olarak saldırıp onlara "kötülük" (zarar) yapmayı planlarken; ayet aniden "Size bundan daha kötüsünü (şerrin) haber vereyim mi?" sorusuyla araya girer. Bu soru, müşriklerin o tehditkar beşeri şiddetini anında küçümser, değersizleştirir ve tartışmayı çok daha devasa, kozmik ve ilahi bir "kötülük/yıkım" boyutuna sıçratarak muazzam bir teolojik misilleme yapar.

        en-Nâru (النَّارُ)

        Etimolojik olarak Arapça "n-v-r" (نور) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ısı, ışık, aydınlatmak ve yakıcı ateş" olduğunu belirtir. Işık veren nura zıt olarak, ateşin yıkıcı ve kahredici formuna "nâr" denilir. Arthur Jeffery, kelimenin evrimini inceleyerek, Sami dil havzasında son derece yaygın olduğunu, Aramice "nûrâ" ve İbranice "nûr" kelimeleriyle birebir akraba olan bu terimin, Geç Antik Çağ Ortadoğu eskatolojisinde cehennemi ve ilahi cezayı niteleyen en temel ve evrensel kavram olduğunu aktarır. Gabriel Said Reynolds, ayetin kapanışındaki bu "Nâr" (Ateş) kelimesinin felsefi diyalektiğine odaklanır. Reynolds'a göre, dünyada inananlara karşı kaba kuvvetle "saldırmaya" (satvet) yeltenen o sıcak ve kontrolsüz kibrin, ahirette tam da kendi doğasına (ateşine) uygun olan o mutlak, yakıcı ve ezici ilahi ceza "ateşiyle" (nâr) karşılık bulması, adaletin (teodisenin) kusursuz bir simetrisidir. Beşeri öfkenin kıvılcımı, ilahi adaletin cehenneminde boğulur.

        Bi'se (بِئْسَ)

        Kelimenin kökeni, Arapça "b-e-s" (بأس) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "şiddet, zorluk, sıkıntı, fakirlik, savaş ve insanın hoşlanmadığı aşırı kötü durum" olduğunu belirtir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin gramatik yapısına değinerek; "bi'se" kelimesinin Arapçada donuk (câmid) bir yergi ve kınama (zem) fiili olduğunu aktarır. Bir durumun veya mekanın kötülüğünü, iğrençliğini ve fıtrata aykırılığını en üst perdeden, mutlak bir şekilde ilan etmek için kullanılan dilbilimsel bir mühürdür.

        el-Masîr (الْمَصِيرُ)

        Etimolojik olarak Arapça "s-y-r" (صير) kökünden türeyen ism-i mekan veya masdar mimîdir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir halden başka bir hale geçmek, dönüşmek, bir hedefe doğru ilerlemek ve son durak" olduğunu belirtir. Suyun kendi yatağında akıp nihayetinde bir gölete dönüşmesine/varmasına da bu kökten dolayı işaret edilir. Râgıb el-İsfahânî, "masîr" kavramının, insanın dünyadaki tercihleriyle kendi iradesiyle veya ilahi bir zorunlulukla hayat yolculuğunun sonunda varıp demirleyeceği, kaçışı olmayan o nihai ontolojik durak olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayetin sonundaki (fasıla) estetik ve psikolojik işlevine dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, ayetin ortasında müşriklerin ayetlere duydukları öfkeyle dünyada inananların "üzerine atılma, saldırma" (yestûne) şeklindeki o hareketli, taşkın ve agresif fiilleri; ayetin sonunda o kapkaranlık, durağan ve mutlak "varış yerine" (masîr) adeta çivilenir. İnkarcıların dünyadaki o kontrolsüz eylemi, kelimelerle inşa edilmiş devasa bir eskatolojik hapishaneye (cehenneme) bu kelimeyle kilitlenir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X