Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 70. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 70. Ayet

    اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّ ذٰلِكَ ف۪ي كِتَابٍۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elem ta’lem enna(A)llâhe ya’lemu mâ fî-ssemâ-i vel-ard(i)(k) inne żâlike fî kitâb(in)(c) inne żâlike ‘ala(A)llâhi yesîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      70. Bilmez misin ki, Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir! Bunların hepsi bir kitapta kayıtlıdır. Kuşkusuz bu, Allah için çok kolaydır.

      71. Onlar Allah’ı bırakıp O’nun, kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği ve hiç bilgi sahibi olmadıkları varlıklara tapıyorlar. O zâlimlerin asla yardımcıları olmayacaktır.

      Bilmez misin ki, Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir! Birçok yerde “elem” (أَلَمْ) kelimesinin birkaç anlama geldiğini belirtmiştik. Bu kelime hayret ifade etme, uyan ve ikaz, kanıtların ve delillerin açıklanması gibi anlamlar ifade eder.

      Onlar Allah’ı bırakıp O’nun, kendileri hakkında hiçbir delil kanıt ve burhan indirmediği ve hiç bilgi sahibi olmadıkları varlıklara tapıyorlar. Onların Allah’tan başkasına tapma akılsızlığına düştüklerini bildiren bir bilgileri, kanıt ve delilleri olmadığı gibi bu konuda ilimleri de yoktur. Çünkü onlar, bunları kedilerine bildirecek bir peygambere inanmıyorlar ve onların kitapları da yok ki bunu öğrensinler. Allah Teâlâ diyor ki: Onlar bunu kendilerine öğretenin Allah olduğunu söylüyorlar. Ancak onların bu hususta hiçbir delilleri ve bilgileri yoktur.

      Bu İlâhî beyanda, Allah Teâlâ’mn peygamberleri yalancılıkla itham edeceklerini bile bile insanları elçiler gönderdiğine dair delil vardır. Çünkü bazıları, dünya hayatında bir kimsenin yalanlayacağını ve davetine olumlu cevap vermeyeceğini bildiği birine elçi göndermediği gibi yüce Allah’m da çağrışma icabet etmeyeceklerini bildiği bir topluluğa peygamber göndermesini inkâr etmektedirler. Onlar bu gerekçelerle şöyle diyorlar; Allah Teâlanm yalanlayacağını ve daveti kabul etmeyeceğini bildiği kimselere peygamber göndermesi mümkün değildir. Fakat Allah Teâlâ onlarm yalanlayacaklarmı ve çağrılarına uymayacaklarmı bilerek kendilerini gönderdiğini haber veriyor. Çünkü Bilmez misin ki, Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir! buyurmaktadır. Onların dünya hayatında bir kimsenin gönderdiği elçiyi yalanlayacağım bildiği birisine elçi göndermeyeceği şeklindeki görüşlerine [diyeceğimiz şudur. Dünya hayatında bu olmaz.] Çünkü elçi gönderen onu ancak kendi kişisel ihtiyacı ve menfaatleri için gönderir. Gönderdiği elçiyi yalanlayacağını ve olumlu cevap vermeyeceğini bilirse göndermez. Ama Allah Teâlâ, elçiyi gönderdiği kimselerin menfaatleri ve ihtiyaçları için gönderir, yoksa kişisel ihtiyacı ve menfaati için değil. O halde karşı tarafın elçisini yalanlaması ve inkâr etmesinden herhangi bir zarara uğramaz. Netice olarak Cenâb-ı Hakk’m yalanlayacağını bildiği kimselere peygamber göndermesi mümkündür.

      Bunların hepsi bir kitapta kayıtlıdır. Bazıları şöyle demiştir: Bu ilim, O’nun katındaki bir kitapta kayıtlıdır. Kuşkusuz bu, Allah için çok kolaydır. Burada Allah Teâlâ şöyle demiş oluyor: O bilginin kitap olmadan korunması, Allah için çok kolaydır. Bir şeyin muhafazası Allah’a zor değildir. Çünkü O, herhangi bir sebeple ve öğretim neticesi değil, zatı itibariyle âlimdir. Bilgiyi korumak, bilgisi ancak herhangi bir sebebe ve öğretime dayalı olan kimseye zordur.

      Bilmez misin ki, Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir! Bunların hepsi bir kitapta kayıtlıdır. Kuşkusuz bu, Allah için çok kolaydır. Bu beyan, Kaderiyye mezhebinin görüşünün reddedilmesi gerektiğini göstermektedir. Kaderiyye, peygamberleri yalanlayanlar bunu Allah’m iradesiyle yapmamaktadır, Allah Teâlâ da onlarm yalanlayacaklarını bildiği halde peygamberleri gönderir demiştir. Hz. Peygamber’den de bu doğrultuda şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: “Âhir zamanda ümmetim içinden kaderi inkâr edecek kimseler çıkacaktır. Onlara cevap olarak ‘Bilmez misiniz ki Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir!’ demeniz yeterli olacaktır”. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyana yorumu şöyledir: Onlara sorulmalı ve şöyle demelidir: Allah verdiği haberde doğru mu söylemek istiyor yoksa yalan mı? Eğer Allah verdiği haberde doğru söylemek istiyor derlerse şunu da demek zorundadırlar: Allah onlardan sâdır olan her şeyi irade etmiştir. Eğer Allah verdiği haberde yalan söylemek istiyor derlerse bu da katıksız küfür olur.

      Onlar Allah’ı bırakıp O’nun, kendileri hakkmda hiçbir delil indirmediği ve hiç bilgi sahibi olmadıkları varlıklara tapıyorlar. Burada Allah Teâlâ -daha önce belirttiğimiz gibi- onların akılsızlık ettiklerini bildiriyor. Akılsızlıkları, ellerinde herhangi bir kanıt, delil ve bilgi olmaksızın Allah’ı bir yana bırakıp başka varlıklara tapmaları ve ortada O’nun ilâh olduğuna, tapılmayı hak eden bir Rab olduğuna dair kanıt, delil ve bilgi olduğu halde O’na tapmamalarından kaynaklanmaktadır.

      O zâlimlerin asla kendilerine yardım edecek ve kendilerine elem verici azabı engelleyecek bir yardımcıları olmayacaktır. Bu beyanda Hz. Peygamber’in peygamberliğinin ispatına dair delil vardır. Çünkü o bu cümleyi, kâfirlerin reisleri ve liderlerine karşı söylemiştir. Bu reislerin ve liderlerin Hz. Peygamber’in söylediklerine karşı aldıkları bir yardım ve bunu (bu hükmü) geri çevirecek bir güçleri olmamıştır. Bu da bize o başarının Allah’ın yardımıyla olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ta'lem / Ya'lemu (تَعْلَمْ / يَعْلَمُ)

        Kelimenin kökü, Arapça "a-l-m" (علم) harflerine dayanmaktadır ve her ikisi de muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir; ilki muhatap (sen bilirsin), ikincisi ise gaip (o bilir) formundadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi diğerlerinden ayıran alamet, kesin iz ve bir gerçeği mutlak surette idrak etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının eşyanın hakikatini ve içyüzünü hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kavramak olduğunu; bu durumun, tahmine dayalı zan ve bilgisizlik olan cehlin mutlak zıddı olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemindeki "cehalet" (kibir, fevrilik ve fütursuzluk) kavramının karşısına Kur'an'ın ontolojik bir aydınlanma ve varoluşsal şuuru temsil eden "ilmi" yerleştirdiğini vurgular. Dücane Cündioğlu, ayetin girişindeki "Elem ta'lem" (Bilmez misin?) sorusunun epistemolojik doğasını analiz eder. Cündioğlu'na göre bu soru, muhatabın zihnini sarsan, bilgiye dair farkındalığı kışkırtan felsefi bir giriştir. Allah'ın bilmesi (ya'lemu) ile insanın bilmesi (ta'lem) aynı kökten yan yana getirilerek, ilahi mutlak bilgiyle beşeri idrak kapasitesi arasında muazzam bir retorik köprü kurulur.

        es-Semâi (السَّمَاءِ)

        Etimolojik olarak Arapça "s-m-v" (سمو) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "yükseklik, üstünlük, yücelik ve insanın başının üstünde yer alan her şey" olduğunu belirtir. Varlığı diğerlerinden üstün kılıp belirginleştiren "isim" (ism) kelimesi de bu yücelik kökünden doğmuştur. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki köklerini inceleyerek, İbranicedeki "shamayim" ve Aramicedeki "şmayyâ" kelimeleriyle birebir aynı olan bu kavramın, Ortadoğu monoteizminde sadece fiziksel gök kubbeyi değil, ilahi otoritenin mutlak makamını temsil eden kadim ve evrensel bir terim olduğunu aktarır.

        el-Ardı (الْأَرْضِ)

        Kelimenin kökü, "e-r-d" (أرض) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün "aşağıda olan, taban, ayak basılan yer ve zemin" anlamlarına geldiğini belirtir. Yükseklik bildiren semanın mutlak etimolojik zıddıdır. Angelika Neuwirth, ayetteki "gökte ve yerde olanlar" (mâ fîs semâi vel ard) ikileminin Kur'an'daki retorik işlevine dikkat çeker. Neuwirth'e göre sema ve arz zıtlığı (merizm), göksel olanla yeryüzüne ait olanı kapsayan mutlak bir kozmik bütünlüğü ifade eder. Allah'ın bilgisinin (ya'lemu), bu iki zıt ve birbirinden en uzak ucun arasındaki her bir zerreye, her mikroskobik detaya eksiksiz nüfuz ettiği bu kelimelerin diyalektiği ile mühürlenir.

        Kitâbin (كِتَابٍ)

        Etimolojik olarak Arapça "k-t-b" (كتب) kökünden türeyen bir masdar ismidir. İbn Fâris, bu kökün temel ve en somut anlamının "bir şeyi diğerine eklemek, harfleri yan yana dizmek, bağlamak, dikmek ve bir araya toplamak" olduğunu belirtir. Kum tanelerinin birbirine eklendiği tepeciğe veya askerlerin bir araya geldiği bölüğe de (ketebe) etimolojik olarak bu kökten dolayı isim verilir. Râgıb el-İsfahânî, "kitap" kavramının sadece yazılı metin (mektub) demek olmadığını; aynı zamanda Allah'ın kesinleşmiş hükmü, farz kıldığı kaderi ve evrendeki değişmez ilahi yasaları (sünnetullah) anlamına da geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin evrimini incelerken Süryanice "kthâbhâ" ve Aramice "kthâbh" kelimelerinden Arapçaya geçtiğini, Ortadoğu monoteizminde "kutsal metin" veya "ilahi mutlak kayıt" anlamında merkezi bir teolojik terim olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Şüphesiz bu bir kitaptadır" (inne zâlike fî kitâb) ifadesinin felsefi ve fıkhî bağlamına odaklanır. Öztürk'e göre bu ifade, evrendeki her şeyin önceden mekanik bir şekilde yazıldığı kaba bir fatalist (kaderci) senaryoyu değil; yeryüzündeki ve gökyüzündeki hiçbir detayın, eylemin veya niyetin ilahi kontrolden kaçamayacağını, her şeyin mutlak bir bilgi havuzunda (Levh-i Mahfuz / Ana Kayıt) arşivlendiğini gösteren ontolojik bir güvencedir. Kayıt dışı hiçbir varlık yoktur.

        Yesîrun (يَسِيرٌ)

        Kelimenin kökeni, Arapça "y-s-r" (يسر) harflerine dayanmaktadır ve kalıcı bir nitelik bildiren sıfat (sıfat-ı müşebbehe) formundadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "zorluğun, düğümün ve ağırlığın (usr) mutlak zıddı olarak; kolaylık, açıklık, yumuşaklık ve bir şeyin zahmetsizce gerçekleşmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yüsr" kavramının, bir eylemin ağır bir yüke dönüşmeden, fıtrata veya failin kudretine en uygun ve en pratik şekilde halledilmesi olduğunu aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin kapanışındaki (fasıla) "Allah'a çok kolaydır" (alâllâhi yesîr) tamlamasının yarattığı psikolojik rahatlamaya ve edebi zıtlığa dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, insan aklı, göklerdeki ve yerdeki milyarlarca detayın aynı anda bilinip tek bir "kitapta" kaydedilmesini (bilgi işlemini) tahayyül edemez ve bunu taşınması imkansız devasa bir kozmik yük olarak algılar. Ancak ayet, bu devasa veri yığınının kontrolünün Allah'ın kudreti için "yesîr" (son derece zahmetsiz ve hafif) olduğunu belirterek, ilahi azametin beşeri kıyaslarla veya insan aklının sınırlarıyla anlaşılamayacağını bu kelimenin pürüzsüz estetiğiyle ilan eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X