اَللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 69. Ayet
Daralt
X
-
68. Şayet seninle yine tartışmaya çalışırlarsa şöyle de: Yapıp ettiklerinizi en iyi bilen Allah’tır.
69. Hakkında ihtilaf edip durduğunuz hususlarda kıyamet günü Allah aranızda hükmünü verecektir.
Şayet seninle kurbanlık hayvan veya din konusunda yine tartışmaya çalışırlarsa. Onlar Hz. Peygamber’le din konusunda çok tartıştılar. Fakat Cenâb-ı Hak bu cümleyi -en doğrusunu Allah bilir ya- Resûlullah (a.s.), tevhit ilkesini kabul edecekleri ve İslâm’a gireceklerinden ümidini kestiği zaman söylemiştir. Allah Teâlâ -en doğrusunu Allah bilir ya- diyor ki onlar din ve tevhit konusunda şayet seninle tartışırlarsa şöyle de: Yapıp ettiklerinizi en iyi bilen Allah’tır. Tıpkı şu ilâhî beyanda belirtildiği gibi: “Sizinle bizim aramızda tartışmaya gerek yok. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş ancak O’nadır”. Yapıp ettiklerinizi en iyi bilen Allah’tır. Hakkında ihtilaf edip durduğunuz hususlarda, yani din konusunda kıyâmet günü Allah aranızda hükmünü verecektir meâlindeki beyan da buna göre anlaşılır.
Bazı tevil âlimleri, âyetin mensuh olduğunu ve bunu kıtal (cihad) âyetinin neshettiğini söylemişlerdir. Gerekçe olarak da şunları ileri sürmüşlerdir: Bu âyette savaşmak yasaklanmış, onlar bulundukları hal üzere bırakılmaları ve işin Allah Teâlâ’ya havale edilmesi gerekir, çünkü Allah’ın kıyâmet günü aralarında hükmedeceği hükmü âyette yer almıştır. Fakat bunu Resûl-i Ekrem’in onların tevhit ilkesini kabul edeceklerinden ümidini kestiği sırada söylediğine dair görüşümüzün de doğru olması mümkündür.
Yorumu Yorumla
-
Yahkümü (يَحْكُمُ)
Kelimenin kökü Arapça "h-k-m" (حكم) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "men etmek, engellemek, adaletsizliği durdurmak, düzeltmek ve kesin bir karara varmak" olduğunu belirtir. Dizginleri çekip hayvanı durduran geme de etimolojik olarak bu kökten dolayı "hakem" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "hüküm" kavramının, ihtilafı çözen, şüpheyi ortadan kaldıran ve haklıyı haksızdan ayırarak adaleti sarsılmaz bir şekilde tesis eden nihai karar olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin kıyamet sahnesindeki felsefi ağırlığına değinir. Kılıç'a göre bir önceki ayetteki "cidal" (kısır tartışma) eylemi dünyada ne kadar uzarsa uzasın, Allah'ın o "tartışmayı durduran ve kesin hükmü veren" (yahkümü) mutlak eylemiyle her şey eskatolojik bir sessizliğe ve adalete gömülecektir. İlahi hüküm, beşeri tartışmaların yegane ve mutlak iptal edicisidir.
Beyneküm (بَيْنَكُمْ)
Etimolojik olarak "b-y-n" (بين) kökünden gelmektedir ve sonuna muhatap çoğul zamiri (küm/sizin) bitişmiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "iki şeyin arasının açılması, ayrılık, mesafe, açıklık ve netleşmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beyn" kelimesinin hem fiziksel mekan mesafesini hem de insanlar arasındaki sosyal, fikirsel veya inançsal ihtilafları (ayrılıkları) ifade etmek için kullanıldığını aktarır. Dücane Cündioğlu, ayetteki bu kelimenin epistemolojik işlevini analiz eder. Cündioğlu'na göre dünyadaki din ve inanç tartışmalarının yarattığı o derin sosyolojik ve psikolojik "ayrılıklar/uçurumlar" (beyn), kıyamet günündeki ilahi mahkemede tamamen çözülecek; kimin haklı kimin haksız olduğu, kökün kendi doğasında var olan o "ayrışma ve apaçık ortaya çıkma" (beyân) niteliğiyle tüm şeffaflığıyla netleşecektir.
Yevme (يَوْمَ)
Kelimenin kökü, Arapça "y-v-m" (يوم) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre, belirli bir vakit, gün ve devir" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kavramının sadece yeryüzündeki yirmi dört saatlik döngüyü ifade etmediğini; aynı zamanda sınırları insan aklını aşan kozmik süreçleri, mutlak bir çağı veya evrensel yargı anını tanımlamak için kullanılan geniş bir zaman birimi olduğunu açıklar. Patricia Crone, Geç Antik Çağ teolojisinde "o gün" (the day / yevm) vurgusunun, insanlık tarihinin sıradan, doğrusal ve seküler akışının durduğu, zamanın dünyevi işlevini yitirip tamamen ilahi hesaplaşmanın mutlak boyutuna geçtiği o nihai kopuş anını sembolize ettiğini belirtir.
el-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)
Etimolojik olarak Arapça "k-v-m" (قوم) kökünden türeyen masdar ismidir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "doğrulmak, ayağa kalkmak, sarsılmaz bir şekilde dikilmek ve durmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kıyamet" kavramının, ölülerin hesap vermek üzere kabirlerinden "ayağa kalktığı", varlığın tüm dehşetiyle ilahi huzurda dikildiği o evrensel uyanış anı olduğunu aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki evrimini inceleyerek; Aramice ve Süryanicedeki "qyâmethâ" (diriliş) kelimesinden doğrudan Arapçaya geçtiğini, Geç Antik Çağ Yahudi-Hristiyan eskatolojisinde evrensel ölüm sonrası dirilişi tanımlamak için kullanılan kadim ve ortak bir terim olduğunu kanıtlar. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanımındaki retorik güce odaklanır. Neuwirth'e göre "kıyamet" kelimesi, dünyadaki o rehavet, şüphe ve inatçı tartışma (cidal) uykusundan, mutlak hakikatin yüzüne çarpılmasıyla yaşanan şok edici, ontolojik bir "ayağa kalkışı" (uyanışı) temsil eder. Cümlede "yevm" kelimesiyle tamlama yapılarak (yevmel kıyâmeti), zamanın ve eylemin tek bir odakta birleştiği o kaçınılmaz kozmik mahkeme kurulur.
Küntüm (كُنتُمْ)
Bu fiil, Arapça "k-v-n" (كون) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) eyleme, çoğul muhatap zamirinin eklenmesiyle oluşmuştur. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "var olmak, meydana gelmek, bir durumdan başka bir duruma geçmek ve oluş" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kevn" eyleminin geçmişte var olan ve süreklilik arz eden bir durumu ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin ayetteki bağlamına dikkat çeker. "İçinde bulunduğunuz/olduğunuz" (küntüm) ifadesi, müşriklerin inatçı tartışmalarının anlık veya geçici bir fikir ayrılığı olmadığını; aksine onların, bütün bir dünya hayatlarını (varoluşlarını) o batıl ihtilafın ve şüphenin "içinde" harcadıklarını, o yanlış durumu kalıcı bir yaşam biçimi (kevn) haline getirdiklerini dilbilimsel olarak tespit eder.
Tahtelifûn (تَخْتَلِفُونَ)
Kelimenin kökeni, Arapça "h-l-f" (خلف) harflerine dayanmaktadır ve ifti'al babından türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman) bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin ardı sıra gelmek, yerine geçmek, bir şeye muhalefet etmek ve zıddını yapmak" olduğunu belirtir. İhtilaf kelimesi, tarafların birbirine ters düşmesi ve uzlaşmaz yönlere gitmesi mantığından doğar. Râgıb el-İsfahânî, "ihtilaf" kavramının, şikaktan (düşmanlıktan) biraz daha geniş olduğunu; kişilerin inanç, düşünce ve eylem bakımından farklı yollara sapmalarını ve gerçeğin zıddına yönelmelerini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç semantiğinde bu kelimenin taşıdığı felsefi yüke odaklanır. Izutsu'ya göre Cahiliye zihniyeti, hakikat karşısında inatçı bir direniş sergileyerek vahiy ile arasında sürekli bir "ihtilaf" (çatışma/uyuşmazlık) üretir. Bu ihtilaf, sadece entelektüel bir şüphe değil, kibirden beslenen ontolojik bir muhalefettir. Ayetin sonunda kelimenin bu formda kullanılması; dünyada bitmek bilmeyen, bükülen ve çözümsüz kalan o bütün teolojik ve sosyolojik "ihtilafların", kıyamet günündeki ilahi "hüküm" (yahkümü) ile bıçak gibi kesileceğini, hakikatin o gün tüm çıplaklığıyla tek bir doğru olarak tecelli edeceğini mühürleyen sarsılmaz bir kapanıştır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla