وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَحْيَاكُمْۘ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَكَفُورٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 66. Ayet
Daralt
X
-
Size hayat veren, sonra sizi öldürecek ve sonra sizi diriltecek olan da O’dur. İnsan gerçekten pek nankördür.
Size hayat veren, sonra sizi öldürecek ve sonra sizi diriltecek olan da O’dur. Bu beyandan daha önce bahsetmiş ve onu açıklamıştık. İnsan gerçekten pek nankördür. Bu beyanda geçen insanla kâfir kastedilmiş olabilir. “Kefûr” (لَكَفُورٌ) ölümden sonra dirilmeyi inkâr eden demektir. Ya da Rabb’inin kendisine verdiği nimetler konusunda O’na karşı pek nankör olandır anlamına gelir. Çünkü Rabb’i bunları, onun hizmetine verdiğini ifade etmektedir. Sebebine geUnce insan, nimetlerin sebeplerine ve elde ettiği yollara bakmakta Rabb’inin söz konusu nimetlerde olan lütfü ve ihsanını göz önüne almamaktadır. Bundan dolayı nimeti konusunda Rabb’ine nankör hale gelmektedir. Mümine gelince o nimet konusunda vesilelere ve elde etme yollarına değil, Allah’ın lütfuna, ihsanına ve o konuda kendisini nimetlendirmesine bakmakta ve nankör değil, çok şükreden olmaktadır. Kâfir ise bahsettiğim hususa bakmaktadır. Bu yüzden de Allah Teâlâ’nm sözünü ettiği gibi olmaktadır.
İnsan gerçekten pek nankördür. Bu beyan Mûtezile mezhebi aleyhine bir delil teşkil etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, gemileri hizmetinize veren Odur diyor, Mûtezile Allah gemileri onlarm hizmetlerine vermemiştir, fakat sadece gemi yapılan ahşabı hizmetlerine vermiştir, çünkü Mûtezile âlimleri, kulların fiillerinde Allah’ın planlaması ve yaratması olduğunu kabul etmezler. Mûtezile yüce Allah’ın gemileri hizmetimize verme şeklinde bahsettiği nimetini inkâr etmiş oluyorlar. Netice olarak Mûtezile âyetin zâhirine, yani sözünü ettiğimiz nankör olmak bakımından dâhil oluyor.
Yorumu Yorumla
-
Ahyâküm (أَحْيَاكُمْ)
Kelimenin kökü, Arapça "h-y-y" (حيي) harflerine dayanmaktadır ve if'al babından türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiile, çoğul muhatap zamirinin (küm/sizi) eklenmesiyle oluşmuştur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "canlılık, büyüme, hareket ve ölümün (mevt) mutlak zıddı" olduğunu belirtir. Suya ve yağmura da yeryüzüne canlılık verdiği için "hayat" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "ihya" (hayat verme) eyleminin sadece biyolojik bir nefes alışveriş olmadığını; Allah'ın varlıkları yokluktan çıkarıp onlara ontolojik bir gerçeklik, şuur ve fıtrat giydirmesi olduğunu açıklar. Patricia Crone, İslam öncesi bedevi Arapların hayatı sadece kör bir doğa döngüsü (dehr) ve biyolojik bir rastlantı olarak gören seküler (fatalist) algısına karşı Kur'an'ın bu kelimeyle gerçekleştirdiği teolojik devrime dikkat çeker. Crone'a göre "Sizi dirilten/hayat veren O'dur" (ahyâküm) ifadesi, varoluşa rastlantısallıktan uzak, bilinçli ve mutlak bir "ilahi fail" atayarak bedevinin o anlamsız evren tasavvurunu paramparça eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki "O'dur ki" (ve hüvellezî) tahsis zamiriyle fiilin birleşmesindeki fıkhî ve akidevi vurguya değinir; hayatı verenin doğa yasaları değil, bizzat ve sadece Allah olduğunun sarsılmaz bir ilanıdır.
Sümme (ثُمَّ)
Etimolojik olarak ardışıklık ve zaman bağlacıdır. İbn Fâris, bu edatın "bir şeyin diğerinin ardından gelmesini" ifade ettiğini belirtir. Ancak "fe" (ف) bağlacından farklı bir fonksiyona sahiptir; zira "fe" hemen peşinden gelmeyi (tâkib) bildirirken, "sümme" araya giren bir gecikmeyi bildirir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın iki durum arasında bir zaman aralığı, mesafe ve bekleme süresi (terâhi) bulunduğunu açıklar. Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetteki ardışık kullanımındaki felsefi ve ontolojik boşluğa odaklanır. Cündioğlu'na göre, "hayat verdi" (ahyâküm) ile "öldürecek" (yümîtüküm) fiilleri arasındaki o "sümme" (sonra) edatı, insanın "ömür" dediği, kendisine çok uzun gelen ama ilahi planda sadece iki kelime arasındaki kısacık bir bağlaca sığdırılan o fani, yanılsamalı ve geçici dünya yaşamının dilbilimsel karşılığıdır.
Yümîtüküm (يُمِيتُكُمْ)
Bu fiil, Arapça "m-v-t" (موت) kökünden if'al babında türeyen muzari (geniş/gelecek zaman) bir eylemdir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "hayatın, canlılığın, sıcaklığın ve hareketin tamamen sona ermesi, mutlak bir durgunluk ve sükunet" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "imâte" (öldürme) kavramının, ruhun bedenden ayrılmasıyla fiziksel ve biyolojik fonksiyonların tamamen durdurulması eylemi olduğunu aktarır. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret eksenli) argümantasyonunda ölümün taşıdığı anlama dikkat çeker. Neuwirth'e göre ölüm, insanın kendi başına gelen biyolojik bir tükeniş, kör bir son veya tabiatın bir kazası değildir; ayetteki etken yapı ("Sizi O öldürür/öldürecek"), ölümün bizzat Allah'ın aktif, bilinçli ve planlı bir "eylemi" olduğunu, dolayısıyla hayat gibi ölümün de ilahi kontrolün tam merkezinde yer aldığını gösteren teolojik bir mühürdür.
Yuhyîküm (يُحْيِيكُمْ)
Etimolojik olarak aynı "h-y-y" (حيي) kökünden, if'al babında türeyen muzari bir fiildir. Ayetteki ikinci dirilişi (ahireti/ba's) ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ahiretteki "ihya" eyleminin dünyadakinden farklı olarak, ölümün bir daha asla uğrayamayacağı ebedi, bozulmaz ve sarsılmaz bir varoluş boyutu olduğunu açıklar. Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ'da ölümden sonraki bedensel diriliş (resurrection) tartışmalarının merkezinde yer alan bu kavramın Kur'an'daki stratejik kurgusunu inceler. Reynolds'a göre ayet, muazzam bir mantıksal kıyas (kıyas-ı celi) yapar: İnsanı hiçlikten çıkarıp ilk defa yaratan (ahyâküm) o mutlak kudretin, dağılmış bedeni ikinci kez bir araya getirmesi (yuhyîküm) ontolojik olarak çok daha kolay ve kesindir. İlk yaratılış, ikinci yaratılışın teolojik garantisidir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin muzari (şimdiki/gelecek zaman) kullanılmasının fıkhî boyutuna değinir; diriliş sadece geçmişte verilmiş soyut bir söz değil, Allah'ın iradesiyle kesin olarak gerçekleşecek aktif, dinamik ve kaçınılmaz bir adli (hesap) eylemidir.
el-İnsâne (الْإِنْسَانَ)
Kelimenin etimolojik kökeni dilbilimciler arasında "e-n-s" (أنس) ve "n-s-y" (نسي) kökleri üzerinden derinlemesine tartışılmıştır. İbn Fâris, "üns" kökünün temel anlamının "vahşiliğin zıddı olarak cana yakınlık, bir arada yaşama, sosyalleşme ve ünsiyet" olduğunu; "nisyan" kökünün ise "bilinen bir gerçeğin hafızadan silinmesi, terk edilmesi ve unutulması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın fıtraten unutkan (n-s-y) doğasından ve toplumsal (e-n-s) bir varlık olmasından dolayı bu ismin her iki kökü de kendi mahiyetinde barındırdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın antropolojisinde "insan" kelimesinin kullanım bağlamlarına dikkat çeker. Izutsu'ya göre bu kelime, Kur'an'da genellikle insanın varoluşsal zayıflığına, nankörlüğüne, aceleciliğine ve sınırları aşan kibrine atıf yapıldığında tercih edilir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin bu ayetteki edebi konumuna odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, ayetin ilk kısmında insanın yaratılışı, ölümü ve yeniden diriltilişi gibi evrensel ve devasa ilahi eylemler peş peşe sıralandıktan hemen sonra "insan" (el-insân) kelimesinin mutlak ve yalnız bir cins isim olarak getirilmesi; insanın bu muazzam kozmik tasarım karşısındaki ontolojik küçüklüğünü, çaresizliğini ve ilahi senaryodaki mutlak edilgenliğini muhatabın yüzüne çarpan sarsıcı bir teolojik tasvirdir.
Lekefûrun (لَكَفُورٌ)
Etimolojik olarak "k-f-r" (كفر) kökünden türeyen mübalağalı ism-i faildir (sıfat-ı müşebbehe). İbn Fâris, bu kökün en somut ve asıl anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek, üzerini tamamen kapatmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dini terminolojide "küfrân-ı nimet" kavramının, kişinin kendisine verilen nimeti, yardımı ve ihsanı inkar etmesi, değerini bilmemesi ve nankörlük yaparak o nimetin asıl kaynağını (Allah'ı) örtbas etmesi olduğunu açıklar. Kelimenin "kefûr" vezninde gelmesi, bu nankörlüğün zirve noktasını, aşırılığını ve sürekliliğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında bu kelimenin salt bir "inançsızlık" (teolojik küfür) olmaktan çok, derin bir "ahlaki nankörlük" olduğunu vurgular. Kendisine hayat veren, rızıklandıran ve yeniden var edecek olan mutlak kudrete karşı insanın sergilediği bu nankörlük, varoluşsal bir ihanettir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin başındaki tekit/pekiştirme lam'ı (le-kefûr) ve isim cümlesi (innel insâne) yapısının taşıdığı dilbilimsel ağırlığa dikkat çeker. Kılıç'a göre bu gramatik kurgu, insanın nankörlüğünün anlık bir hata veya tesadüfi bir sürçme olmadığını; bunun, terbiye edilmemiş insan karakterinin merkezine yerleşmiş, kronik, değişmez ve derin bir ontolojik arıza olduğunu tescilleyen mutlak bir ilahi teşhistir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla