اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۜ وَيُمْسِكُ السَّمَٓاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 65. Ayet
Daralt
X
-
Görmüyor musun ki, Allah yeryüzündekileri ve O’nun emriyle denizde akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi! Kendi izni olmadıkça yerkürenin üzerine düşmemesi için göğü tutan da O’dur. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir.
Görmüyor musun ki, Allah yeryüzündekileri ve O’nun emriyle denizde akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi! Cenâb-ı Hak, kendilerine şükretmelerini istemek için onlara nimetlerini hatırlatıyor Çünkü yeryüzündeki çeşit çeşit menfaatleri emirlerine verdiğini haber veriyor. Bundan maksadı onları başı boş bırakmak için boş yere yaratmadığını bilmeleridir Çünkü yaratması, sözü edilen şekilde olan bir varlığı yoktan var etmesi, başı boş ve boş yere olmaz. Cenâb-ı Hak, olanca sertliğine ve katılığına rağmen yeryüzünün menfaatlerine ulaşacakları vesileleri onlara bahşettiğini haber veriyor. Bir de denizlerin menfaatlerine ulaşmalarını sağlayan araçları onlara verdiğini de bildiriyor Denizlerin menfaatlerinden maksat da denizlerde bulunan menfaatlere ulaşmalarına aracılık edecek olan ve kendileri için yaratmış olduğu gemilerdir Çünkü Allah Teâlâ ahşabı suyun yüzünde durur ve batmaz özellikte yaratmış ve bunun dışında özelliği suya batmak, suyun dibinde olmak olan demiri, taşı ve benzeri eşyaları yoktan var etmiştir. Bütün bunları yaratmasının sebebi, ahşabın suyun yüzünde nasıl kalıp batmadığını, demirin, taşın ve benzerlerinin de suyun yüzünde nasıl kalamadığını öğrensinler ve böylece Rab’lerinin lütfunu ve rahmetini farketsinler. Öte yandan demir, ahşapla birlikte suyun yüzünde sabit kalmıştır. Zira gemiler demirsiz olmazlar ve onunla yapılırlar. Sonra da su sızdırmazlar. En doğrusunu Allah bilir.
Kendi izni olmadıkça yerkürenin üzerine düşmemesi için göğü tutan da O’dur. Yani Allah Teâlâ, göğü tutmaktadır ama ne sebeplerle ne de dünyada nesneleri tutan herhangi bir şeyle. Bu, şu İlâhî beyanda belirtilen husustur: “Gerçek şu ki Allah, koyduğu düzenden sapmamaları için gökleri ve yeri tutmaktadır”. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir. Yani yarattıklarını onlara olan şefkati ve merhametinden dolayı yaratmış ve sözü edilen şeyleri onların hizmetlerine bu yüzden vermiştir.
Yorumu Yorumla
-
Tera (تَرَ)
Kelimenin kökü, Arapça "r-e-y" (رأي) harflerine dayanmaktadır ve muzari (şimdiki/geniş zaman) fiilin meczum (sonu cezimli) formudur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "gözle veya akılla bir şeyi idrak etmek, görmek, farkına varmak ve kesin bir inanca sahip olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" eyleminin Kur'an'da iki boyutta kullanıldığını; ilkinin fiziksel gözle (basar) optik bir görme, ikincisinin ise akılla ve kalple (basiret) yapılan derinlemesine bir kavrayış olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki "Görmedin mi?" (e lem tera) sorusunun sıradan bir optik teyit olmadığını, muazzam bir teolojik kışkırtma (retorik) olduğunu ifade eder. Öztürk'e göre bu fiil, muhatabı her gün şahit olduğu, kanıksadığı ve rutin saydığı o devasa kozmik düzenin arkasındaki asıl "faili" (Allah'ı) aklıyla "görmeye" ve sarsıcı bir ontolojik tefekküre davet eder.
Sehhara (سَخَّرَ)
Etimolojik olarak Arapça "s-h-r" (سخر) kökünden, tef'il babında türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "birini veya bir şeyi aşağılamak, boyun eğdirmek, onu kendi iradesi dışında ve ücretsiz/zorunlu olarak bir işte çalıştırmak" (angarya) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "teshîr" kavramının, vahşi ve kontrol edilemez güçleri zapt ederek onları belirli bir hedefe doğru sevk etmek ve insanın hizmetine amade kılmak olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyle gerçekleştirdiği muazzam mitolojik devrimi analiz eder. Izutsu'ya göre Cahiliye arabı ve Antik Çağ insanı için denizler, rüzgarlar ve yıldızlar korkulan, tapınılan ve kendilerine ait tanrısal iradeleri olan "kutsal" varlıklardı. Kur'an, "sehhara" fiiliyle tüm doğayı kutsallığından soyutlar (desacralization), onların tanrı olmadığını, sadece insanın yaşaması için Allah tarafından "zorla boyun eğdirilmiş, evcilleştirilmiş ve köleleştirilmiş" (musahhar) devasa fiziksel mekanizmalar olduğunu ilan eder.
el-Fülke (الْفُلْكَ)
Kelimenin kökeni, "f-l-k" (فلك) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yuvarlaklık, dairesellik, dönen tekerlek ve yörünge" olduğunu belirtir. El-Cevâlîkî, fülk kelimesinin saf Arapça olmadığını, yapısı ve formu itibariyle kadim dillerden Arapçaya geçmiş (muarreb) bir denizcilik terimi olduğunu aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin izini sürerek Akadcadaki "eleppu" veya Sümercedeki köklerinden Aramice/Süryaniceye, oradan da İslam öncesi Arapçaya "gemi/kayık" anlamında geçtiğini ikna edici delillerle ortaya koyar. Patricia Crone, Geç Antik Çağ'daki Arap yarımadasının coğrafi şartlarını hatırlatarak; o devasa, uçsuz bucaksız kum denizinde yaşayan bedeviler için, ahşaptan yapılmış tonlarca ağırlığındaki bir yapının (fülk) suların üzerinde batmadan ilerleyebilmesinin, ilahi merhametin ve kudretin en gözle görülür, en çarpıcı teknolojik "ayeti" (işareti) kabul edildiğini vurgular.
Tecrî (تَجْرِي)
Bu fiil, Arapça "c-r-y" (جري) kökünden türeyen muzari bir eylemdir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "suyun akması, bir şeyin hızla ve kesintisiz bir şekilde ileriye doğru atılması, koşmak ve akıp gitmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cereyân" kavramının engellere takılmadan, pürüzsüz ve sürekli bir ilerleyişi ifade ettiğini aktarır. Dücane Cündioğlu, geminin sudaki hareketinin "yüzmek" (sebh) yerine "akıp gitmek" (tecrî) fiiliyle tasvir edilmesinin estetik ve felsefi yönüne dikkat çeker. Cündioğlu'na göre bu fiil, devasa geminin kendi başına güç harcayarak ilerlemesinden ziyade; suyun, rüzgarın ve ilahi kanunların (kaldırma kuvvetinin) sağladığı o kusursuz yatakta hiç zorlanmadan, adeta suyun bir parçasıymış gibi "akıp gittiğini" gösteren sarsılmaz bir dilbilimsel tablodur.
el-Bahri (الْبَحْرِ)
Etimolojik olarak Arapça "b-h-r" (بحر) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yarılmak, genişlemek, uçsuz bucaksız olmak ve derinlik" olduğunu belirtir. Denize bu ismin verilmesi, onun karaları yarması ve insanın ufkunu aşan o devasa, geniş hacminden dolayıdır. Gabriel Said Reynolds, "bahr" (deniz) kavramının Ortadoğu monoteizmindeki (Kitab-ı Mukaddes geleneğindeki) teolojik arka planını inceler. Reynolds'a göre kadim mitolojilerde deniz; kaosu, yutucu canavarları (Leviathan) ve tanrılara isyan eden karanlık güçleri temsil ederdi. Ancak Kur'an, denizi (bahr) o kaotik ve şeytani vasfından tamamen arındırır; onu gemilerin Allah'ın emriyle usulca aktığı, sınırları çizilmiş ve ilahi hukuka tam bir teslimiyetle boyun eğmiş "uysal" bir hizmet alanına dönüştürür.
Yümsikü (وَيُمْسِكُ)
Kelimenin kökü, Arapça "m-s-k" (مسك) harflerine dayanmaktadır ve if'al babından türeyen muzari bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi sımsıkı tutmak, kavramak, elden kaçmasını önlemek, durdurmak ve tutunmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "imsak" kavramının, kendi doğal eğilimi düşmek, akmak veya dağılmak olan bir nesneyi dışarıdan ve üstün bir kuvvetle "zapt etmek, frenlemek" olduğunu açıklar. Oruç ibadetine de nefsi arzularından "tuttuğu/engellediği" için imsak denilir. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu kelime üzerinden inşa ettiği kozmolojiye odaklanır. Neuwirth'e göre "göğü tutuyor" (yümsiküs semâe) tasviri, Allah'ı evreni bir kez yaratıp sonra köşesine çekilen bir saat ustası (deizm) olarak değil; o devasa kozmik kubbenin her an, her saniye çökmesini bizzat kendi kudretiyle "aktif olarak engelleyen", varlığı anbean ayakta tutan mutlak ve dinamik bir güç (Sustainer) olarak resmeder.
Tekaa (تَقَعَ)
Etimolojik olarak "v-k-a" (وقع) kökünden türeyen muzari (şimdiki zaman) bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ağır bir nesnenin yukarıdan aşağıya doğru hızla inmesi, yere çarpması, yerleşmesi ve kaçınılmaz bir olayın vuku bulması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vuku" kavramının sıradan bir düşüş olmadığını, geri döndürülemez ve sarsıcı bir çöküşü (örneğin kıyametin kopuşunu / el-vâkıa) ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kelimenin yarattığı psikolojik gerilime dikkat çeker. Göğün yeryüzüne "düşmesi/çarpması" (tekaa), insan aklının alabileceği en korkunç eskatolojik felakettir. Allah'ın bunu imsak ile (tutarak) engellediğini bildirmesi, insanın aslında her an devasa bir kozmik tehlikenin altında yaşadığını, ancak ilahi merhametin bu mutlak felaketi saniye saniye erteleyerek ona varoluş alanı açtığını gösteren teolojik bir şoklamadır.
İznihî (إِذْنِهِ)
Kelimenin kökeni, Arapça "e-z-n" (أذن) harflerine dayanmaktadır ve sonuna iyelik zamiri (hî) eklenmiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "kulak vermek, işitmek, bilmek, rıza göstermek ve bir engeli kaldırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "izin" kavramının, bir eylemin gerçekleşmesi için var olan hukuki veya fiziksel bir yasağın, engelin kaldırılması ve o eyleme alan açılması durumu olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayetteki (illâ bi iznihî / ancak O'nun izni hariç) istisna formundaki işlevine odaklanır. Aydar'a göre doğa kanunları (yerçekimi, kozmik çöküş) kendi başlarına özerk değillerdir. Kıyamet günü göğün yere düşmesi, fiziki bir kaza değil, ancak "İzin" sahibinin (Allah'ın) o kozmik yasaları serbest bırakmasıyla, engeli (imsak) kasten kaldırmasıyla işleyecek olan fıkhî ve teolojik bir karardır.
Raûfün (لَرَءُوفٌ)
Etimolojik olarak "r-e-f" (رأف) kökünden türeyen ve mübalağa bildiren bir sıfattır (sıfat-ı müşebbehe). Başındaki "lam" harfi (le-raûfün) tekit/pekiştirme bildirir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "merhametin en uç noktası, aşırı incelik, şefkat göstermek ve acıyı bertaraf etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "re'fet" kavramı ile "rahmet" arasındaki o ince anlamsal farkı açıklar: Re'fet, kişinin başına gelebilecek bir kötülüğü, zararı ve acıyı daha gerçekleşmeden önce şefkatle uzaklaştırmak, ona kalkan olmaktır. Rahmet ise daha geniş kapsamlı bir bağışlama ve lütuftur.
Rahîmün (رَحِيمٌ)
Bu kelimenin kökü, Arapça "r-h-m" (رحم) harflerine dayanmaktadır ve mübalağalı ism-i faildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "acımak, sevgi duymak, korumak ve anne rahmi gibi sımsıcak bir bağla sarmalamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rahîm" sıfatının, merhametin kesintisiz, sürekli ve fiili olarak varlıklara nimet olarak ulaşmasını ifade ettiğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin kapanışındaki "Raûf ve Rahîm" sıfatlarının (Raûfun Rahîm) kronolojik ve mantıksal sıralamasındaki estetiğe odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre; göğün yere düşmesinin (kozmik felaketin) engellenmesi, acının bertaraf edilmesi olduğu için Allah önce "Raûf" sıfatıyla kalkan olur; ardından yeryüzündeki imkanların ve denizlerin insanın emrine verilmesi (nimetin sunulması) lütuf olduğu için hemen peşinden "Rahîm" sıfatı devreye girer. Bu kapanış, Allah'ın evrendeki o mutlak gücünü zorbalıkla değil, insanı önce yıkımdan koruyan (Re'fet), sonra da onu sevgiyle besleyen (Rahmet) kusursuz bir şefkat mimarisiyle uyguladığını ilan eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla