Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 63. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 63. Ayet

    اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۘ فَتُصْبِـحُ الْاَرْضُ مُخْضَرَّةًۜ اِنَّ اللّٰهَ لَط۪يفٌ خَب۪يرٌۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elem tera enna(A)llâhe enzele mine-ssemâ-i mâen fetusbihu-l-ardu muḣdarra(ten)(k) inna(A)llâhe latîfun ḣabîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Görmüyor musun ki, Allah gökten su indiriyor da yeryüzü yemyeşil oluveriyor! Kuşkusuz Allah Latîf’tir, her şeyden haberdardır.

      Görmüyor musun ki, Allah gökten su indiriyor da yeryüzü yemyeşil oluveriyor! Görmüyor musun ki mânasına gelen “elem tera” (أَلَمْ تَرَ) fiiline dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bu hayret uyandırma harfi olup, Allah Teâlâ yaptığı bütün işlere karşı Resûl-i Ekrem’in hayret duygularını hareket geçirmektedir demişlerdir. Bazıları da bunun delilleri açıklama ve burhanlarını aydınlatma harfi olduğunu ve bu harfin “Rabb’inin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?” meâlindeki beyanda bulunan “elem tera’ya vb. benzediğini behrtmişlerdir. Aslında kelime, zâhiri itibariyle soru ise de esasen tahkik ve gerekli kılma mânası ifade etmektedir. “Elem tera” (görmedin mi mânasında değil) “sen gördün” ve “sana haber verildi” mânasına gelir. Kur anda soru kalıbında gelen bütün ifadeler, aslında “gerekli kılma” ve “ilzam etme” mânasındadır.

      Allah gökten su indiriyor da yeryüzü yemyeşil oluveriyor! Bu beyanda ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenler için iki açıdan delil vardır. Birincisi: Allah Teâlâ kudretini ve hükümranlığını haber vermekte ve gökten su indirmeye ve yeryüzünü katılığına ve sertliğine rağmen yarmaya ve içinden yumuşaklığı ve zâfma rağmen bitki çıkarmaya kadir olan varlık, ölümden sonra yaratıkları canlandırmaya da kadirdir ve onu hiçbir şeyin aciz bırakması ihtimal dâhilinde değildir. İkinci delil şudur: Öldükten ve kupkuru hale geldikten sonra yeryüzünü canlandırmaya kadir olmasıdır. Böyle bir varlık ölümden sonra yaratıkları diriltmeye ve canlandırmaya da kadirdir. Onlar biliyorlar ki bir şeyi eski haline çevirmek, ilk baştan yaratmaktan daha kolaydır. Zira bir şeyi ilk baştan yaratma bilgisine sahip olup da ilkin yaratan varlık, onu eski haline iade etmeye kadirdir.

      Kuşkusuz Allah Latif’tir, her şeyden haberdardır. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Dünyada bir şeye üç sebeple “el-latîf” denir. Birincisi: Bir şeye ince olduğundan dolayı latîf denilir. Bu mâna Allah Teâlâ açısından geçersizdir. İkincisi: Yaratıkların ortaya çıkmasına sebep olmasından onların ortaya çıkmasında zorluk çekmemesinden dolayı bir kimseye latîf denilir. Üçüncüsü: Latîf, merhametli ve şefkatli demektir. Kelime bu son iki mânada Allah Teâlâ’ya nispet edilebilir. Ama birinci mânanın Cenâb-ı Hakka nispet edilmesi caiz değildir. “Habîr” (خَبِيرٌ) bilen demektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tera (تَرَ)

        Kelimenin kökü, Arapça "r-e-y" (رأي) harflerine dayanmaktadır ve muzari (şimdiki/geniş zaman) fiilin meczum (sonu cezimli/düşmüş) formudur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "gözle veya akılla bir şeyi idrak etmek, görmek, farkına varmak ve bir görüşe/inanca sahip olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" (görme) eyleminin Kur'an'da iki temel boyutta kullanıldığını açıklar: Birincisi fiziksel gözle (basar) yapılan optik görme, ikincisi ise akılla ve kalple (basiret) yapılan derinlemesine kavrayış ve farkındalıktır. Ayetteki "Görmedin mi?" (e lem tera) sorusu, optik bir vizyonu değil, epistemolojik bir uyanışı talep eder. Dücane Cündioğlu, bu eylemin felsefi derinliğine odaklanarak; Kur'an'ın muhatabını sadece gökyüzüne "bakmaya" değil, o meteorolojik hadisenin (yağmurun) arkasındaki ilahi faili "görmeye" (fark etmeye) davet ettiğini, böylece sıradan bir doğa gözlemini ontolojik bir tefekküre dönüştürdüğünü ifade eder.

        Enzele (أَنزَلَ)

        Etimolojik olarak "n-z-l" (نزل) kökünden, if'al babında türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "yukarıdan aşağıya doğru inmek, bir yere konaklamak, yerleşmek ve düşmek" olduğunu belirtir. Misafire ikram edilen yemeğe de etimolojik olarak bu kökten dolayı "nüzül" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "inzâl" eyleminin bir şeyi yüce bir makamdan daha aşağı bir seviyeye belirli bir ölçüyle ve amaca yönelik olarak indirmek olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki teolojik kurgusuna dikkat çeker. Öztürk'e göre yağmurun yağması salt bir buharlaşma ve yoğunlaşma döngüsü olarak değil, "Allah indirdi" (enzellâhe) şeklinde doğrudan ilahi iradeye nispet edilerek dikey (vertikal) bir "gönderme/lütfetme" eylemi olarak tanımlanır. Bu fiil, yeryüzünün kendi kendine yetmediğini, hayatın devamı için daima o yüce/yukarı makama (müteal alana) muhtaç olduğunu mühürler.

        es-Semâi (السَّمَاءِ)

        Kelimenin kökeni, Arapça "s-m-v" (سمو) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yükseklik, üstünlük, yücelik ve insanın başının üstünde yer alan her şey" olduğunu belirtir. İnsanı diğer varlıklardan üstün ve belirgin kılan "isim" (ism) kelimesi de bu yücelik kökünden türemiştir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki köklerini inceleyerek, İbranicedeki "shamayim" ve Aramicedeki "şmayyâ" kelimeleriyle birebir aynı olan bu ismin, Ortadoğu monoteizminde sadece fiziksel gök kubbeyi değil, ilahi otoritenin ve rahmetin kaynağını temsil eden kadim ve evrensel bir terim olduğunu kanıtlar. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın evren tasavvurunda (kozmolojisinde) gökyüzünün (semâ) boş bir uzay boşluğu olmadığını; aksine oranın, yeryüzündeki ölü toprağa can verecek olan o kutsal suyun (rahmetin) depolandığı ve ilahi emrin bekletildiği son derece aktif ve teolojik bir "kasa/kemer" işlevi gördüğünü belirtir.

        Mâen (مَاءً)

        Etimolojik olarak Arapça "m-v-h" (موه) kökünden türemiştir; aslının "meveh" olduğu, zamanla vav harfinin elife dönüşerek "mâ" şeklini aldığı dilbilimciler tarafından kabul edilir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "hayatın kaynağı olan sıvı, su ve bir şeyin özsuyu" olduğunu belirtir. Patricia Crone, Geç Antik Çağ'da ve özellikle Arap yarımadasındaki o acımasız çöl ikliminde suyun (mâ) taşıdığı varoluşsal anlama odaklanır. Crone'a göre bedevi için su, marketten alınan sıradan bir tüketim maddesi değil; kelimenin tam anlamıyla ölüm ile yaşam arasındaki o incecik, hayati çizgidir. Kur'an, gökten "su" indirildiğini söylerken, muhatabının zihnindeki o en derin kıtlık ve yok oluş korkusuna doğrudan dokunarak, onlara mutlak bir diriliş ve hayat garantisi sunar.

        Tusbihu (فَتُصْبِحُ)

        Bu fiil, Arapça "s-b-h" (صبح) kökünden if'al babında türeyen muzari bir eylemdir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "gecenin karanlığının yırtılıp ufukta sabahın o belirgin, kırmızımtırak/beyaz aydınlığının belirmesi, güzellik ve parlaklık" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ısbâh" (sabaha çıkma) eyleminin sadece bir zaman dilimine girmeyi değil, karanlıktan aydınlığa, uykudan uyanıklığa ve ölüden diriye geçişi simgeleyen ani ve köklü bir "hal değişimini/dönüşümü" ifade ettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayetteki muazzam edebi ve estetik işlevine dikkat çeker. Yağmurun toprağı yeşertmesi süreci genellikle yavaş ve uzun bir zamana yayılır; ancak ayette "fe-tusbihu" (bir de bakarsın ki sabaha çıkmış/dönüşüvermiş) fiilinin kullanılması, ilahi kudretin o ölü toprağı sanki bir gecede, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte aniden uyanan canlı ve parlak bir fıtrata dönüştürdüğünü gösteren çok güçlü, hızlandırılmış (time-lapse) bir görsel metafordur.

        Muhdarraten (مُّخْضَرَّةً)

        Kelimenin kökü, Arapça "h-d-r" (خضر) harflerine dayanmaktadır ve ism-i fail (etken ortaç) formundadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yeşil renk, bitkilerin tazeliği, körpelik ve hayat emaresi" olduğunu belirtir. Karanlığın ve kuruluğun mutlak zıddıdır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında renklerin taşıdığı teolojik sembolizmi analiz eder. Izutsu'ya göre "yeşil" (hudret) sıfatı, Kur'an'da her zaman mutlak ilahi lütfun, cennetin, gençliğin ve dirilişin (ba's) rengidir. Çölün o ölümcül, kahverengi ve sarı kuruluğu (hiçliği), yağmurun temasıyla birlikte ontolojik bir patlama yaşayarak varoluşun en estetik ve canlı formu olan "yeşile" (muhdarra) bürünür. Bu kelime, ölümden sonraki dirilişin yeryüzündeki inkar edilemez, görsel ispatıdır.

        Latîfun (لَطِيفٌ)

        Etimolojik olarak "l-t-f" (لطف) kökünden türeyen mübalağalı ism-i faildir (sıfat-ı müşebbehe). İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeye son derece yumuşak, nazik, görünmez ve hissedilmez bir incelikle nüfuz etmek, şefkat göstermek ve kaba/sert olanın mutlak zıddı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Latîf" sıfatının Allah'a nispet edildiğinde; O'nun, eşyanın en ince, en gizli ve mikroskobik detaylarına kadar tam bir bilgiye sahip olması ve işlerini hiçbir zorbalık veya kırıp dökme olmaksızın, son derece estetik ve pürüzsüz bir müdahaleyle gerçekleştirmesi olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kurgusundaki fiziksel hadise ile bu sıfat arasındaki kusursuz uyuma dikkat çeker. Gökten inen su, toprağın o sert ve kuru kabuğunu parçalayarak değil, "Latîf" isminin tecellisiyle o kabuğun aralıklarından usulca sızarak, tohumu incitmeden, büyük bir şefkat ve nezaketle o yeşermeyi (dirilişi) gerçekleştirir. Kudret devasadır, ancak eylem "latiftir".

        Habîrun (خَبِيرٌ)

        Kelimenin kökeni, Arapça "h-b-r" (خبر) harflerine dayanmaktadır ve mübalağa bildiren bir sıfattır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin içyüzünü, gizli kalmış arka planını, mahiyetini ve özünü bilmek" olduğunu belirtir. Toprağın derinliklerine veya eşyanın görünmeyen kısımlarına bu kökten dolayı işaret edilir. Râgıb el-İsfahânî, "Habîr" sıfatının, dışarıdan gözlemlenen yüzeysel bilgi (ilim/şuhud) olmadığını; eşyanın zaman içindeki değişimini, en derindeki köklerini ve gizli hallerini eksiksiz kavramak olduğunu aktarır. Gabriel Said Reynolds, ayetin sonundaki "Latîf ve Habîr" sıfatlarının yan yana gelmesinin yarattığı o muazzam teolojik kapanışa (fasıla) odaklanır. Reynolds'a göre Allah, "Latîf" sıfatıyla rahmetini toprağın en ince zerrelerine kadar nazikçe ulaştırırken; "Habîr" sıfatıyla o kapkaranlık, katı toprağın kilometrelerce altında hangi ölü tohumun nerede saklandığını, ne zaman ve nasıl yeşereceğini milimetrik bir kusursuzlukla "bilmektedir". Diriliş (muhdarra), bu derin bilginin (Habîr) ve o ince müdahalenin (Latîf) ortak ve mutlak sonucudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X