ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَاَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 61. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kudret, gece gündüz, hac suresi 61. ayet, işitme, hac suresi, hac 61, görme, allah, gece, gündüz
-
İşte böyle; Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar. Allah her şeyi işitir ve görür.
İşte böyle; Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar. “Zâlike” (ذَٰلِكَ) kelimesinin önceki ifadeyle bağlantı olmaksızın yeni bir cümlenin başlangıcı olarak kullanılmasının caiz olduğunu söylemiştik. Bu kelimenin (bir önceki âyette yer alan) “Allah ona mutlaka yardım eder” meâlindeki cümlenin sılası olarak belirtilmiş olması da mümkündür. Bu takdirde mâna şöyle olur: Bu yardım, Allah Teâlâ’nm sözünü ettiği kimseler içindir. Çünkü geceyi gündüze ve gündüzü de geceye katmaya kâdir olan bir varlık, onlara vâdettiği yardıma da kadirdir.
Allah her şeyi işitir ve görür. Yani onların sözlerini işitir ve ihtiyaçlarını görür. “es-Semi‘” (السَّمِيعُ) kelimesinin “kabul eden” mânasına olduğu söylenmiştir. Yani Allah onların dualarını kabul edendir. “Basîr” (بَصِيرٌ) ise düşmanların hallerini ve hareketlerini görendir anlamına gelir. Ya da bu cümle yeni bir başlangıç cümlesi olarak Allah her şeyi işitir ve görür mânasında da olabilir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Böyledir; çünkü Allah hakkın tâ kendisidir”. Bazıları da âyete şöyle bir anlam vermiştir: Geceyi gündüze, gündüzü geceye katan, bütün bunları yapan Odur.
Yorumu Yorumla
-
Yûlicü (يُولِجُ)
Kelimenin kökü Arapça "v-l-c" (ولج) harflerine dayanmaktadır ve if'al babından türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman) bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dar bir yere girmek, nüfuz etmek, yavaşça ve kesintisiz bir şekilde sızmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "îlâc" eyleminin, bir nesneyi diğerinin içine yumuşakça, boşluk bırakmadan ve tedrici (aşama aşama) olarak sokmak/geçirmek olduğunu açıklar. Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı bu estetik ve felsefi boyuta odaklanır. Cündioğlu'na göre, ayette gece ile gündüzün yer değiştirmesi keskin bir bıçak darbesiyle, anlık bir açılıp kapanmayla tasvir edilmez. "Yûlicü" fiili, ontolojik bir iç içe geçişi, birinin diğerinin içinde usulca erimesini ve zamanın o kusursuz, kaygan akışını (tedriciliği) muhatabın zihnine çizen muazzam bir dilbilimsel ve görsel metafordur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kozmik eylemin ayetteki teolojik bağlamına dikkat çeker. Öztürk'e göre Allah'ın geceyi gündüze "sokması/katması", sadece astronomik bir doğa olayı değildir; karanlıkların aydınlığa, yenilgilerin zafere tedrici olarak dönüştürülebileceğini, ilahi kudretin evrendeki en keskin zıtlıkları bile birbirine boyun eğdirecek mutlak bir tasarıma sahip olduğunu gösteren sarsılmaz bir iktidar (mülk) ispatıdır.
el-Leyle (اللَّيْلَ)
Etimolojik olarak "l-y-l" (ليل) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "karanlığın toplanması, eşyanın üzerini örtmesi ve gizlemesi" olduğunu belirtir. Gündüzün tüm belirginliğini ve renklerini yuttuğu için bu isim verilmiştir. Arthur Jeffery, kelimenin evrimini ve Sami dillerindeki köklerini inceleyerek, Süryanicedeki "lêlyâ" ve İbranicedeki "laylâ" kelimeleriyle tamamen aynı olan bu kavramın, Geç Antik Çağ Ortadoğu kültürlerinde sadece fiziksel bir karanlığı değil, bilinmezliği ve kozmik dinlenmeyi ifade eden evrensel, kadim bir terim olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde "leyl" (gece) kavramının salt meteorolojik bir zaman dilimi olmadığını vurgular. Izutsu'ya göre gece, ilahi gizemin, sırların ve insanın kendi iç dünyasıyla baş başa kaldığı o derin yalnızlığın sembolüdür; ayette bu devasa kozmik örtünün, yeryüzünü terk ederken gündüzün içine eritilmesi (yûlicü), varlığın mutlak bir ilahi senkronizasyonla yönetildiğini kanıtlar.
en-Nehâri (النَّهَارِ)
Kelimenin kökeni, Arapça "n-h-r" (نهر) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "genişlemek, yayılmak, coşkuyla ve kesintisiz bir şekilde akmak" olduğunu belirtir. Suların yatağını yararak geniş bir alanda akmasına etimolojik olarak "nehr" (nehir) denildiği gibi; güneş ışınlarının da ufuktan fışkırarak yeryüzüne genişçe yayılmasına, karanlığı yararak akıp gitmesine aynı kökten dolayı "nehâr" (gündüz) ismi verilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, nehâr kavramının şafağın sökmesinden güneşin batmasına kadar olan o aydınlık ve hareketli süreci kapsadığını, ışığın adeta bir su gibi yeryüzüne "fışkırmasını" ifade ettiğini açıklar. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın argümantasyon yapısında gece ve gündüz (leyl ve nehâr) ikileminin kullanımına dikkat çeker. Neuwirth'e göre, evrenin en büyük, en kontrol edilemez ve en sarsıcı iki kozmik kütlesi olan bu "akışların" (karanlık ve aydınlık), ilahi irade tarafından bir saatin çarkları gibi birbirinin içine sokulup çıkarılması, muhataba sunulan en büyük ontolojik ayettir. Bu ritim, Allah'ın vaatlerini yerine getirecek o mutlak kudrete (kudret-i kâmile) sahip olduğunun gökyüzüne yazılmış tartışmasız fermanıdır.
Semî'un (سَمِيعٌ)
Etimolojik olarak Arapça "s-m-a" (سمع) kökünden türeyen mübalağalı ism-i fail (sıfat-ı müşebbehe) formudur. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir sesi algılamak, kulağa gelen frekansı idrak etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Semî'" sıfatının Allah'a nispet edildiğinde, fiziksel bir organa (kulağa) veya ses dalgasına ihtiyaç duymaksızın; evrendeki en gizli fısıltıları, kalplerden geçen sessiz yakarışları ve tüm varlıkların seslerini eşzamanlı ve eksiksiz olarak algılayan mutlak bir işitme/idrak gücü olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, makro kozmos ile mikro kozmos arasındaki o muazzam teolojik geçişe odaklanır. Aydar'a göre ayet, geceyi gündüze katan o devasa kozmik eylemlerden (fiziksel evrenden) aniden "Semî'" (işiten) sıfatına geçerek çok sarsıcı bir mesaj verir: Galaksileri ve zamanı yöneten o erişilmez, devasa kudret; aynı zamanda yeryüzündeki tek bir mazlumun fısıltısını, bir insanın iç çekişini duyacak kadar kişisel, yakın ve "işitendir".
Basîr (بَصِيرٌ)
Bu kelimenin kökeni, "b-s-r" (بصر) harflerine dayanmaktadır ve mübalağa bildiren bir sıfattır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "gözle görmek, bir şeyi açıkça fark etmek, örtüleri kaldırıp gerçeğe nüfuz etmek ve kesin bilgi sahibi olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Basîr" sıfatının sadece dış yüzeyi (zâhiri) gören optik bir yetenek olmadığını, eşyanın en derin mahiyetini, varlığın içyüzünü ve niyetleri tüm çıplaklığıyla kavrayan mutlak bir ilahi içgörü (basiret) olduğunu aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kapanışındaki (fasıla) "Semî'un Basîr" (Hakkıyla İşiten ve Gören) ikilemesinin epistemolojik (bilgi felsefesi) ağırlığına dikkat çeker. Kılıç'a göre, gece ile gündüzün o sessiz ve kozmik değişimi nasıl Allah'ın gözünden kaçmıyorsa, insanların aydınlıkta (nehâr) aleni olarak yaptıklarından karanlıkta (leyl) gizlice işledikleri cürümlere kadar her eylemi de o mutlak "görme" (basîr) yetisinin menzili içindedir. Bu kapanış, ilahi adaletin hiçbir veriyi, sesi veya görüntüyü kaçırmayacağını mühürleyen kusursuz bir teolojik gözetim ilanıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla