Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 57. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 57. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne keferû vekeżżebû bi-âyâtinâ feulâ-ike lehum ‘ażâbun muhîn(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      56. O gün hükümranlık yalnız Allah’ındır; onlar arasında hükmünü verir. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapmış olanlar, nimetlerle dolu cennetlerde olacaklardır.

      57. İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlara ise alçaltıcı bir azap vardır.

      Hükümranlık Yalnız Allah’a Aittir

      O gün hükümranlık yalnız Allah’ındır; onlar arasında hükmünü verir. Hasan-ı Basrî der ki: Hükümranlık dünyada ve âhirette her hâlükârda Allah’a aittir. Fakat O gün hükümranlık yalnız Allah’ındır demek, o gün aralarmda mahlûkat değil, sadece O hüküm verecektir demektir. Çünkü dünyada başkası hakkında hüküm verenler vardır. Ama o gün hüküm, sadece Allah’ın olacaktır. Bize göre -hükümranlık bütün zamanlarda sadece Allah’a ait olduğu halde- o günün özel olarak bunun belirtilmesi, o gün herkesin O nun hükümranlığını ikrar edecek ve kimsenin bu konuda kendisiyle çekişemeyecek olmasından dır. Dünyada ise hükümranlığı kendi nefsi için iddia edenler olur. Yüce Allah hükümranlığın o gün sadece kendisine ait olduğunu şu beyanlarında belirtir: “Hepsi Allah’ın huzuruna çıkacaklar”, “Sonunda dönüş Allah’adır”; “Bütün işler Allah’a dönecektir”. Bunlara benzer başka beyanlar da mevcuttur. İşte bu âyette de durum aynen böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapmış olanlar, nimetlerle dolu cennetlerde olacaklardır. Bu beyanın mânası açıktır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        el-Lezîne (الَّذِينَ)

        Etimolojik olarak Arapça "l-z" (لذ) köküyle bağlantılı olan bir ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). İbn Fâris, bu kelimenin belirli bir grubu nitelemek ve onları bir eylemle tanımlayarak diğerlerinden ayırmak amacıyla kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu zamirin kullanılmasının, söz konusu grubun sıradan veya rastlantısal bir topluluk olmadığını; tarihte eylemleriyle, tercihleriyle ve cürümleriyle ayrışmış spesifik bir kitleyi işaret ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç sosyolojisinde bu zamirin, inananlar (âmenû) ile inkarcılar (keferû) arasına çekilen kesin bir ontolojik sınır çizgisi (demarkasyon) işlevi gördüğünü, insanlığı davranış kalıplarına göre kategorize eden temel bir dilbilimsel araç olduğunu vurgular.

        Keferû (كَفَرُوا)

        Kelimenin kökü, "k-f-r" (كفر) harflerine dayanmaktadır ve mazi (geçmiş zaman) formunda bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün en somut ve asıl anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek, üzerini tamamen kapatmak" olduğunu belirtir. Tohumu toprağın altına gizlediği için çiftçiye etimolojik olarak "kâfir" denilmesi bu kökten gelir. Râgıb el-İsfahânî, dini terminolojide "küfr" kavramının, insanın fıtratındaki o aydınlık ilahi hakikati, peygamberin mesajını ve Allah'ın nimetlerini bilerek, inatla ve kasten örtbas etmesi anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde bu fiilin taşıdığı ağırlığa dikkat çeker. Izutsu'ya göre "keferû" eylemi, salt zihinsel bir şüphe veya pasif bir inanmama durumu (agnostisizm) değildir; bu eylem, varlığın ilahi düzenine karşı yürütülen son derece aktif bir "nankörlük", kibre dayalı bir direnç ve yaratıcıya karşı açılmış ontolojik bir isyan bayrağıdır.

        Kezzebû (وَكَذَّبُوا)

        Etimolojik olarak Arapça "k-z-b" (كذب) kökünden, tef'il babında türeyen mazi bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "doğrunun ve gerçeğin (sıdk) tam zıddı olarak, olanı biteni gerçeğe aykırı bir şekilde bildirmek, uydurmak ve yalan söylemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin "tekzib" (yalanlamak) formunda kullanılmasının sadece bir yalan söylemek olmadığını; kendisine sunulan kesin delilleri, mucizeleri ve ilahi elçiyi kasten "yalancılıkla itham etmek", hakikati karalamak olduğunu açıklar. Dücane Cündioğlu, bir önceki fiil (keferû) ile bu fiil (kezzebû) arasındaki psikolojik ve eylemsel farkı (diyalektiği) analiz eder. Cündioğlu'na göre inkar (küfür), kişinin kendi iç dünyasında hakikati örtmesi ve kendi kendini körleştirmesi eylemidir; ancak yalanlama (tekzib), bu içsel körlüğün dışarı taşması, peygambere ve inananlara karşı aktif, agresif ve sistemli bir "ideolojik savaşa" dönüşmesidir. İnkarcılar sadece inanmamakla kalmamış, hakikati boğmak için organize bir saldırıya (tekzibe) geçmişlerdir.

        Âyâtinâ (بِآيَاتِنَا)

        Kelimenin kökeni "e-y-y" (أيي) harflerine dayanmaktadır ve "âye" (ayet/işaret) kelimesinin çoğuluna birinci çoğul şahıs iyelik zamiri (nâ/bizim) eklenmiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi diğerlerinden ayıran, onu belirgin kılan açık alamet, iz, nişan ve sınır" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ayet" kavramının, duyularla algılanabilen (zahir) ve idrak edildiğinde doğrudan görünmeyen bir hakikati (ilahi olanı) akla getiren sarsılmaz bir kanıt olduğunu aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin evrimini inceleyerek, Aramice ve Süryanicedeki "âthâ" (mucize, ilahi işaret, bayrak) kelimesinden Arapçaya geçtiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu kavramı Geç Antik Çağ edebi formlarında nasıl yeniden kurguladığına odaklanır. Neuwirth'e göre Kur'an, hem evrendeki doğa olaylarını hem de peygamberin okuduğu metinleri sıradan nesneler olmaktan çıkarıp, her birini Allah'ın varlığına delalet eden okunası birer "işaret" (ayet) ilan ederek muazzam bir teolojik sistem kurar. İnkarcıların (keferû) yalanladığı şey soyut bir fikir değil, evrenin ve vahyin her köşesine kazınmış olan bu "ilahi işaretlerdir" (âyâtinâ).

        Ülâike (فَأُولَٰئِكَ)

        Etimolojik olarak Arapçada uzağı veya belirgin bir topluluğu gösteren işaret zamiridir (işte onlar). Başına gelen "fe" harfi, bir önceki durumun kaçınılmaz bir sonucunu (illiyet/nedensellik) bağlamak için kullanılmıştır. İbn Fâris, bu zamirin araya bir mesafe koyarak belirli bir grubu diğerlerinden tamamen ayırmak ve onları işaretlemek amacıyla kullanıldığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kurgusunda bu kelimenin fıkhî ve psikolojik işlevine dikkat çeker. Kılıç'a göre, hakikati inkar edip yalanlayanlar, "işte onlar" (fe ülâike) zamiriyle adeta ilahi merhamet dairesinden ontolojik olarak dışarıya fırlatılmış, izole edilmiş ve sadece kendilerini bekleyen o nihai cezaya (azaba) doğru geri döndürülemez bir şekilde sabitlenmişlerdir. Bu kelime, dışlamanın ve hükmün gramatik mühürüdür.

        Azâbün (عَذَابٌ)

        Bu kelimenin etimolojik kökeni "a-z-b" (عذب) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temelinde "engellemek, men etmek, alıkoymak ve kişiyi normal/rahat halinden çıkarmak" anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramının insana şiddetli acı veren, onun bedensel bütünlüğünü, huzurunu ve yaşam konforunu tamamen tahrip edip onu sonsuz bir ızdıraba hapseden her türlü ağır ilahi ceza olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin eski bedevi şiirlerindeki köklerini inceleyerek, başlangıçta esirleri veya suçluları fiziksel olarak hapsetmek/bağlamak anlamında kullanıldığını, Kur'an'ın ise bu kelimeyi alıp mutlak ve ahiret eksenli (eskatolojik) bir cezalandırma terimi olarak evrenselleştirdiğini aktarır.

        Mühîn (مُّهِينٌ)

        Kelimenin kökü, Arapça "h-v-n" (هون) harflerine dayanmaktadır ve if'al babından türeyen ism-i faildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "hafiflik, zayıflık, ağırlığın ve değerin yok olması, kolaylık ve ciddiyetsizlik" olduğunu belirtir. Vakarın, değerin ve onurun mutlak zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "ihânet" (aşağılama/zillete düşürme) kavramının, kişinin haysiyetinin, şerefinin ve itibarının elinden alınarak onun değersiz, sıradan ve hakir bir duruma sokulması olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Cahiliye ahlakındaki o devasa soy kibrinin ve onur (mürüvvet) tutkusunun Kur'an tarafından nasıl parçalandığını bu kelime üzerinden okur. Izutsu'ya göre dünyada peygamberi yalanlayıp kibre kapılanlara verilecek ceza sadece fiziksel bir acı (azap) olamaz; bu ceza onların en çok değer verdikleri o sahte kabilevi gururlarını ezen, onları psikolojik olarak hiçleştiren "aşağılayıcı ve alçaltıcı" (mühîn) bir karakter taşımak zorundadır. Dücane Cündioğlu, azabın sıfatı olarak "mühîn" kelimesinin seçilmesinin felsefi derinliğine odaklanır. Cündioğlu'na göre ateş bedeni yakar, ancak "mühîn" sıfatı doğrudan ruhu, egoyu ve kibri yakar; bu, dünyada ilahi ayetlere tepeden bakan varlığın, ahirette ontolojik olarak değerini tamamen kaybetmesi, evrenin gözünde mutlak bir "hiçe, pisliğe ve hafifliğe" (hevan) indirgenmesi halidir. Bedensel acının ötesinde, varoluşsal bir utançtır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X