Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 55. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 55. Ayet

    وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْهُ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً اَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَق۪يمٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ yezâlu-lleżîne keferû fî miryetin minhu hattâ te/tiyehumu-ssâ’atu baġteten ev ye/tiyehum ‘ażâbu yevmin ‘akîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      54. Bu bir de, kendilerine ilim verilenlerin, onun Rabb’in tarafından gelmiş kesin gerçek olduğunu anlamaları, ona iman etmeleri ve böylece bütün kalpleriyle ona bağlanmaları için yapar. Muhakkak ki Allah iman edenleri dosdoğru bir yola iletir.

      55. İnkâr edenler ise, kıyâmet kendilerine ansızın gelinceye veya sonu olmayan günün azabı kendilerini yakalayıncaya kadar Kur’ân hakkında hep şüphe içinde kalacaklardır.

      Bu iki âyet daha önce belirttiğimiz âyetier gibidir. Bunlardan birisi şu İlâhî beyandır: “Ne zaman bir sûre indirilse, içlerinden ‘Bu hanginizin imanını arttırdı İd?’ diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince”. Buna benzer tevhit ehlini onu kabul, boyun eğme ve ona yönelme ile kâfirleri de reddetme ve yalanlama ile niteleyen başka âyetler de vardır. Bu bir de, kendilerine ilim verilenlerin, onun Rabb’in tarafından gelmiş kesin gerçek olduğunu anlamaları meâlindeki beyan da bu doğrultudadır. Kendilerine ilim verilenlerin ilmine göre Kur an ve Muhammed Rabb’in tarafmdan gelmiş kesin gerçektir. Çünkü onlar Muhammed’e (a.s.) yüceltme, saygı gösterme ve boyun eğme tavrıyla bakmışlar ve onun peygamberliğini ikrar etmişlerdir. Bu da onların hidâyetlerini, rahmetlerini ve şifalarını artırmıştır. Öbürleri ise ona küçümseme, değer vermeme ve yalanlama tavrıyla bakmışlar bu da onların manevî kirlerini, sapkınlıklarını ve katılıklarını artırmıştır.

      Bazıları, âyette bahsi geçen sonu olmayan günün azabı ile kastedilenin Bedir savaşı günü olduğunu ifade etmişlerdir. Bazıları da bunun kıyâmet gününün azabı olduğunu söylemiştir ki o günün azabı şiddetli bir azaptır. Bu azabı “akîm” (عَقِيمٍ) kelimesiyle nitelemek mümkündür. Çünkü o günden kur tuluş da hayır da umulmaz. Çocuk doğuramayan kadına da bu yüzden “akîm” denilmiştir.

      İbn Kuteybe “fe tuhbite lehû kulûbuhum” (فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْ) cümlesine şu anlamı vermiştir: Kalpleri ona boyun eğsin ve karşısında zelil olsun diye. Biz de “içtenlikle teslimiyet gösteren kimseleri müjdele” meâlindeki âyeti açıklarken aynı şeyi söylemiştik. îbn Kuteybe وَيَوْمٍ عَقِيمٍ âyetini açıklarken de şöyle demiştir: Sanki o gün kâfirler bakımından İçinde hayır yoktur ve kâfirin kurtuluşu için fayda vermez. Ebû Avsece de “azâbu yevmin akîm” cümlesine, şiddetli günün azabı açıklamasını yapmıştır. Bu bizim de söylediğimiz şeydir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lâ yezâlü (وَلَا يَزَالُ)

        Kelimenin kökü Arapça "z-v-l" (زول) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin yerinden oynaması, gitmesi, yok olması ve sona ermesi" (zeval bulmak) olduğunu belirtir. Güneşin tepe noktasından kaymasına da zeval denir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin başına olumsuzluk edatı (lâ/mâ) geldiğinde anlamın tamamen tersine döndüğünü; yok olmanın, sona ermenin ortadan kalkarak mutlak bir "süreklilik, kesintisizlik ve ısrar" halini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu gramatik yapının ayetteki psikolojik derinliğine odaklanır. Kılıç'a göre, inkarcıların şüphe ve inkar durumunun "lâ yezâlü" (hala devam etmektedir/hiç bitmez) fiiliyle tanımlanması, onların sıradan bir bilgi eksikliği yaşamadıklarını; aksine, inkarın onların zihinlerinde kronikleşmiş, değişmez ve tedavi edilemez bir "sabitlenmişlik" haline (ontolojik bir dirence) dönüştüğünü gösterir.

        Keferû (كَفَرُوا)

        Etimolojik olarak "k-f-r" (كفر) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün en somut ve asıl anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek, üzerini tamamen kapatmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dini terminolojide "küfr" kavramının, insanın fıtratındaki o aydınlık ilahi hakikati, vahyi ve nimetleri bilerek, inatla ve kasten örtbas etmesi anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde bu fiilin taşıdığı ağırlığa dikkat çeker. Izutsu'ya göre "keferû" eylemi, sadece zihinsel bir inanmama durumu değildir; bu eylem, Allah'ın mutlak otoritesine ve evrendeki ayetlerine karşı yürütülen aktif bir "nankörlük" ve isyan projesidir. Hakikati örtmek, aynı zamanda insanın kendi varoluşsal aydınlığını da kendi elleriyle karanlığa gömmesidir.

        Miryetin (مِرْيَةٍ)

        Kelimenin kökeni, Arapça "m-r-y" (مري) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "hayvanın memesini sağmak için defalarca ovuşturmak, çekmek, bir şeyi sürtmek ve tartışmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mirye" kavramının sıradan bir şüphe (şekk) olmadığını; insanın içinde sürekli bir sürtüşme, huzursuzluk ve tatminsizlik yaratan, onu başkalarıyla inatçı bir polemiğe ve çekişmeye (mira') sürükleyen "marazî ve saldırgan bir şüphe" hali olduğunu açıklar. Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı bu psikolojik çalkantıyı analiz eder. Cündioğlu'na göre, kalbinde "mirye" olan kişi, sadece gerçeği bulamamış biri değil, gerçeği aramaktan ziyade kendi kuruntularıyla zihnini sürekli "ovalanan, aşınan ve kanayan" bir çatışma alanına çevirmiş, kendi şüphesinin esiri olmuş hastalıklı bir zihindir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette bu kelimenin nekra (belirsiz) formda kullanılmasının, şüphenin derinliğini, karmaşıklığını ve muhatabı içten içe kemiren o karanlık girdabı dilbilimsel olarak yansıttığını aktarır.

        es-Sâatü (السَّاعَةُ)

        Etimolojik olarak Arapça "s-v-a" (سوع) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "zamanın bir parçası, an, vakit ve belirli bir süre" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sâat" kelimesinin mutlak olarak kullanıldığında (başındaki harf-i tarif ile), evrenin sonunun geleceği ve kıyametin kopacağı o "belirlenmiş, dehşetli ve kesin anı" ifade ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin evrimini inceleyerek, Aramice ve Süryanicedeki "şâ'ethâ" (the hour) kelimesinden Arapçaya geçtiğini ve Geç Antik Çağ Yahudi-Hristiyan eskatolojisinde (ahiret inancında) "İlahi Yargı Anı" anlamında kullanılan evrensel bir teolojik terim olduğunu kanıtlar. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanımındaki retorik güce odaklanır. Neuwirth'e göre Kur'an, insanların günlük hayatta sürekli kullandıkları, akıp giden sıradan bir zaman birimini (saat/an) alır ve onu aniden tarihin sonunu getiren, zamanı paramparça eden "mutlak eskatolojik kapanış" anına dönüştürerek muazzam bir teolojik şok yaratır.

        Bağteten (بَغْتَةً)

        Kelimenin kökü, Arapça "b-g-t" (بغت) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin ansızın, hiçbir belirti göstermeden, uyarı vermeden ve aniden bastırması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bağte" kavramının, insanın kendini en güvende hissettiği, hiçbir hazırlığının olmadığı bir anda, aklın ve bedenin tepki vermesine fırsat bırakmayacak bir hızla vuku bulan şok edici olayları tanımladığını açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik (sesbilimsel) yapısındaki şiddete dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, dudakları patlatarak çıkan "bâ" (ب) harfi ile boğazın derinliklerinden gelen sert ve hırıltılı "ğayn" (غ) harfinin yan yana gelişi; kıyamet anının (saat) o nefes kesen, aniden patlayan ve insanı hazırlıksız yakalayan ontolojik dehşetini kelimenin bizzat sesiyle (ritmiyle) okuyucuya yaşatan kusursuz bir edebi tasvirdir.

        Azâbü (عَذَابُ)

        Bu kelimenin etimolojik kökeni "a-z-b" (عذب) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temelinde "engellemek, men etmek, alıkoymak ve kişiyi normal/rahat halinden çıkarmak" anlamlarının yattığını belirtir. Atı yemekten ve içmekten alıkoyan bağa da etimolojik olarak bu kökten dolayı "azb" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramının insana şiddetli acı veren, onun bedensel bütünlüğünü, huzurunu ve yaşam konforunu tamamen tahrip edip onu ızdıraba hapseden her türlü ağır ilahi ceza olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kurgusundaki mantıksal nedenselliğe değinir. Aydar'a göre, inkarcıların ayetin başında zikredilen "kesintisiz şüphe ve inat" (lâ yezâlü... fî miryetin) hali, kendisinin tam karşılığı olan bu mutlak, hapsedici ve ebedi "azabı" zorunlu kılan fıkhî ve teolojik bir illettir (gerekçedir). Şüphe içinde kıvranan zihin, sonunda azap içinde kıvranan bir bedene ve ruha dönüşür.

        Yevmin (يَوْمٍ)

        Etimolojik olarak Arapça "y-v-m" (يوم) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre, belirli bir vakit, gün ve devir" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kavramının Kur'an terminolojisinde sadece yeryüzündeki yirmi dört saatlik döngüyü ifade etmediğini; aynı zamanda sınırları insan aklını aşan kozmik süreçleri, mutlak bir çağı veya evrensel yargı gününü tanımlamak için kullanılan geniş ve esnek bir zaman birimi olduğunu açıklar. Patricia Crone, Geç Antik Çağ inanç sistemlerini analiz ederken, eskatolojik metinlerdeki "o gün" (the day / yevm) vurgusunun, insanlık tarihinin olağan akışının durduğu, zamanın dünyevi işlevini yitirip tamamen ilahi hesaplaşmanın boyutuna geçtiği o nihai ve dehşet verici kopuş anını sembolize ettiğini belirtir.

        Akîm (عَقِيمٍ)

        Kelimenin kökeni, Arapça "a-k-m" (عقم) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "kuruluk, nemden yoksun olmak, üretkenliğin kesilmesi, kısırlık ve faydasızlık" olduğunu belirtir. İçinde yağmur barındırmayan ve sadece yıkım getiren rüzgara (rîh-i akîm), çocuk doğuramayan kadına veya kendi soyunu sürdüremeyen erkeğe etimolojik olarak bu kökten dolayı "akîm" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ayette zaman (yevm/gün) için kullanılmasının muazzam bir mecaz olduğunu; "kısır gün"ün, kendisinden sonra bir daha neşe, kurtuluş, umut veya yeni bir şafak (yarın) "doğurmayacak" olan, merhametin ve telafinin tamamen kuruduğu o son ve kapalı zaman dilimi olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamanın (yevmin akîm) felsefi ve teolojik derinliğine odaklanır. Öztürk'e göre zamanın doğası sürekli yeni anlar, yeni fırsatlar üretmesidir (doğurganlığıdır); ancak kıyamet veya helak günü "akîm"dir (kısırdır). O gün koptuğunda zamanın rahminden bir daha hiçbir tövbe, hiçbir mazeret veya ikinci bir şans doğmayacaktır. Gabriel Said Reynolds, biyolojik bir tıbbi terimin (kısırlık) alınıp eskatolojik bir felaket tasvirine (güne/zamana) yüklenmesinin, varoluşun kesin ve acımasız bitişini anlatan en estetik, en karanlık ve en sarsıcı edebi tercihlerden biri olduğunu vurgular. Zamanın soyu o gün tükenmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X