وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ اِلَّٓا اِذَا تَمَنّٰٓى اَلْقَى الشَّيْطَانُ ف۪ٓي اُمْنِيَّتِه۪ۚ فَيَنْسَخُ اللّٰهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 52. Ayet
Daralt
X
-
Senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda şeytan ille de onun arzularına bir şeyler katmaya kalkışmasın. Fakat Allah şeytanın katmaya çalıştığını iptal eder. Sonra Allah kendi âyetlerini (onun kalbine) sağlam olarak yerleştirir. Allah hakkıyla bilmekte, hikmetle yönetmektedir.
Senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda okuduğunda şeytan ille de onun arzularına, yani okumasına ve kırâatine bir şeyler katmaya kalkaşmasın.
Tevil âlimlerinin geneli şöyle demişlerdir. Hz. Peygamber temennide bulunduğunda, yani namazında okuduğunda ya da kendi kendisiyle konuştuğunda anlamına gelir. Resûl-i Ekrem “ve’n-necmi izâ hevâ” (وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى) âyetini okuduğu sırada şeytan diline bir şeyler kattı. Resûlullah (a.'s.) “e fe ra'eytümü’l-lâte ve’l-uzzâ ve menâte’s-sâlisete’l-uhrâ” (أَفَرَأَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزَّىٰ وَمَنَاةَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَىٰ) âyetine geldiğinde “İşte onlar (Lât, Uzzâ, Menât) ulu kuğulardır (garânîk.) Şüphesiz ki şefaatleri umulmaktadır” dedi. Anlatılır ki şeytan Resûl-i Ekrem’e Cebrâil suretinde gelmiş ve belirtilen metni ona söyletmiştir. Sonra da Cebrâil gelmiş, Hz. Peygambere bunu haber vermiş ve kendisinin ona bu gibi ifadeleri ve müşriklerin söyledikleri gibi bir cümleyi asla indirmediğini ifade etmiştir. Fakat bunların anlattıkları bu tür rivayetler doğru olsaydı Resûl-i Ekrem bir dahaki seferde [vahiy getirmek üzere] gelenin şeytan değil Cebrâil olduğunu nasıl anladı sorusunun cevabı verilemez ve bir başka zamanda buna benzer şeylerin olmayacağından da emin olunamazdı.
Katâde şöyle demiştir: Resûl-i Ekrem, Allah Teâlanm müşriklerin tanrılarını bir kusurla anmamasını temenni ediyordu. Hz. Peygamber “menâte’s-sâlisete” (مَنَاةَ الثَّالِثَةَ) Üçüncüsü olan diğerini Menât’ı mealindeki âyeti okuyunca “innehünne el-ğarânîka’l-ulâ ve inne şefâatehünne türtecâ ındehüm” (إِنَّهُنَّ الْغَرَانِيقُ الْعُلَى وَإِنَّ شَفَاعَتَهُنَّ تُرْتَجَىٰ عِنْدَهُمْ), yani “şüphesiz onlar (Lât, Uzzâ, Menât), ulu kuğulardır (garânîk) ve şüphesiz ki şefaatleri müşrikler nezdinde umulmaktadır” demiştir. Hz. Peygamber bununla “O kâfirlerin nezdinde Garânîk’in şefaatleri umulur” anlamını kasteder. Kâfirler bu şekilde Garânîk’e (Lât, Uzzâ, Menât) tapıyorlardı. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Hz. Peygamber “İşte onlar ulu kuğulardır (garânîk.) Şüphesiz ki şefaatleri umulmaktadır” meâlindeki sözleriyle melekleri kastetmektedir. Çünkü onlar kıyâmet günü kendilerine şefaat ederler umuduyla meleklere tapıyorlardı. Resûl-i Ekrem de meleklerin şefaatlerinin umulduğunu haber vermiş olmaktadır. Bu iki tevil öncekinden daha uygundur.
Bize göre en uygun olan açıklama, onların (yukarıda) söyledikleri dışındaki bir başka yorumdur. O da şudur: Senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda şeytan ille de onun arzularına bir şeyler katmaya kalkışmasın meâlindeki âyetin anlamı şöyle olmalıdır: O Kur’ânı okuduğu zaman [şeytan] kâfirlerin kalplerine Resûlullah (a.s.) ile mücadele edecekleri, tartışacakları fikirleri ve düşünceleri bırakır ve onları kendisine tâbi olsunlar diye şüpheye düşürür. Meselâ (onları şüpheye düşürmek için) “O (Muhammed) Allah’ın kestiğini haram kılıyor, kendi kestiğini ise helâl kılıyor” şeklindeki sözleri buna örnektir. “Şüphe yok ki siz ve Allah’tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz” meâlindeki âyet inince söyledikleri şu söz de böyledir: Allah’ın dışında îsâ, Üzeyir ve meleklere tapıldı. O halde onlar cehennem yakıtıdır. Bir başka örnek de “Elif- Lâm- Mim. İşte kitap. Onda asla şüphe yoktur” meâlindeki âyeti ebced hesabına göre yorumlamalarıdır. Hz. Peygamber’e karşı buna benzer ileri sürdükleri deliller ve başka tartışmalar da söz konusudur. Allah Teâlâ da onların tartışmalarını ve delil sunmalarını geçersiz kıldığını ve âyetlerini sağlam olarak yerleştirdiğini haber vermektedir. “O kendi kestiğini helâl sayıyor ve Allah’ın kestiğini haram kabul ediyor” dedikleri zaman da murdar etin neden haram, diğerinin neden helâl olduğunu beyan ediyor. Söz konusu beyan şöyledir: “Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu en büyük günahtır”. Üzerine Allah’m adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Fakat Allah’ın adının anıldığı hayvanları yiyin. Böylece yüce Allah bu hayvanların ancak üzerine Allah’ın adının anılması ile helâl olduğunu, diğerinin de anılmaması dolayısıyla haram olduğunu beyan ediyor. “Allah bir yana bırakılarak îsaya tapıldı, meleklere tapıldı o halde onlar cehennem yakıtıdır” şeklindeki sözlerine karşılık da onların cehenneme y ah t olmadıklarını, çünkü bahsettiklerini istisna ettiğini belirtmiş ve şöyle demiştir: “Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini almış olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar”. Allah onların tartışmalarını, karşı delil getirmelerini ve âyeti ebced hesabına göre yorumlamalarını iptal etmiştir. “Sana kitabı indiren O’dur. Onun (Kur’ân) bir kısım âyetleri muhkemdir”. En doğrusunu Allah bilir ya, “Allah şeytanın katmaya çahştığını iptal eder. Sonra Allah kendi âyetlerini (onun kalbine) sağlam olarak yerleştirir” meâlindeki âyetin yorumu budur. AUah Teâlâ, şeytanın o kâfirlerin kalplerine sözünü ettiğimiz delillerle verdiği ve kendileriyle mücadele ettikleri kanıtları iptal etmiş ve âyetlerini Hz. Peygamber’in kalbine sağlam olarak yerleştirmiştir.
Öte yandan İbn Abbâs’ın ve sözünü ettiğimiz diğer bilginlerin “Resûl-i Ekrem’in ağzından böyle bir söz çıktı” tarzında söyledikleri söze gelince [cevabımız şudur:] Bizce ismet sıfatı bahşedilmiş bir kimsenin dilinden yanlış bir söz çıkabilir. Bu sözü ondan duyan kimse benimsediği mezhebi ve dini bildiği takdirde dihnden dökülen o sözlerin yanlışlık ve hata eseri döküldüğünü bilir. Meselâ bir kimse belli bir mezhebi benimsemiş ve belli bir inancı esas almış olsa, sonra dilinden bilinen inancına ters bir şeyler dökülse bunları yanlışlıkla söylediği anlaşılır. Müfessirlerin, Resûl-i Ekrem’in öyle söylediğine dair naklettikleri rivayetlerin sabit olması durumunda söyledikleri sözler bu doğrultuda yorumlanır. Bu konuda en uygun olanı, “Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar” meâlindeki âyette belirtildiği ve bizim de ifade ettiğimiz üzere şeytanın kâfirlerin kalplerine Hz. Peygamber’le mücadele edecekleri ve tartışacakları bilgileri atmış olduğudur.
İbn Kuteybe “إِلَّا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ” âyetini şöyle açıklamıştır: O bir temennide bulunduğunda, yani Kur’ân okuduğunda şeytan ille de onun arzularına, yani tilâvetine bir şeyler katmaya kalkışmasın. Ebû Avsece de böyle söylemiş ve kelimeyi çoğul olarak “emâniyye” (أَمَانِيِّهِ) şeklinde okumuştur. Başkaları ise aynı âyeti şöyle yorumlamıştır: O bir temennide bulunduğunda, yani [kendi kendisiyle] konuştuğu zaman şeytan ille de onun arzularına, yani konuşmasına bir şeyler katmaya kalkışmasın. Bazıları da “temennâ* (تَمَنَّى) ve “ümniyyetihî” (أُمْنِيَّتِهِ) kelimelerinin nefsin bir şeyi arzu etmesi anlamında olduğunu söylemiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanda ve benzerlerinde olduğu gibi: “Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri iç çekerek arzu etmeyin”. Bu yaklaşım, Hasan-ı Basrî’ye aittir. O, temennide bulunmak, insanların dünyadan arzu ettikleri bazı şeyleri temenni etmesi gibidir demiştir. Katâde ise şu açıklamayı yapmıştır: “Temennâ” (تَمَنَّى) fiili ile kastedilen, daha önce değindiğimiz (Hz. Peygamber’in) nefsinin kendilerine dua edilen ve şefaatleri umulan tanrılarını yukarıda belirttiğimiz şekilde anmayı arzu etmesi demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Erselnâ (أَرْسَلْنَا) / Resûlin (رَّسُولٍ)
Kelimenin kökü Arapça "r-s-l" (رسل) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yumuşaklık, serbest bırakmak, birbiri ardına kesintisiz bir şekilde akıp gitmek ve kolaylık" olduğunu belirtir. Su veya sürü yavaşça ve peş peşe ilerlediğinde bu kök kullanılır. Râgıb el-İsfahânî, "irsal" eyleminin birini belirli bir mesaj veya görevle yönlendirmek olduğunu, bu mesajı taşıyan kişiye de "resul" (elçi) denildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç semantiğinde "resul" kavramını Cahiliye dönemindeki şair ve kahin figürleriyle karşılaştırarak analiz eder. Izutsu'ya göre kahinler cinlerden ilham alarak anlaşılmaz, kopuk kopuk ve karanlık fısıltılar (seciler) mırıldanırken; "resul", mutlak ve aydınlık bir ilahi kaynaktan gelen, ahlaki bir yapıya sahip, net ve kesintisiz (r-s-l kökünün ruhuna uygun) bir mesajı insanlığa aktaran aktif bir tebliğcidir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik evrimini incelerken, Arapçadaki "resul" kavramının Geç Antik Çağ'da Aramice ve Süryanicedeki "şelîhâ" (gönderilmiş olan/havari) kavramının teolojik ağırlığını üstlenerek, evrensel bir "ilahi elçi" manasına büründüğünü aktarır.
Nebiyyin (نَبِيٍّ)
Etimolojik olarak Arapça "n-b-e" (نبأ) veya "n-b-v" (نبو) köklerinden türediği tartışılmıştır. İbn Fâris, kelimenin "nebe" (önemli haber getirmek) kökünden geldiğinde Allah'tan vahiy yoluyla haber alan kişi anlamına geldiğini; "nebeve" (yükselmek/yüksek tepe) kökünden geldiğinde ise makam ve şeref bakımından sıradan insanların üzerine "yükseltilmiş" kişi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, peygamberin hem ilahi sırları haber verdiği için hem de ontolojik olarak yüce bir mertebede bulunduğu için bu iki kökün anlamını da kendisinde topladığını açıklar. Ancak El-Cevâlîkî, "nebi" kelimesinin Arapça köklerden türetilmeye çalışılmasını eleştirir ve bu kelimenin İslam öncesi dönemde dışarıdan Arapçaya girmiş (muarreb), köklü ve kadim bir dini terim olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, bu görüşü destekleyerek kelimenin kesin izini sürer ve doğrudan İbranice ve Aramicedeki "nabî" (נביא) kelimesinden Arapçaya geçtiğini kanıtlar. Bu terim, Ortadoğu monoteizminde "Tanrı adına konuşan, O'nun sözcüsü" anlamına gelen evrensel ve ortak bir peygamberlik unvanıdır.
Temennâ (تَمَنَّى) / Ümniyyetihi (أُمْنِيَّتِهِ)
Kelimenin kökü "m-n-y" (مني) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi takdir etmek, ölçmek, belirlemek ve kalpten geçeni arzulamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "temenni" kavramının iki temel boyutu olduğunu açıklar: Birincisi, insanın içinden bir şeyi şiddetle arzulaması; ikincisi ise yazılı bir metni okumak, ezberden tilavet etmek ve kelimeleri sıraya dizmektir (Kıraat). Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ayetin tefsir tarihindeki (özellikle Garanik/Şeytan Ayetleri hadisesi bağlamındaki) fıkhî ve etimolojik tartışmalarına odaklanır. Öztürk'e göre, geleneksel çevirilerde bu kelime genellikle "arzu ettiğinde" olarak çevrilse de, İbn Abbas gibi erken dönem müfessirler ve dilbilimciler buradaki "temennâ" fiilini ve "ümniyye" ismini doğrudan "okumak/kıraat etmek" anlamında tefsir etmişlerdir. Yani ayet, "O (peygamber) vahyi okuduğunda (tilavet ettiğinde), şeytan onun okumasına (ümniyyetine) bir şeyler katmaya çalıştı" şeklinde varoluşsal bir metin aktarımı krizini anlatır. Gabriel Said Reynolds, bu okuma/tilavet (ümniyye) eylemini Geç Antik Çağ'ın edebi ve teolojik atmosferi içinde değerlendirir. Reynolds'a göre, kutsal metnin sesli okunması (litürji), şeytani güçlerin her zaman araya sızıp anlamı saptırmaya çalıştıkları en kritik "iletişim kanalıdır" ve Kur'an, peygamberin okumasının (temennâ) bile bu şeytani parazitlerin hedefi olabileceğini kabul ederek son derece dürüst bir teolojik realizm sergiler.
Elkâ (أَلْقَى)
Etimolojik olarak Arapça "l-k-y" (لقي) kökünden, if'al babında türemiş mazi bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyle karşılaşmak, yüz yüze gelmek, bir nesneyi diğerine doğru fırlatmak, bırakmak ve atmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilka" eyleminin somut bir nesneyi yere atmak anlamına geldiği gibi, mecazi olarak bir sözü, bir şüpheyi veya bir vesveseyi aniden birinin zihnine/kalbine "fırlatmak, sokmak ve telkin etmek" anlamlarına da geldiğini açıklar. Şeytanın müdahalesi, kelimenin doğasındaki bu ani, sinsi ve dışarıdan gelen "fırlatma/atma" eylemiyle tasvir edilir.
eş-Şeytânü (الشَّيْطَانُ)
Kelimenin kökeni dilbilimciler arasında "ş-t-n" (شطن) ve "ş-y-t" (شيط) kökleri üzerinden tartışılmıştır. İbn Fâris, kelimenin "şatana" (uzaklaştı) kökünden geldiğini, şeytanın ilahi rahmetten, haktan ve doğruluktan mutlak surette "uzaklaşmış/sürülmüş" varlık olmasından dolayı bu ismi aldığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Habeşçe (Ethiopic) "Şaytan" ve Aramice/Süryanice "Sâtân" (düşman, muhalif, engelleyici) kelimelerinden Arapçaya geçtiğini, ancak Arapçanın onu kendi "uzaklık" (şatana) köküyle mükemmel bir şekilde asimile ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi dönemdeki şeytan algısı ile Kur'an arasındaki kırılmayı analiz eder. Izutsu'ya göre Cahiliye arabı için şeytan (veya cin), çöllerde yaşayan, şairlere şiir fısıldayan lokal ve yaramaz bir ilham perisiydi. Kur'an, bu kelimeyi alır ve onu evrensel, kozmik bir kötülük prensibine; ilahi vahyin yeryüzündeki inşasına aktif olarak direnen, peygamberin okumasına (ümniyye) bile müdahale etmeye yeltenen mutlak bir "teolojik düşmana" (adversary) dönüştürür. Angelika Neuwirth, ayette şeytanın fail olarak zikredilmesinin, onun vahiy sürecindeki iletişimi bozmaya (noise/parazit yaratmaya) çalışan aktif bir sabotajcı rolünü üstlendiğini gösterdiğini ifade eder.
Yensehu (فَيَنسَخُ)
Bu fiil, Arapça "n-s-h" (نسخ) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyi ortadan kaldırıp yerine başka bir şey koymak, izale etmek, silmek ve bir metni başka bir yere kopyalamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nesh" eyleminin doğadaki karşılığını vererek; güneş ışığının gölgeyi silip yok etmesi gibi, Allah'ın da şeytanın telkin ettiği o batıl fısıltıları vahyin içinden çıkarıp, silip, "hükümsüz kıldığını" açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin bu ayetteki kullanımının sıradan bir fıkhî "nesh" (bir hükmün diğerini iptal etmesi) tartışmasından çok daha derin olduğunu vurgular. Aydar'a göre buradaki nesh, doğrudan bir "ilahi editörlük" (purification) eylemidir. Şeytanın vahiy arasına "fırlattığı" (elka) o yabancı ve batıl unsurlar, Allah'ın aktif müdahalesiyle anında "silinip atılır" (yensehu); metnin ontolojik saflığı ve dokunulmazlığı bizzat ilahi irade tarafından korunur.
Yuhkimu (يُحْكِمُ)
Etimolojik olarak "h-k-m" (حكم) kökünden, if'al babında türeyen muzari fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "men etmek, engellemek, adaletsizliği durdurmak, bir şeyi bozulmaktan koruyacak şekilde sağlamlaştırmak" olduğunu belirtir. Hayvanı kontrol altında tutan gem'e (hakeme) veya adaleti sağlayan karara (hüküm) etimolojik olarak bu kökten ulaşılır. Râgıb el-İsfahânî, "ihkâm" kavramının bir şeyi o kadar muhkem, sağlam ve kusursuz bir şekilde inşa etmek olduğunu belirtir ki, dışarıdan hiçbir fesat, şüphe veya bozulma onun içine sızamaz. Dücane Cündioğlu, ayetin kurgusundaki "yensehu" (siler/yok eder) ile "yuhkimu" (sağlamlaştırır/berkitir) fiilleri arasındaki muazzam felsefi ve mimari zıtlığa (diyalektiğe) dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Allah, önce şeytanın fısıltılarını vahyin mimarisinden "söküp atar" (yıkım/nesh); ardından kendi ayetlerinin kolonlarını, bir daha hiçbir şüphenin veya şeytani telkinin sızamayacağı şekilde ontolojik ve anlamsal olarak "sağlamlaştırır" (inşa/ihkâm). Hakikat, bu sökme ve yeniden berkitme eylemiyle mutlaklaşır.
Âyâtihi (آيَاتِهِ)
Kelimenin kökü "e-y-y" (أيي) harflerine dayanmaktadır ve "âye" (işaret/ayet) kelimesinin çoğuluna iyelik zamiri (hi/O'nun) bitişmiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi diğerlerinden ayıran, onu belirgin kılan açık alamet, iz, nişan ve sınır" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayet kavramının görünen (zahir) form üzerinden görünmeyen (batın) ilahi hakikate ve yaratıcıya işaret eden kesin bir "gösterge" olduğunu açıklar. Patricia Crone, İslam inancındaki "ayet" konseptinin devrimci yapısını incelerken; geçmiş ümmetlerin peygamberlerden asasını yılan yapması veya ölüyü diriltmesi gibi fiziksel mucizeler istediklerini hatırlatır. Crone'a göre Kur'an, fiziksel mucize beklentisini kırarak, bizzat kelimelerin, cümlelerin ve dilin kendisini en büyük "mucize/işaret" (ayet) ilan etmiştir. Allah'ın şeytani müdahaleye karşı koruyup sağlamlaştırdığı (yuhkimu) şey bir nesne değil, bizzat bu teolojik ve edebi kelimelerdir (âyâtihî).
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla