Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 51. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 51. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ سَعَوْا ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne se’av fî âyâtinâ mu’âcizîne ulâ-ike ashâbu-lcahîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Âyetlerimize karşı birbirleriyle yarışırcasına çaba harcayanlar ise cehennemliktir.

      Âyetlerimize karşı birbirleriyle yarışırcasına çaba harcayanlar ise cehennemliktir. Bazı kırâatlerde “muacizîne” (مُعَاجِزِينَ) kelimesi “muaccizîne” (مُعَجِّزِينَ) şeklinde de okunmuştur. Bazıları “mu'âcizîne” kelimesinin alıkoyuyorlar, yavaşlatıyorlar, insanların Hz. Peygambere tâbi olmakta gecikmelerine sebep oluyorlar anlamına geldiğini söylemiştir. Bize göre “mu'âcizin” kelimesi için en uygun mana, yarışanlar ve önüne geçenler demektir. Fakat kelimeye bu mânanın verilebilmesi için ibarede gizlenmiş bir kelime takdir etmek gerekir. Buna göre anlamı sanki şöyle olur: Âyetlerimize karşı O’nun azabının önüne geçtikleri ve kurtuldukları zannıyla birbirleriyle yarışırcasına çaba harcayanlar ise cehennemliktir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Seav (سَعَوْا)

        Kelimenin kökü, Arapça "s-a-y" (سعي) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "normal yürüyüşten daha hızlı, ancak tam bir koşu sayılmayan tempolu bir gidiş, bir amaca yönelik ısrarlı gayret ve bedensel çaba" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sa'y" kavramının sadece fiziksel bir yer değiştirme (yürüme) olmadığını, insanın bütün enerjisini, odağını ve niyetini tek bir hedefe kilitleyerek o uğurda durmaksızın çalışıp çabalaması (aksiyon üretmesi) olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin ayetteki teolojik ve sosyolojik bağlamına dikkat çeker. Öztürk'e göre müşriklerin ayetler karşısındaki tutumunun "seav" (koşuşturdular/çabaladılar) fiiliyle ifade edilmesi, onların inkarının pasif bir ilgisizlik veya entelektüel bir şüphe olmadığını; aksine vahyi itibarsızlaştırmak, müminleri engellemek ve ilahi mesajın yayılmasını durdurmak için organize, son derece aktif, nefes nefese ve yorucu bir karşı kampanya (sistemli bir siyasi/ideolojik gayret) yürüttüklerini gösterir.

        Âyâtinâ (آيَاتِنَا)

        Etimolojik olarak "e-y-y" (أيي) kökünden türeyen "âye" (ayet/işaret) kelimesinin çoğuluna birinci çoğul şahıs iyelik zamiri (nâ/bizim) eklenmiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi diğerlerinden ayıran, onu belirgin kılan açık alamet, iz, nişan ve sınır" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ayet" kavramının, duyularla algılanabilen (zahir) ve idrak edildiğinde doğrudan görünmeyen bir hakikati (batın/ilahi olanı) akla getiren sarsılmaz bir kanıt olduğunu aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki serüvenini inceleyerek, Aramice ve Süryanicedeki "âthâ" (mucize, ilahi işaret, bayrak) kelimesinden Arapçaya geçtiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu kavramı Geç Antik Çağ edebi formlarında nasıl devrimci bir şekilde yeniden kurguladığına odaklanır. Neuwirth'e göre Kur'an, doğa olaylarını veya okunan metinleri sıradan nesneler olmaktan çıkarıp, her birini ilahi iradenin yeryüzündeki birer "işareti" (ayeti) olarak tanımlayarak muazzam bir teolojik epistemoloji inşa eder. Ayette inkar cephesinin bütün öfkesinin ("sa'y" eyleminin) doğrudan "bizim ayetlerimiz" (âyâtinâ) tamlamasına yönelmesi, tarihsel çatışmanın kılıçlardan ziyade hakikatin bizzat kendisiyle, işaretlerle ve kelimelerle yapıldığını gösterir.

        Muâcizîne (مُعَاجِزِينَ)

        Kelimenin kökü, Arapça "a-c-z" (عجز) harflerine dayanmaktadır ve müfâale (karşılıklılık/yarışma) babından türeyen ism-i failin (etken ortaç) çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün en somut ve asıl anlamının "bir şeyin arka tarafı, gerisinde kalmak, sonu ve yetişememek" olduğunu belirtir. Güç yetirememeye (acz) bu ismin verilmesi, kişinin hedefin gerisinde (arkasında) kalmasından dolayıdır. Râgıb el-İsfahânî, "muâceze" (veya ta'ciz) kavramının, bir yarışta rakibini geride bırakmaya çalışmak, onu aciz ve güçsüz düşürmek için kasıtlı olarak hamle yapmak olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Cahiliye ahlakındaki rekabetçi kibrin bu kelimedeki felsefi yansımasını analiz eder. Izutsu'ya göre müşrikler, Kur'an'ın argümanlarını çürütmek ve ilahi planı akamete uğratmak (aciz bırakmak) için amansız bir entelektüel ve siyasi yarışa girmişlerdir; bu eylem, insanın kendi ontolojik "acziyetini" unutup mutlak kudretle (Allah ile) bilek güreşine tutuştuğu en trajik epistemolojik körlüktür. Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı bu ağır kibir ve hadsizliğe dikkat çeker: "Muâcizîn", Allah'ı yorabileceğini, O'nun vaatlerini boşa çıkarabileceğini ve vahyin önünü kesebileceğini sanan o devasa yanılgının dildeki en agresif, en meydan okuyan karşılığıdır.

        Ashâbü (أَصْحَابُ)

        Etimolojik olarak "s-h-b" (صحب) kökünden türeyen "sâhib" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye mekansal, zamansal veya fikirsel olarak çok yakın olmak, onunla yan yana bulunmak, eşlik etmek, korumak ve ondan ayrılmamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sahâbet" (sahiplik/arkadaşlık) kavramının rastlantısal bir yan yana geliş olmadığını; aralarında kopmaz bir bağ, ortak bir kader ve mutlak bir mensubiyet bulunan varlıklar veya nesneler için kullanıldığını açıklar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin ayette "cehennemin ashabı" (ashâbü'l-cehîm) şeklinde bir isim tamlaması (izafet) olarak kullanılmasının fıkhî ve teolojik boyutunu aktarır. Bu tamlama, cehennemin o inkarcılar için sadece dışarıdan gidilen geçici bir ceza mekanı olmadığını; onların bizzat o ateşe "ait olduklarını", orayı "sahiplendiklerini" ve cehîm ile aralarında ontolojik, ebedi bir "yoldaşlık/ayrılmazlık" (sahâbet) statüsü bulunduğunu dilbilimsel olarak kanıtlar.

        el-Cehîm (الْجَحِيمِ)

        Kelimenin kökeni, Arapça "c-h-m" (جحم) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "ateşin şiddetle alevlenmesi, kor haline gelmesi ve gözünü kırpmadan, iri ve korkutucu bir şekilde dik dik bakmak" olduğunu belirtir. Aslanın avına kilitlenen o dehşetli ve yakıcı bakışına da etimolojik olarak bu kökten dolayı "cehmetü'l-esed" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "cehîm" kavramının sıradan bir ateş (nâr) olmadığını; derin bir çukurda yakılan, kat kat alevleri birbirine giren, aşırı derecede kızışmış, sıkışık ve kükreyen devasa bir ateş kütlesi olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik (sesbilimsel) ve görsel estetiğindeki o sarsıcı teolojik kurguya odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "cehîm", sadece fiziksel olarak bedeni yakan cansız bir nesne değil; adeta şuuru olan, kurbanını aslan gibi süzerek ona "dik dik bakan", psikolojik bir terör yaratan dirilmiş ve öfkeli bir felakettir. Gabriel Said Reynolds, ayetin başındaki "ilahi ayetleri aciz bırakmak için koşturanlar" (seav fî âyâtinâ muâcizîne) eylemi ile "cehîm" arasındaki cezai dengeye (teodise) dikkat çeker. Dünyada kendi kibirleriyle etrafa alev saçan, hakikate düşmanlıkla (dik dik) bakan ve vahyi boğmak için yarışan o hararetli zihinler, ahirette de kendi içsel öfkelerinin tam bir ontolojik karşılığı olan o kükreyen, dar ve "dik dik bakan" ateşe (cehîm) mahkum edilmişlerdir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X