Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 47. Ayet

    وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ وَعْدَهُۜ وَاِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyesta’cilûneke bil’ażâbi velen yuḣlifa(A)llâhu va’deh(u)(c) ve-inne yevmen ‘inde rabbike keelfi senetin mimmâ te’uddûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vâdinden asla dönmez. Bilinmeli ki, Rabb’inin katındaki bir gün sizin saymakta olduklarınızın bin yılı gibidir.

      Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vâdinden asla dönmez. Yani Allah başlarına azap geleceği ve onun vaktinden ne ileri ve ne de geri alınmayacağına dair şeklindeki vâdinden asla dönmez.

      Bilinmeli ki, Rabb’inin katmdaki bir gün sizin saymakta olduklarınızın bin yıb gibidir. İbn Abbâs, Dahhâk ve Mücâhid’in de aralarmda bulunduğu müfessirlerin geneli, söz konusu bin günün Allah Teâlâ’nın dünyayı yarattığı ve ona süre tayin ettiği günler oluğunu söylemişlerdir. O günlerden her bir gün bin sene sayılır. Müfessirlerin geneli âyeti bu şekilde açıklamışlardır. Bunun nasıl olduğunu bilmiyoruz. Bazıları da şöyle demiştir: Onların âhirette azap edildikleri Rabb’inin katmdaki bir gün, sizin dünyada saymakta olduklarınızın bin yılı gibidir. Bir gün bir senedir. Bir günün bir sene olması şöyle açıklanabilir: Kısa ve az bir vakit, azabın ve belânın şiddetinden dolayı uzun ve bitmez bir süre haline gelebilir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Allah yeryüzünde kaç yıl kaldınız? diye sorar. Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık; işte saymakla görevli olanlara sor derler”. Gördükleri azabın şiddetinden dünyada kaldıkları süreyi kısa olarak nitelemişlerdir. îşte tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de durum böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlânm katındaki bir günün dünya günüyle bin gün olması, süre ve vakit bildirme amaçh olmayabilir. Çünkü âhiretin sonu için bir sınır çizme mümkün değildir. Nihayeti olmayan her şey için vakit belirtilmesi gerçek anlamda bir vakit belirleme ifadesi değil temsili bir ifade olduğunu gösterir. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “GenişUği gökle yerin genişliği gibi olup Allah’a ve peygamberine iman edenler için hazırlanmış bulunan cennete”, “gökler ve yer kadar geniş olan cennete”. Bu iki âyette verilen genişlik, sınır belirleme ve miktar bildirme amaçlı değildir. Fakat insanın anlayış kapasitesinin dışında olduğu için yüce Allah, bu ifadeyi kullanmış ve onunla örnek vermiştir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yesta'cilûneke (يَسْتَعْجِلُونَكَ)

        Kelimenin kökü, Arapça "a-c-l" (عجل) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "hız yapmak, ivmelenmek, acele etmek ve yavaşlığın/teenninin mutlak zıddı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "acele" kavramının bir şeyi henüz vakti gelmeden, zamanından önce talep etmek ve eyleme geçirmek olduğunu açıklar. Ayette fiilin istif'al babında (istia'cel / acele edilmesini istemek) ve muzari (şimdiki zaman) formunda kullanılması, eylemin tek seferlik olmadığını gösterir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu morfolojik formundaki teolojik provokasyona dikkat çeker. Öztürk'e göre müşriklerin azabın "acele gelmesini istemeleri" (yesta'cilûneke), salt bir merak veya bilgi talebi değil; peygamberin tehditlerini alaya alan, "Eğer doğru söylüyorsan o azabı hemen şimdi getir de görelim" diyen son derece kibirli, inatçı ve meydan okuyan bir retorik saldırıdır. Dücane Cündioğlu, insanın ontolojik doğasıyla bu fiil arasındaki felsefi bağa odaklanır. Kur'an'a göre insan zaten biyolojik ve psikolojik olarak "aceleci" (acûl) yaratılmıştır; müşrikler, kendi fıtratlarındaki bu zaafı (aceleciliği), ilahi iradenin mutlak planına (kader/zaman) karşı bir argüman ve tahakküm aracı olarak kullanmaya kalkışarak en büyük epistemolojik hataya düşmektedirler.

        bil-Azâbi (بِالْعَذَابِ)

        Etimolojik olarak "a-z-b" (عذب) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temelinde "engellemek, men etmek, alıkoymak ve kişiyi normal halinden çıkarmak" anlamlarının yattığını belirtir. Azap, kişiyi hayatın tatlarından, konforundan kopardığı ve onu eziyetli bir duruma hapsettiği için bu kökten türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramının insana şiddetli acı veren, onun bedensel bütünlüğünü ve ruhsal konforunu tamamen tahrip eden her türlü ağır ceza olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin eski bedevi şiirlerindeki kullanımını inceleyerek, kökeninin saf Arapça olduğunu ve başlangıçta esirleri veya suçluları fiziksel olarak hapsetmek/bağlamak anlamında kullanıldığını, Kur'an'ın ise bu kelimeyi alıp mutlak ve eskatolojik (ahiret eksenli) bir ilahi cezalandırma terimine dönüştürdüğünü aktarır. Toshihiko Izutsu, ayetin bağlamında bu kelimenin taşıdığı ironiyi analiz eder. Müşrikler, evrenin en caydırıcı ve en dehşet verici kozmik gerçekliğini ("azabı"), panayırda beklenen sıradan bir olaymış gibi "aceleyle" isteyerek (istia'cel), aslında idrak kapasitelerinin ne kadar köreldiğini dilbilimsel olarak kendi kendilerine ispatlamaktadırlar.

        Yuhlife (يُخْلِفَ)

        Bu fiil, Arapça "h-l-f" (خلف) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin ardı sıra gelmek, peşinden gitmek, yerine geçmek ve bir şeye muhalefet etmek/zıddını yapmak" olduğunu belirtir. Arkada kalmaya (halef) veya sözün aksini yapmaya (muhalefet) etimolojik olarak bu kökten ulaşılır. Râgıb el-İsfahânî, "ihlaf" eyleminin, verilen bir sözün, vaadin veya ahdin gereğini yerine getirmemek, söylenenin tam tersini icra ederek sözü bozmak olduğunu açıklar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin başında yer alan ve geleceğe yönelik kesin olumsuzluk bildiren "len" (asla/hiçbir zaman) edatıyla birlikte (len yuhlife) kullanılmasının teolojik boyutunu aktarır. İslam kelamında Allah'ın verdiği sözden (va'd) dönmesi ontolojik olarak imkansızdır (muhal); zira sözden dönmek ya acziyetten ya da yalandan kaynaklanır ki, her ikisi de uluhiyet makamından mutlak surette tenzih edilmiştir.

        Va'dehû (وَعْدَهُ)

        Kelimenin kökü, "v-a-d" (وعد) harflerine dayanmaktadır ve sonuna iyelik zamiri (hû/O'nun) eklenmiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "gelecekte gerçekleşecek bir olay, durum veya eylem hakkında kesin bir taahhütte bulunmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kavramının hem iyi şeyler (ödül/cennet) hem de kötü şeyler (ceza/azap) için verilen sözleri kapsadığını, ancak ceza ve tehdit bildiren sözler için özel olarak "va'îd" teriminin de kullanıldığını açıklar. Ayette bu kelime, müşriklerin alay ederek bekledikleri o azabın, sıradan bir tehdit değil, bizzat Allah'ın "kesinleşmiş bir taahhüdü" (va'di) olduğunu mühürler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın "zaman" algısı ile ilahi "va'd" arasındaki gerilime dikkat çeker. İnsanoğlu, zamanın uzamasına aldanarak cezanın gelmeyeceğini sanır; oysa ilahi boyutta "va'd", geçmiş, şimdi ve geleceği tek bir an olarak gören bir iradenin mutlak kararıdır, dolayısıyla vaat edilen şey teolojik olarak zaten gerçekleşmiş kadar kesindir.

        Yevmen (يَوْمًا)

        Etimolojik olarak Arapça "y-v-m" (يوم) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre, belirli bir vakit, gün ve devir" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kavramının sadece yeryüzündeki yirmi dört saatlik matematiksel döngüyü ifade etmediğini; Kur'an terminolojisinde herhangi bir süreci, aşamayı, mutlak bir çağı veya evrensel bir dönemi (örneğin kıyamet günü/yevm'ül-kıyâme) tanımlamak için kullanılan son derece esnek ve geniş bir zaman birimi olduğunu açıklar. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu kelime üzerinden yarattığı "zamanın göreliliği" (relativity of time) kurgusuna odaklanır. Neuwirth'e göre ayet, müşriklerin yeryüzüne ait dar, mekanik ve doğrusal kronolojisini (yevm) alıp, onu kozmik ve ilahi bir ölçeğe vurarak paramparça eder. "Gün", artık saatin tiktakları değil, ontolojik bir boyutun adıdır.

        İnde (عِندَ)

        Kelimenin kökeni "a-n-d" (عند) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kelimenin asıl anlamının "bir şeye mekansal veya zamansal olarak yakın olmak, onun huzurunda bulunmak, katında ve nezdinde olmak" olduğunu belirtir. Dücane Cündioğlu, bu kelimenin ayetteki muazzam epistemolojik (bilgi felsefesi) işlevine dikkat çeker. "Rabb'inin katında" (inde Rabbike) tamlaması, zamanın ve ölçünün kaynağını insani fenomenden (gözlemden) alıp doğrudan numenal (ilahi/mutlak) alana taşır. Cündioğlu'na göre bu kelime, hakikatin nerede ve kimin ölçüsüyle değerlendirildiğini belirten ontolojik bir barikattır; insan kendi saatiyle değil, varlığın asıl sahibinin "katındaki" (inde) mutlak saatle yargılanacaktır.

        Elfi (أَلْفِ)

        Etimolojik olarak "e-l-f" (ألف) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir araya gelmek, kaynaşmak, ünsiyet kurmak ve birleşmek" olduğunu belirtir. Matematiksel olarak "bin" (elf) sayısına bu ismin verilmesi, on yüzlüğün veya çok sayıda birimin bir araya getirilip devasa bir bütün (kalabalık) oluşturması mantığına dayanır. Râgıb el-İsfahânî, Arap dilinde "bin" sayısının her zaman kesin bir matematiksel formül ifade etmediğini, genellikle çokluğun, büyüklüğün ve insanın sayma kapasitesini aşan kalabalıkların (mübalağa) sembolü olarak kullanıldığını aktarır. Patricia Crone, Antik Yakındoğu ve Sami dil geleneklerini incelerken, "bin yıl" (ke elfi sene) tamlamasının Kitab-ı Mukaddes metinlerinde de (örneğin Mezmurlar'da) ilahi zamanın sonsuzluğunu ve insan ömrünün hiçliğini anlatmak için kullanılan ortak, evrensel ve kadim bir teolojik idiom (deyim) olduğunu belirtir.

        Senetin (سَنَةٍ)

        Kelimenin kökü, Arapça "s-n-v" (سنو) veya "s-n-h" (سنه) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "zamanın akışı, mevsimlerin dönmesi, bir yılın geçmesi" olduğunu; ancak genellikle kuraklık, kıtlık ve meşakkatle geçen uzun ve zorlu zaman dilimleri için kullanıldığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Arapçadaki "sene" ve "âm" (yıl) kelimeleri arasındaki o ince edebi nuansa (semantik farka) odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "âm" kelimesi genellikle bolluk, bereket ve rahatlıkla geçen yılları ifade ederken; "sene" kelimesi yorucu, beklemekle geçen, insana ağır gelen ve psikolojik olarak bitmek bilmeyen uzun yılları tasvir eder. Ayette ilahi günün "bin sene" (elfi sene) gibi olduğu söylenirken, o azabı aceleyle isteyenlere bu bekleyişin ve ceza gününün ne kadar "ağır, yakıcı ve bitmek bilmez" bir zaman dilimi olacağının (sene) etimolojik sinyali verilir.

        Te'uddûne (تَعُدُّونَ)

        Bu fiil, Arapça "a-d-d" (عدد) kökünden türemiştir. İbn Fâris, kelimenin asıl anlamının "bir şeyin miktarını bilmek için saymak, hesaplamak, peş peşe sıralamak ve rakama dökmek" olduğunu belirtir. Adet (sayı) ve istidat (hazırlık/sayıp dökme) kelimeleri de bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "add" eyleminin insan aklının eşyayı ve zamanı parçalara bölerek idrak etme (matematikselleştirme) çabası olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışındaki bu fiilin (sizin saymakta olduklarınızdan / mimmâ te'uddûn) yarattığı felsefi ironiye dikkat çeker. İnsanoğlu, elindeki kısıtlı zihinsel takvimle günleri ve yılları "sayarak" (add) Allah'ın azabının geciktiğini veya hiç gelmeyeceğini zanneder. Oysa insanın bu matematiksel "sayma" (te'uddûn) eylemi, mutlak ilahi zaman karşısında tamamen yetersiz, geçersiz ve çocukça bir çırpınıştır. Ayet, insanın hesap makinesini kapatıp onu ilahi azametin sonsuzluğuyla yüzleştirerek son bulur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X