Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 46. Ayet

    اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَٓا اَوْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۚ فَاِنَّهَا لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّت۪ي فِي الصُّدُورِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Efelem yesîrû fî-l-ardi fetekûne lehum kulûbun ya’kilûne bihâ ev âżânun yesme’ûne bihâ(s) fe-innehâ lâ ta’mâ-l-ebsâru velâkin ta’mâ-lkulûbu-lletî fî-ssudûr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı ki ibret almış kalplere yahut işitmiş kulaklara sahip olsunlar! Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir.

      Yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı ki. Yeryüzünde yürüseler ya! İbret almış ve yalanlamaları sebebiyle başlarına gelenleri öğrenmiş kalplere (sahip olsunlar) da o hareketlerinden vazgeçsinler yahut işitmiş kulaklara sahip olsunlar! Yani onlar yeryüzünde yürümediler mi ki içinde helâk edilişlerinin, yalanlama ve inat sebebiyle başlarına gelen musibetlerin bahsedildiği haberleri duysalar! Çünkü öncekilerin başlarına gelenler, ancak iki yoldan biriyle öğrenilebilir. Ya bizzat onlara bakıp, ayan beyan görmek suretiyle ya da haberlerini duymak suretiyledir. Yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı ki! meâlindeki cümle yeryüzünde dolaştılar ama onların kalpleri, yani akılları veya anlayışları yoktur ki o kavimlerin yalanlamaları sebebiyle başlarına gelenleri kavrasınlar da böylece ibret alsınlar. Onların başlarına gelenleri duyacak kulakları da yoktur. Yani onların gerçek bir bakışla baksalar kavrayacak akılları ve hakkıyla dinleseler işitecek kulakları vardır Fakat onlar akıllarından ve kulaklarından faydalanmayınca Allah Teâlâ da kalplerinin ve kulaklarının bulunmadığını belirtiyor. Allah Teâlâ’nm Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir meâlindeki beyanda söylediği de budur. Yani dışarıdan görünen gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir. Burada yüce Allah yararlanmayı terkettikleri için kulaklarının ve gözlerinin bulunmadığını ve onların sağır ve kör olduklarını belirtiyor.

      Bazıları ise bu âyetin Abdullah b. Zâide İbn Ümmü Mektûm hakkında indiğini ve körlük göz körlüğü değil kalp körlüğüdür mânasına geldiğini belirtmişlerdir. îbn Ümmü Mektûm’un gözü görmüyordu, kalbi ise kör değildi. Rivayet sahihse âyetin mânası budur. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        45-46: “Zulme daldıkları için helâk ettiğimiz ne yurtlar var ki: Üstü altına gelmiş yatıyor; ne kuyular var ki: Başında, ne yüksek kal’alar var ki: İçinde, kimseler yok! Acaba bunlar yeryüzünde hiç dolaşmıyor mu ki: Düşünecek kalbleri yahut görecek gözleri olsun? Şu hakikat iyi bilinmelidir ki: Gözler kör olmaz; lâkin asıl göğüslerdeki kalbler kör olur.”

        CAN KULAĞI, KALB GÖZÜ

        Bu iki âyet-i kerîme (يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ) sûretindeki tehdîd-i mehîb ile başlayan Hacc Sûresi’ne mensubdur.

        Geçmişten ibret almak, herkese lâzım

        Kitâbullah’ın duygusuzlukla, görgüsüzlükle itham ettiği kimseler, doğrudan doğruya Mekke müşrikleri ise de; göçmüş milletlerin dâstân-ı izmihlâlini, çökmüş memleketlerin lisân-ı hâlinden işitip ibret almak ihtiyacı her devrin, her tavırdaki insanları için pek tabiîdir.

        Zira tarihin bir tekerrür-i dâimîden ibaret olduğuna, çünkü kanun-ı fıtratın asla değişmediğine yakîn derecesinde bir itmînan edinebilmek için, aynı hareketlerin aynı âkıbetler husûle getirdiğini görmek, fakat gözle görmek, hem pek çok defalar görmek lâzım gelir.

        Bu ise ancak (فَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ...) fermân-ı ilâhîsine imtisâl ile kābil olabilir.

        Müslümanlar, önlerindekini görmüyor!

        Lâkin heyhat! Zamanımızdaki Müslümanlar, hatta dünyayı dolaşsalar, göreceklerinden ne öğrenecekler ki –Asr-ı Saadette yaşayan müşrikler gibi– bîçârelerin asıl kalb gözleri alabildiğine kör! İşittiklerinden ne belleyecekler ki, zavallıların asıl can kulakları alabildiğine sağır!

        Hakîkat öyle! İsterse her adım başında bin ibret-âmiz levha, isterse her zerre-i mevcûdun yüreğinden bin dehşet-engîz sayha yükselsin... Nazarlar için seçilmez bir karaltıdan başka görgü, kafalar için anlaşılmaz bir gürültüden başka duygu yok!

        Ya rabbi, şu en elîm hüsranlar, en vahîm buhranlar içinde çalkanıp duran İslâm’ın intibâhı için ta’mîk-i nazar, tedkîk-i haber devresi ebediyen gelmeyecek de, bu ümmetin uyanması sabâh-ı mahşere mi kalacak?

        Bir millet, bir vatan nasıl perişan olur?

        Ey cemaat-i müslimîn, artık Allah için olsun uyanınız; kalb gözünü, can kulağını böyle sımsıkı kapamayınız!

        Bir millet ne hale geliyor da topraklara seriliyor; bir vatan nasıl oluyor da ayaklar altında kalıyor; bunu görünüz, anlayınız!

        Hâlâ mı duygusuzluk? Hâlâ mı görgüsüzlük?

        Etmeyiniz! Sonra şu başımızdaki felâket yok mu, işte ondan beterine, hem Allah göstermesin, bin kat beterine ma’ruz kalacağız!

        O zaman, hayât-ı milletten eser kalmayacak;

        O zaman nâmus-ı İslâm büsbütün mahvolacak;

        O zaman haremserây-ı tevhîdi en murdar ayaklar çiğneyecek;

        O zaman şeriatın o mâsum nâsiyesi, küfrün mülevves eliyle yerlerde sürüklenecek!

        Çocuklarımızın, torunlarımızın felâketi

        Haydi biz, duygusuz mahluklar, bu zilletlerin, bu rezaletlerin hepsine katlanalım; “Üç buçuk günlük hayatın ne değeri var!” diye kendimize teselli verelim de cemâdâtın bile dayanamayacağı haybetler, hüsranlar içinde geberip gidelim!

        Lâkin çocuklarımızı, torunlarımızı düşünmeyecek miyiz?

        Her halkası bir batından teşekkül edecek o canlı silsile-i sefaletin kıyamete kadar la’netine hedef olmaya da katlanacak mıyız?

        İlâhî huzurda ne yapacağız?

        Haydi buna da aldırmayalım, buna da katlanalım!

        Heyhat! Şu “üç günlük!” hayatın arkasında bitmez tükenmez bir hayat var ki bu gidişle o, bizim için namütenahi bir devre-i azabdan başka bir şey olmayacak! Acaba orada ne yapacağız? Dünyada iken hayat-ı şeriatı, namus-ı milleti bile bile heder eden biz sefiller, huzûr-ı ilâhîye hangi yüzümüzle çıkacağız?

        Ey cemaat-i müslimîn, görüyorsunuz ki duracak zaman değil: Çünkü zaman durmuyor!

        Haydi bakalım, hüsrân-ı mübînden kurtularak yaşamak, İslâm’ı da yaşatmak istiyorsanız durmayınız.

        (اِسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ...)​

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          Yesîrû (يَسِيرُوا)

          Kelimenin kökü, Arapça "s-y-r" (سير) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir yerden başka bir yere gitmek, hareket etmek, yürümek ve yol almak" olduğunu belirtir. Bir insanın hal ve gidişatını anlatan "siyer" veya "sîret" kelimeleri de bu kökten türemiştir; zira hayat da zaman içinde yapılan kesintisiz bir yürüyüştür. Râgıb el-İsfahânî, "seyr" kavramının sadece ayaklarla yapılan fiziksel bir yer değiştirmeyi değil, aynı zamanda insanın ibret almak, bilgi toplamak ve hakikati aramak amacıyla yaptığı şuurlu bir entelektüel veya ruhsal yolculuğu da kapsadığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "yeryüzünde gezmezler mi?" (e fe lem yesîrû) sorusunun felsefi ve tarihsel arka planına dikkat çeker. Öztürk'e göre bu seyahat, turistik veya ticari bir gezi değil; geçmişte helak edilmiş zalim medeniyetlerin kalıntılarını (Nuh, Âd, Semud harabelerini) yerinde görmek, tarihin çöplüğüne dönüşmüş o mutlak iktidarların sonunu incelemek ve buradan teolojik bir ders çıkarmak için emredilmiş arkeolojik ve sosyolojik bir "ibret yolculuğudur".

          el-Ardı (الْأَرْضِ)

          Etimolojik olarak "e-r-d" (أرض) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün "aşağıda olan, ayak basılan her yer, yeryüzü, taban ve zemin" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "arz" kavramının gökyüzünün (sema) mukabili olarak insanın üzerinde var olduğu, yaşamını sürdürdüğü ve nihayetinde içine döneceği maddi mekanı tanımladığını aktarır. Dücane Cündioğlu, kelimenin buradaki bağlamını felsefi bir boyuta taşır. Cündioğlu'na göre yeryüzü (arz) sadece coğrafi bir toprak parçası değildir; o, insanın kibrini, iktidar savaşlarını, günahlarını ve medeniyetlerin yıkılışını anbean kaydeden devasa bir "tarih sahnesidir". İnsanın bu sahnede "yürümesi", kendi fani doğasıyla ve geçmişin devasa enkazıyla doğrudan yüzleşmesidir.

          Kulûbün (قُلُوبٌ)

          Bu kelimenin kökeni, Arapça "k-l-b" (قلب) harflerine dayanmaktadır ve "kalb" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi ters yüz etmek, içini dışına çıkarmak, sürekli bir halden diğerine dönmek ve değişkenlik" olduğunu belirtir. İnsanın iç dünyasına "kalb" denilmesi de, düşüncelerin, duyguların, niyetlerin ve korkuların sürekli olarak dalgalanması, halden hale geçip çalkantılı (değişken) bir doğaya sahip olmasındandır. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an anatomisinde kalbin sadece kan pompalayan fizyolojik bir organ olmadığını; aynı zamanda idrakin, niyetin, ahlaki kararların ve ilahi hakikati kavrama yetisinin (fıkıh/akıl) mutlak merkezi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın insan psikolojisi tasvirini incelerken kalbin bu epistemolojik (bilgi felsefesi) rolüne odaklanır. Izutsu'ya göre, modern düşüncenin aksine Kur'an, duygu ile aklı birbirinden ayırmaz; kalb, hakikati sadece hisseden değil, bizzat "düşünen ve anlayan" (cognitive) baş organdır. Kalbin katılaşması veya mühürlenmesi, insanın salt duygusuzlaşması değil, bütün anlama kapasitesinin çökmesidir.

          Ya'kılûne (يَعْقِلُونَ)

          Kelimenin kökü, Arapça "a-k-l" (عقل) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel ve en somut anlamının "bir şeyi bağlamak, düğümlemek, tutmak ve serbest kalmasını engellemek" olduğunu belirtir. Bedevilerin devenin ön ayağını kıvırıp bağladıkları ipe etimolojik olarak "ıkâl" denilir. Buradan hareketle, insanı hevalarından, yanlış arzularından ve kötülükten "bağlayıp alıkoyan" idrak gücüne de "akıl" ismi verilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, aklın bilgiyi birbirine bağlayarak sonuç çıkarma, hakikati hapsedip zihinde tutma gücü olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemi ile Kur'an arasındaki anlamsal kopuşu bu kelime üzerinden çok çarpıcı bir şekilde analiz eder. Izutsu'ya göre bedevi Arap için "akıl", kabile savaşlarında kurnazlık yapmak, pragmatik sorunları çözmek ve pratik hayatta hayatta kalmayı sağlayan salt seküler bir pratik zekaydı. Kur'an bu kelimeyi alır ve onu "ilahi ayetleri kavrama, hakikati okuma ve ahlaki bir içgörüyle eşyanın ardındaki yaratıcıyı bulma" kapasitesine dönüştürerek aklı tamamen teolojik ve ahlaki bir erdem statüsüne yükseltir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "akleden kalpler" (kulûbün ya'kılûne) tamlamasına dikkat çeker. Kılıç'a göre akıl, beyne değil doğrudan "kalbe" nispet edilmiştir; zira Kur'an'a göre gerçek düşünme eylemi, soğuk ve mekanik bir zihin işlemi değil, kalbin hakikatle kurduğu o sıcak, ahlaki ve ontolojik "bağlanma/düğümlenme" sürecidir.

          Âzânün (آذَانٌ)

          Etimolojik olarak "e-z-n" (أذن) kökünden türeyen "üzün" (kulak) kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "işitme organı" olduğunu, buradan hareketle "bir bilginin kulağa ulaşması, duyurmak ve bilmek" anlamlarının türediğini belirtir. Ezan ve izin kelimeleri de bilginin kulağa ulaşması kökünden gelir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin edebi yapısında fiziksel organların (kalp, kulak, göz) sıralanışındaki hitabet gücüne odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, kulakların (âzân) burada zikredilmesi salt bir biyolojik işitme eylemini değil, geçmiş kavimlerin helak ediliş öykülerini, vahyedilen kıssaları ve hakikatin sesini "içselleştirecek" o ruhsal alıcılığa sahip olmayı temsil eder. Kulak, aklın ve kalbin dış dünya ile kurduğu en hayati köprüdür.

          Yesmeûne (يَسْمَعُونَ)

          Bu fiil, Arapça "s-m-a" (سمع) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir sesi algılamak, kulağa gelen frekansı idrak etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sem'" (işitme) kavramının Kur'an terminolojisinde sıradan bir duyusal algıyı aştığını; işitilen sözü anlama, kabul etme ve ona "itaat etme" (boyun eğme) anlamına evrildiğini açıklar. İnkarcılar için kullanılan "işitmezler" tabiri, onların sağır olduklarını değil, duydukları hakikate karşı ahlaki bir sağırlık (itaatsizlik) içinde olduklarını gösterir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "işitecek kulaklar" (âzânün yesmeûne) ifadesinin, peygamberin tebliğini ön yargısız, inat etmeden ve kibre kapılmadan dinleme erdemini fıkhî ve teolojik bir zorunluluk olarak sunduğunu aktarır.

          Ta'me (تَعْمَى)

          Kelimenin kökü, "a-m-y" (عمي) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "görme yetisini kaybetmek, körlük, bir şeyin gizli kalması, yolun belirsizleşmesi ve şaşkınlık" olduğunu belirtir. Gözün ışığı idrak edememesi durumudur. Râgıb el-İsfahânî, "âmâ" (kör) kelimesinin hem bedensel gözün görme kaybı hem de kalbin (basiretin) hakikati idrak edememesi anlamında kullanıldığını, ancak Kur'an'da genellikle inançsızlığın getirdiği o koyu entelektüel ve ruhsal karanlığı (kalp körlüğünü) tasvir etmek için tercih edildiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin ayetteki teolojik işlevine değinerek, hakikati yalanlayanların aslında zihinsel bir kapasite eksikliği yaşamadıklarını, kibrin ve inatçılığın onların ruhsal görme merkezini tamamen "körleştirdiğini" (ta'me) ifade eder.

          el-Ebsâru (الْأَبْصَارُ)

          Etimolojik olarak Arapça "b-s-r" (بصر) kökünden türeyen "basar" (göz/görme yetisi) kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "gözle görmek, bir şeyi açıkça fark etmek, idrak etmek ve bilgi sahibi olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel görme organı (göz) için kullanıldığı gibi, kalbin hakikati derinlemesine kavrayışını ifade eden "basîret" (içgörü) kavramının da buradan türediğini aktarır. Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetteki muazzam epistemolojik zıtlığına (optik vizyon ile bilişsel vizyon arasındaki farka) odaklanır. Cündioğlu'na göre Kur'an burada kesin bir felsefi ayrım yapar: İnkarcıların kafalarındaki "fiziksel gözleri" (ebsâr) son derece sağlamdır, dünyevi menfaatleri, ticareti ve siyaseti cam gibi net görürler (optik körlük yoktur); ancak bu optik kusursuzluk, hakikati anlamalarına yetmez. Asıl görme eylemi etten bir organın değil, ruhsal bir şuurun işidir.

          es-Sudûr (الصُّدُورِ)

          Bu kelimenin kökeni, Arapça "s-d-r" (صدر) harflerine dayanmaktadır ve "sadr" (göğüs) kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin ön tarafı, başı, en önde giden kısmı ve merkeze dönmek" olduğunu belirtir. İnsanın gövdesinin ön kısmına, kalbi ve akciğerleri barındıran boşluğa bu yüzden "sadr" denilmiştir; bir topluluğun liderine (sadrazam) veya su başından dönen sürüye de bu kökten isim verilir. Râgıb el-İsfahânî, sadrın "kalbin kılıfı, mahfazası ve karargahı" olduğunu açıklar. Şeytanın vesveseleri de kalbe girmeden önce bu dış kılıfa (sadra) fısıldanır. Angelika Neuwirth, ayetin sonundaki "sinelerdeki kalpler kör olur" (ta'mel kulûbülletî fîs sudûr) kapanışının eşsiz retorik gücüne dikkat çeker. Neuwirth'e göre, Kur'an "kalpler kör olur" deyip geçebilirdi; ancak kalbin yerini "sinelerin/göğüslerin içi" (fîs sudûr) olarak anatomik bir hassasiyetle belirtmesi, o inkarın ve körlüğün ne kadar derine işlediğini, insanın varoluşsal merkezinin, en mahrem ve en korunaklı iç kalesinin karanlığa teslim olduğunu gösteren, muhatabın yüzüne çarpılmış çok katmanlı, bedensel ve teolojik bir hakikat ilanıdır. Körlük dışarıda değil, bizzat göğüs kafesinin ardındaki o zifiri karanlıktadır.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X