Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 45. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 45. Ayet

    فَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَبِئْرٍ مُعَطَّـلَةٍ وَقَصْرٍ مَش۪يدٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fekeeyyin min karyetin ehleknâhâ vehiye zâlimetun fehiye ḣâviyetun ‘alâ ‘urûşihâ vebi/rin mu’attaletin vekasrin meşîd(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Nitekim zulme dalmışken helâk ettiğimiz nice beldeler var ki evlerinin duvarları çatıları üzerine yıkılmış, ıpıssız kalmıştır. Şimdi oralarda kullanılamaz hale gelmiş nice kuyular, (harap olmuş) nice görkemli köşk var!

      Helâk Edilen Şehirler

      Nitekim zulme dalmışken helâk ettiğimiz nice beldeler var. Allah Teâlâ bir belde halkını ancak halkı inat edip şirk zulmüne saptıktan sonra kökünü kazıma ve azap etme helâkiyle helâk etmiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Biz ülkeleri ancak halkı zulümde ısrar edince helâk ederiz” “Rabb’in halkı iyilik peşinde olan ülkeleri haksız yere helâk edecek değildir” Bunların benzeri belirttiğimiz gibi oldukça fazladır.

      Ki evlerinin duvarları çatıları üzerine yıkılmış, ıpıssız kalmıştır. Çatılar gidip de duvarlar kalınca o duvarlar çatıları üzerine yıkılır. Bazıları “hâviyetün” (خَاوِيَةٌ) kelimesini harap ve duvarları çatıları üzerine yıkılmış şeklinde açıklamışlardır. Hasan-ı Basri ise şöyle demiştir: “el-Ariş” (الْعَرِيشُ) yeryüzünden yüksek olan ve tümsek oluşturan kısım demektir. “Urûş” (عُرُوش) “elariş”in çoğuludur. Allah Teâlâ’nm helâk ettiği beldeler böyleydi. Bunların içinde bazılarının halkını helâk etmiş, köyleri ve binaları dostları için olduğu gibi bırakmıştır. Firavun, kavmi ve başka kavimler buna örnektir. Bazı beldeleri de halkıyla birlikte helâk etmiş ve geriye hiçbir şey bırakmamıştır. Lût, Semûd, Âd kavminin beldeleri ve kendüeri buna örnektir. Bazıları “el-urûş” (الْعُرُوشِ) kelimesinin binaların ve ağaçların kökü (eczâm) anlamına geldiğini söylemiştir. Onlar sanki sütun gibidir. “el-Haviye” (خَاوِيَةٌ) kelimesi esasen bir yerin insanlardan hali olması demektir. Şimdi oralarda kullanılamaz hale gelmiş nice kuyular. “Birin muattala” (بِئْرٍ مُعَطَّلَةٍ) tabiri de böyledir. Yani halkının kullanmadığı ve başında hiç kimsenin bulunmadığı kuyu demektir. Yoksa halkını helâk etme şeklindeki ifademiz doğrultusunda harap olmuş kuyu demek değildir.

      (Harap olmuş) nice görkemli köşk var! “Meşîd” (مَشِيدٍ) kireçle kaplanmış demektir. “eş-Şîdü” (الشِّيدُ) kireç anlamına gelir. Bazıları “meşîd” kelimesinin yüksek anlamma geldiğini, “el-müşeyyed”in (الْمُشَيَّدِ) ise uzun ve yüksek anlamında olduğunu söylemişlerdir. îbn Kuteybe ise “el-meşîd”in kireçle kaplanmış bina anlamma geldiğini ve “eş-şid” kelimesinin kireç demek olduğunu söylemiştir. İbn Kuteybe, devamla “el-müşeyyed” kelimesinin uzun yapılmış anlamına geldiğini, ancak bunların ikisinin aynı olduğunu ve uzatılmış demek olduğunu belirtmiştir. Ebû Avsece de böyle veya buna yakın şeyler söylemiştir.

      Allah Teâlâ bunu Mekkelilere iki sebepten ötürü söylemiş olabilir: Birincisi: Onların, korundukları korunaklı yüksek saraylar bulunan beldeleri olduğunu belirterek öncekilerin kendilerinden daha güçlü, daha korunaklı ve daha çok saraylara sahip olduklarım haber veriyor. Sonra da peygamberlerini yalancılıkla itham edince bütün bunların kendilerine fayda vermediğini, fakat başlarına azap geldiğini bildiriyor. Buna göre siz ey Mekkeliler! Peygamberinizi yalancılıkla itham ederseniz onların başlarına gelenler sizlerin de başına gelir demiş oluyor. Ya da onların Mekke’de güven ve huzur içinde olduklarını belirterek şöyle diyor: Sizden öncekiler sizin gibi beldelerinde güven ve huzur içindeydiler. Sonra onların başlarına gelen geldi. Sizler de her ne kadar güven içinde iseniz de onların başlarına gelen sizin de başınıza gelir. Şu İlâhî beyanda da bu husus belirtilmiştir “Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu”. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        45-46: “Zulme daldıkları için helâk ettiğimiz ne yurtlar var ki: Üstü altına gelmiş yatıyor; ne kuyular var ki: Başında, ne yüksek kal’alar var ki: İçinde, kimseler yok! Acaba bunlar yeryüzünde hiç dolaşmıyor mu ki: Düşünecek kalbleri yahut görecek gözleri olsun? Şu hakikat iyi bilinmelidir ki: Gözler kör olmaz; lâkin asıl göğüslerdeki kalbler kör olur.”

        CAN KULAĞI, KALB GÖZÜ

        Bu iki âyet-i kerîme (يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ) sûretindeki tehdîd-i mehîb ile başlayan Hacc Sûresi’ne mensubdur.

        Geçmişten ibret almak, herkese lâzım

        Kitâbullah’ın duygusuzlukla, görgüsüzlükle itham ettiği kimseler, doğrudan doğruya Mekke müşrikleri ise de; göçmüş milletlerin dâstân-ı izmihlâlini, çökmüş memleketlerin lisân-ı hâlinden işitip ibret almak ihtiyacı her devrin, her tavırdaki insanları için pek tabiîdir.

        Zira tarihin bir tekerrür-i dâimîden ibaret olduğuna, çünkü kanun-ı fıtratın asla değişmediğine yakîn derecesinde bir itmînan edinebilmek için, aynı hareketlerin aynı âkıbetler husûle getirdiğini görmek, fakat gözle görmek, hem pek çok defalar görmek lâzım gelir.

        Bu ise ancak (فَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ...) fermân-ı ilâhîsine imtisâl ile kābil olabilir.

        Müslümanlar, önlerindekini görmüyor!

        Lâkin heyhat! Zamanımızdaki Müslümanlar, hatta dünyayı dolaşsalar, göreceklerinden ne öğrenecekler ki –Asr-ı Saadette yaşayan müşrikler gibi– bîçârelerin asıl kalb gözleri alabildiğine kör! İşittiklerinden ne belleyecekler ki, zavallıların asıl can kulakları alabildiğine sağır!

        Hakîkat öyle! İsterse her adım başında bin ibret-âmiz levha, isterse her zerre-i mevcûdun yüreğinden bin dehşet-engîz sayha yükselsin... Nazarlar için seçilmez bir karaltıdan başka görgü, kafalar için anlaşılmaz bir gürültüden başka duygu yok!

        Ya rabbi, şu en elîm hüsranlar, en vahîm buhranlar içinde çalkanıp duran İslâm’ın intibâhı için ta’mîk-i nazar, tedkîk-i haber devresi ebediyen gelmeyecek de, bu ümmetin uyanması sabâh-ı mahşere mi kalacak?

        Bir millet, bir vatan nasıl perişan olur?

        Ey cemaat-i müslimîn, artık Allah için olsun uyanınız; kalb gözünü, can kulağını böyle sımsıkı kapamayınız!

        Bir millet ne hale geliyor da topraklara seriliyor; bir vatan nasıl oluyor da ayaklar altında kalıyor; bunu görünüz, anlayınız!

        Hâlâ mı duygusuzluk? Hâlâ mı görgüsüzlük?

        Etmeyiniz! Sonra şu başımızdaki felâket yok mu, işte ondan beterine, hem Allah göstermesin, bin kat beterine ma’ruz kalacağız!

        O zaman, hayât-ı milletten eser kalmayacak;

        O zaman nâmus-ı İslâm büsbütün mahvolacak;

        O zaman haremserây-ı tevhîdi en murdar ayaklar çiğneyecek;

        O zaman şeriatın o mâsum nâsiyesi, küfrün mülevves eliyle yerlerde sürüklenecek!

        Çocuklarımızın, torunlarımızın felâketi

        Haydi biz, duygusuz mahluklar, bu zilletlerin, bu rezaletlerin hepsine katlanalım; “Üç buçuk günlük hayatın ne değeri var!” diye kendimize teselli verelim de cemâdâtın bile dayanamayacağı haybetler, hüsranlar içinde geberip gidelim!

        Lâkin çocuklarımızı, torunlarımızı düşünmeyecek miyiz?

        Her halkası bir batından teşekkül edecek o canlı silsile-i sefaletin kıyamete kadar la’netine hedef olmaya da katlanacak mıyız?

        İlâhî huzurda ne yapacağız?

        Haydi buna da aldırmayalım, buna da katlanalım!

        Heyhat! Şu “üç günlük!” hayatın arkasında bitmez tükenmez bir hayat var ki bu gidişle o, bizim için namütenahi bir devre-i azabdan başka bir şey olmayacak! Acaba orada ne yapacağız? Dünyada iken hayat-ı şeriatı, namus-ı milleti bile bile heder eden biz sefiller, huzûr-ı ilâhîye hangi yüzümüzle çıkacağız?

        Ey cemaat-i müslimîn, görüyorsunuz ki duracak zaman değil: Çünkü zaman durmuyor!

        Haydi bakalım, hüsrân-ı mübînden kurtularak yaşamak, İslâm’ı da yaşatmak istiyorsanız durmayınız.

        (اِسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ...)​

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          Karyetin (قَرْيَةٍ)

          Kelimenin kökü Arapça "k-r-y" (قري) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dağınık olan şeyleri bir araya toplamak, birleştirmek ve toplanma yeri" olduğunu belirtir. Suyun biriktiği havuza "miskaret" denildiği gibi, insanların bir araya gelip toplumsal bir düzen kurdukları yerleşim alanlarına da etimolojik olarak "karye" (köy/şehir) adı verilmiştir. Misafiri ağırlamak ve ona ikramda bulunmak (kıra) eylemi de bu "bir araya getirme" mantığından doğar. Râgıb el-İsfahânî, "karye" kavramının sadece fiziksel binaları (evleri) değil, aynı zamanda orada yaşayan insan topluluğunu (sosyolojik yapıyı) da ifade ettiğini, ayetteki kullanımın doğrudan bu "topluma/halka" yönelik olduğunu açıklar. Patricia Crone, Geç Antik Çağ'daki Arap yarımadası yerleşimlerini incelerken, Kur'an'daki "karye" kelimesinin günümüzdeki küçük ve izole köy anlamından ziyade, ticaretin ve tarımın kesiştiği, kendi içinde idari bir yapısı olan hatırı sayılır kasabaları ve şehirleri (Mekke, Taif gibi) tanımladığını belirtir. Dücane Cündioğlu, kelimenin kökündeki "toplanma" (cemaat olma) vurgusuna dikkat çeker; Cündioğlu'na göre ilahi yıkım (helak) sadece taşları ve binaları değil, asıl olarak o insanların bir araya gelerek oluşturdukları o kibirli "sosyal sözleşmeyi" ve "toplanma" zeminini hedef almıştır.

          Ehleknâhâ (أَهْلَكْنَاهَا)

          Bu fiil, "h-l-k" (هلك) kökünden türemiştir. İbn Fâris, kelimenin asıl anlamının "kırılmak, parçalanmak, çürüyüp dağılmak ve bir şeyin varlığının tamamen ortadan kalkması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihlak" kavramının bir şeyi varlık sahnesinden silmek, onu tamamen işlevsiz ve cansız hale getirmek olduğunu aktarır. Ayette fiil, if'al babında ve azamet çoğulu ("biz helak ettik/yok ettik") formunda kullanılmış olup sonuna "hâ" (onu/o şehri) zamiri eklenmiştir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin teolojik ağırlığına odaklanır. Öztürk'e göre felaketin "Biz yok ettik" şeklinde doğrudan ilahi iradeye nispet edilmesi, yaşanan yıkımın kör bir doğa olayı, sıradan bir deprem veya tesadüfi bir afet olmadığını; ahlaki sınırları aşan toplumlara karşı bilinçli, hedefe kilitlenmiş ve tarihsel bir "ilahi müdahale" (ceza) olduğunu tescilleyen etimolojik bir mühürdür. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu fiili kullanışını eskatolojik (ahiret eksenli) bir bağlamda değerlendirerek, dünyadaki bu tarihsel yıkımların (ihlak), nihai kıyamet günündeki o büyük ve evrensel çöküşün yeryüzündeki provaları (foreshadowing) işlevini gördüğünü belirtir.

          Zâlimetün (ظَالِمَةٌ)

          Etimolojik olarak Arapça "z-l-m" (ظلم) kökünden türeyen ism-i faildir (etken ortaç). İbn Fâris, bu kökün birbiriyle bağlantılı iki ana anlam taşıdığını belirtir: Birincisi aydınlığın zıddı olan karanlık (zulmet), ikincisi ise bir şeyi fıtratına, hakkına ve ait olduğu yere koymamak, haddi aşmaktır. Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramının adaletin mutlak zıddı olduğunu, ilahi sınırlara ve başkalarının haklarına yönelik her türlü tecavüzü barındırdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "zulüm" kelimesini analiz ederken, bunun sadece sosyal bir haksızlık olmadığını; insanın Allah'a ortak koşarak (şirk) evrenin ontolojik düzenini bozması ve hakikati "karanlığa" gömmesi anlamına gelen en büyük teolojik isyan olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin fıkhî ve mantıksal kurgusuna dikkat çeker. Yıkımın (ihlak) gerekçesi "o şehir/halk zalim iken" (ve hiye zâlimetün) ifadesiyle, yani isim cümlesi formunda verilmiştir. Bu, zulmün anlık bir hata değil, o toplumun karakterine işlemiş, kurumlaşmış ve süreklilik arz eden "kronik bir ahlaki çöküş" hali olduğunu gösterir; Allah hiçbir toplumu, zulüm onların kalıcı sıfatı (zâlimetün) haline gelmeden helak etmemiştir.

          Hâviyetün (خَاوِيَةٌ)

          Kelimenin kökeni, "h-v-y" (خوي) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "boşluk, ıssızlık, bir evin yıkılıp içinde kimsenin kalmaması ve karnın açlıktan boş olması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sakinlerinden tamamen arınmış, terk edilmiş ve ıssızlığa gömülmüş mekanları tanımladığını aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki görsel ve fonetik (sesbilimsel) estetiğine dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, kelimenin başındaki "hı" (خ) harfinin hırıltısı ile peşinden gelen "vav" (و) harfinin oluşturduğu nefes boşluğu, okuyucunun kulağına adeta kimsenin yaşamadığı harabelerin, yıkık duvarların arasından uğuldayarak esen o soğuk ve ıssız rüzgarın sesini doğrudan üfleyen sarsıcı bir edebi tasvirdir. Kelimenin sesi, anlattığı "mutlak boşluk" manasıyla kusursuz bir uyum içindedir.

          Urûşihâ (عُرُوشِهَا)

          Bu kelime, "a-r-ş" (عرش) kökünden türeyen "arş" isminin çoğuluna iyelik zamiri (hâ) eklenmiş halidir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "yerden yüksekte olmak, yükseltmek, gölgelik yapmak ve bir binanın çatısı/tavanı" olduğunu belirtir. Üzüm asmalarının sardığı çardaklara veya kralların yüksek tahtlarına da etimolojik olarak bu kökten dolayı arş denilir. Râgıb el-İsfahânî, "urûş" kelimesinin evlerin tavanlarını ve taşıyıcı yüksek direklerini ifade ettiğini açıklar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "çatıları üzerine çökmüş" (hâviyetün alâ urûşihâ) tabirinin Arap dilinde mutlak ve geri döndürülemez bir yıkımı anlatan fıkhî ve mimari bir deyim olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu mimari metaforun detayına iner: Deprem veya afet anında önce binanın en yüksek ve kibirli kısmı olan çatı (arş) yere çakılır, ardından duvarlar onun üzerine yıkılır. Çatının temele, temelin çatıya dönüştüğü bu "tepetaklak" oluş hali, o zalim toplumun kurduğu siyasi ve sosyal hiyerarşinin (gücün/tahtın) ontolojik olarak tersyüz edilmesini simgeler.

          Bi'rin (بِئْرٍ)

          Etimolojik olarak Arapça "b-e-r" (بأر) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "toprağı kazmak, derine inmek ve su kuyusu" olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki köklerini incelerken, İbranicedeki "be'er" ve Süryanicedeki "be'ra" kelimeleriyle birebir aynı olan bu ismin, Ortadoğu coğrafyasındaki en hayati yapıyı (su kuyusunu/sarnıcı) tanımlayan kadim ve ortak bir kelime olduğunu aktarır. Gabriel Said Reynolds, çöl ve yarı çöl iklimine sahip Geç Antik Çağ Arabistan'ında "kuyu" (bi'r) imgesinin sıradan bir su kaynağı değil; medeniyetin, tarımın, hayatta kalmanın ve toplanmanın yegane "yaşam pınarı" (axis of life) olduğunu belirtir. Yıkım tasvirinin merkezine kuyunun yerleştirilmesi, hayat damarının tamamen kesildiğini gösterir.

          Muattaletin (مُّعَطَّلَةٍ)

          Kelimenin kökü, "a-t-l" (عطل) harflerine dayanmaktadır ve ism-i mef'uldür (edilgen ortaç). İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "kadının boynundaki takıların çıkarılması, süsten mahrum kalmak, bir şeyin atıl, işlevsiz, sahipsiz ve terk edilmiş halde bırakılması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tatil" (muattal bırakma) eyleminin, eskiden kullanılan ve fayda sağlayan bir şeyin artık suyundan içilmez, kovası sallandırılmaz, çevresinde kimse bulunmaz bir şekilde ıssızlığa ve çürümeye terk edilmesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bedevi Arap sosyolojisinde su kuyusunun etrafının kabilenin sosyal merkezi olduğunu hatırlatır. Izutsu'ya göre "bi'r-i muattala" (terk edilmiş kuyu), sadece kurumuş bir delik değil; etrafındaki cıvıltıların, deve sürüleriyle gelen çobanların, tüccarların ve o kuyuyu inşa eden medeniyetin tamamen yeryüzünden silinmiş olmasını anlatan en trajik bedevi distopyasıdır.

          Kasrin (قَصْرٍ)

          Etimolojik olarak "k-s-r" (قصر) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "uzunluğun zıddı olarak kısa olmak, hapsetmek, sınırlandırmak, bir şeyi belli bir yere tahsis etmek ve mani olmak" olduğunu belirtir. Hükümdarların ve elitlerin yaşadığı devasa köşklere/saraylara "kasr" denilmesi; o mekanların kalın duvarlarla çevrilerek halktan ayrılması, sahiplerinin o ihtişamlı duvarlar arasına "hapsolarak" kendilerini güvenceye almaları ve avamın oraya girmesinin "engellenmesi" mantığından türemiştir. Arthur Jeffery ve Theodor Nöldeke, bu kelimenin saf Arapça bedevi lügatinden ziyade, muhtemelen Latince "castrum" (kale/hisar) kelimesinden Aramice veya Süryanice üzerinden Arapçaya geçmiş erken dönem bir askeri/mimari ödünçleme olduğunu belirtirler. Bu da kelimenin, dönemin Bizans veya Sasani sınır boylarındaki o aşılmaz, korunaklı hisarları ve sarayları çağrıştırdığını gösterir.

          Meşîd (مَّشِيدٍ)

          Kelimenin kökü, Arapça "ş-y-d" (شيد) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "duvarı sağlamlaştırmak, kireç ve alçı (şîd) ile sıvamak, binayı son derece yüksek, pürüzsüz ve sarsılmaz bir şekilde inşa etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meşîd" kelimesinin, binanın inşasında taşları birbirine bağlamak için kullanılan özel harç (kireç) sayesinde, zamanın yıpratıcılığına ve düşman saldırılarına karşı koyacak şekilde "berkitilmiş ve yükseltilmiş" sarayları tanımladığını aktarır. Dücane Cündioğlu, ayetin kapanışındaki bu edebi ve sosyolojik zıtlığa (tıbak sanatına) dikkat çeker. Cündioğlu'na göre ilahi yıkım o kadar kapsayıcı ve mutlak olmuştur ki; halkın, avamın can damarı olan o sade "su kuyuları" (bi'r-i muattala) kuruyup terk edildiği gibi, zengin elitlerin, kralların o harçlarla sağlamlaştırılmış, duvarları kireçle sıvanmış, asla yıkılmaz sandıkları o devasa, kibirli "sarayları" (kasr-ı meşîd) da aynı akıbete uğrayarak ıssızlığa gömülmüştür. Ölüm ve yıkım, kuyunun başındaki fakir ile saraydaki zalim arasında ontolojik bir eşitleme yapmıştır.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X