Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 41. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 41. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ اِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ اَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ وَاَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَلِلّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne in mekkennâhum fî-l-ardi ekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte veemerû bilma’rûfi venehev ‘ani-lmunker(i)(k) veli(A)llâhi ‘âkibetu-l-umûr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir yerde egemenlik versek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. İşlerin sonu Allah’a varır.

      Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir yerde egemenlik versek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. Bazıları burada sözü edüenlerin Allah Teâlâ tarafından Resûl-i Ekrem’in ashabına ve ona uyanlara verdiği bir sıfat ve kabul ettikleri ve korku halinde benimsedikleri dini üzere devam etmeleri karşısında bir övgü olduğunu söylemişlerdir. Onlar yüce Allah, kendilerini dünyaya hâkim hale getirdikten ve ilk başlarda duydukları korkudan güvende kıldıktan sonra dinlerinden ayrılmadılar. Cenâb-ı Hak onların bu din üzere devam ettiklerini ve bulundukları hali bırakmadıklarını, aksine onların hırslarını ve çabalarını arttırdığını haber vermektedir. Nûr sûresinde geçen âyet de bu doğrultudadır. Söz konusu âyet “Allah içinizden iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan kimselere vâdetti ki” meâlindeki beyandır. Âyet bu tevili ile Râfızîler’in görüşlerini ve mezheplerini reddetmektedir. Çünkü onlar diyorlar ki: Hz. Ebû Bekir hilâfet makamma getirilince hep birden mürdet oldular ve seçtikleri dini terkettiler. Bu iki âyet Râfizîler’in “Onlar mürted oldular” şeklindeki görüşlerinin yanhş olduğunu göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ onları dünyaya hâkim kıldığmı, yeryüzünde iktidar verdiğini haber verip kendilerine cenneti vâdediyor. Dinden ancak müslümanhğa zorla ve baskı ile girenler dönerler. Onlar fırsatını buldukları zaman dini terkederler. Bazıları da şöyle demiştir: Bu âyet zâhirî anlamı itibariyle haber verme ve vâdetme kalıbında ise de aslında şöyle şöyle yapın şeklinde emirdir. Bu durumda âyet İşlerin sonu Allah’a varır meâlindeki beyan gibidir. Bu ifade, “Bütün işler Allaha dönecektir” beyanı gibi “işlerin sonu”, yani âhirette işler O’na döner demektir. İşlerin sonu beyanı şöyle de açıklanabilir: İşlerin sonu, Allah’ın düşmanlarına karşı zafer ve galip gelme şeklinde O’nun dostlarına aittir. İşlerin sonunun Allah Teâlâ’ya izafe edümesinden maksat, O’nun dostlarıdır. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: “Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder”. Örnek âyette de mâna eğer Allah’ın dostlarına veya dinene yardım ederseniz O da size yardım eder demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Mekkennâhüm (مَكَّنَّاهُمْ)

        Kelimenin kökü Arapça "m-k-n" (مكن) harflerine dayanmaktadır ve "mekkene" fiilinin mazi (geçmiş zaman), azamet çoğulu ("biz yerleştirdik/güç verdik") formudur; sonuna da çoğul iyelik zamiri (hüm/onlara) eklenmiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin kendi yerinde sabit kalması, kök salması, sarsılmaz bir dayanağa sahip olması ve güç/iktidar sahibi olmak" olduğunu belirtir. Mekan kelimesi de varlığın sabitlendiği yer olmasından dolayı bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "temkîn" eyleminin, bir kimseye belirli bir alanda mutlak tasarruf hakkı, otorite ve yerleşme imkanı vermek olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin siyasi bağlamına dikkat çeker; bir önceki ayette yurtlarından sürülen (ihrac edilen) ve zayıf bırakılan (mazlum) o topluluğa, bu kelimeyle yeryüzünde "iktidar, siyasi otorite ve yerleşik güç" (temkîn) verilmesi, ilahi adaletin tarihsel bir telafisi ve sosyolojik bir devrimdir.

        el-Ardı (الْأَرْضِ)

        Etimolojik olarak "e-r-d" (أرض) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün "aşağıda olan, ayak basılan her yer, yeryüzü ve taban" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "arz" kavramının gökyüzünün (sema) mukabili olarak insanın üzerinde var olduğu, topraktan oluşan maddi mekanı tanımladığını aktarır. Dücane Cündioğlu, "arz" kelimesinin burada sıradan bir toprak parçası değil, "tarih sahnesi" olduğuna işaret eder. Cündioğlu'na göre, müminlere "arzda" (yeryüzünde) imkan/iktidar verilmesi, dinin sadece göksel ve soyut bir inanç sistemi olmadığını; toprağa basan, devleti, toplumu ve hukuku olan varoluşsal bir yeryüzü gerçeği olduğunu gösterir.

        Ekâmû (أَقَامُوا)

        Bu fiil, Arapça "k-v-m" (قوم) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "doğrulmak, dikilmek, ayağa kalkmak ve bir şeyin sabit, sarsılmaz bir şekilde durması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ikame" eyleminin sıradan bir eylemi "yapmak/yerine getirmek" (fiil) olmadığını; bir şeyi eğriliklerinden arındırarak dümdüz etmek, sütunları üzerinde sağlamca inşa etmek ve onun varlığını sürekli kılarak korumak olduğunu açıklar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette namaz için "kıldılar" yerine "ikame ettiler" fiilinin kullanılmasının fıkhî boyutuna değinir; iktidar sahibi olan müminlerin ilk görevi bireysel bir ibadeti yapmak değil, o ibadeti (namazı) toplumsal bir kurum olarak devletin ve hayatın merkezine "inşa etmek / ayakta tutmaktır".

        es-Salâte (الصَّلَاةَ)

        Bu kelimenin etimolojik kökeni dilbilimciler arasında geniş çapta tartışılmıştır. Arapça "s-l-v" (صلو) kökünden geldiğini savunan İbn Fâris, bu kökün temelinde "ateş, ısınmak ve eğilmek" manalarının yattığını belirtir; hayvanın bel/kuyruk sokumu kemiğine de eğilmesinden dolayı "salâ" denir. Ancak Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça olmadığını, Geç Antik Çağ'da Süryani kiliselerinde ve Arami Yahudilerinde "ritüelistik dua, eğilme ve tapınma" anlamına gelen "ṣlōthā" kelimesinden doğrudan Arapçaya geçtiğini kanıtlar. Patricia Crone, Kur'an'ın bu kelimeyi alıp kendi tevhidi litürjisine (ibadet düzenine) entegre etmesinin, İslam'ın kurumsallaşmasında çok önemli bir adım olduğunu belirtir. Siyasi güç (temkîn) elde eden müminlerin ilk eyleminin "salâtı" (kurumsal ibadeti/namazı) ikame etmek olarak belirlenmesi, elde edilen devletin veya iktidarın seküler bir hegemonya değil, teolojik bir hizmet aracı olduğunu gösterir.

        ez-Zekâte (الزَّكَاةَ)

        Kelimenin kökü, Arapça "z-k-v" (زكو) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "artmak, çoğalmak, büyümek, feyiz ve temizlik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zekat kavramının malı eksiltiyormuş gibi görünse de aslında onu maddi ve manevi kirlerden arındırdığını, böylece malın bereketlenip şer'i/fıtrî bir büyüme (zekâ) gerçekleştirdiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni üzerine yaptığı araştırmalarda, zekat kelimesinin de ortak Sami dil havzasından, özellikle Süryanicedeki "zâkûthâ" (arınma, doğruluk, haklılık ve sadaka) kavramından Arapçaya geçtiğini tespit eder. Toshihiko Izutsu, Cahiliye ahlakı ile Kur'an etiği arasındaki kırılmayı bu kelime üzerinden okur. Izutsu'ya göre bedevi Araplar arasında malı dağıtmak (cömertlik), kabilenin şanını artırmak için yapılan bir kibir ve "mefharet" (övünç) eylemiydi. Ancak Kur'an, "zekat" (arınma) kelimesini kullanarak bu ekonomik eylemi gösteriş olmaktan çıkarır ve onu insanın ruhunu malın köleliğinden temizleyen zorunlu ve kurumsal bir ilahi vergiye dönüştürür.

        Emerû (وَأَمَرُوا)

        Etimolojik olarak "e-m-r" (أمر) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi talep etmek, buyurmak, bir iş veya durum oluşturmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "emir" eyleminin, bir kimseyi sözlü veya fiili bir otoriteyle belirli bir eyleme yönlendirmek, onu teşvik etmek ve o işin yapılmasını sağlamak olduğunu aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin siyasi güce sahip (temkîn edilmiş) müminleri anlattığına dikkat çekerek, buradaki "emretme" (emerû) eyleminin sadece bireysel bir ahlaki öğüt (nasihat) olmadığını; eldeki gücü, hukuku ve devlet mekanizmasını kullanarak iyiliği toplumsal bir norm, yasa ve kural haline getirme eylemi olduğunu ifade eder.

        bil-Ma'rûfi (بِالْمَعْرُوفِ)

        Kelimenin kökeni, "a-r-f" (عرف) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi iziyle veya alametiyle bilmek, tanımak, idrak etmek ve sükunet bulmak" olduğunu belirtir. Arafat, irfan ve örf kelimeleri de bu tanıma/bilme kökünden gelir. Râgıb el-İsfahânî, "ma'ruf" kavramının, hem selim aklın hem de ilahi şeriatın güzel, doğru ve faydalı olarak "tanıdığı", bildiği, fıtrata yabancı gelmeyen ve yadırganmayan her türlü iyilik olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin evrimini incelerken, İslam öncesi Arap toplumundaki kabilevi gelenekleri ifade eden "örf" (bilinen/alışılmış kurallar) kavramının, Kur'an tarafından alınıp yerel bir kabile geleneği olmaktan çıkarıldığını; tüm insanlık için evrensel, tevhidi ve etik bir "iyilik/güzellik" (ma'ruf) standardına yükseltildiğini vurgular.

        Nehev (وَنَهَوْا)

        Bu fiil, Arapça "n-h-y" (نهي) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyin son bulması, bir amaca veya sınıra ulaşmak, men etmek ve birini bir eylemden alıkoymak" olduğunu belirtir. İnsanı kötülüklerden ve aşırılıklardan alıkoyduğu için akla da etimolojik olarak "nühâ" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "nehiy" eyleminin, emir eyleminin tam zıddı olarak, bir sözün, fiilin veya durumun gerçekleşmesine set çekmek, onu yasaklamak ve durdurmak olduğunu aktarır.

        anil-Münkeri (عَنِ الْمُنكَرِ)

        Etimolojik olarak Arapça "n-k-r" (نكر) kökünden türeyen ism-i mef'uldür (edilgen ortaç). İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ma'rufun zıddı olarak; bilmemek, tanımamak, yadırgamak ve inkar etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "münker" kavramının, sağlıklı bir aklın ve saf fıtratın çirkin bulduğu, "tanımadığı", kendi doğasına yabancı gördüğü; şeriatın da yasaklayıp reddettiği her türlü kötülük ve ahlaksızlık olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker" ikileminin (iyiliği emredip kötülükten alıkoyma) İslam'ın anayasal temeli olduğuna dikkat çeker. Aydar'a göre yeryüzünde iktidar (temkîn) sahibi olmanın meşruiyet şartı budur; eğer bir siyasi güç iyiliği (fıtratın tanıdığı ma'rufu) yaymıyor ve kötülüğü (fıtratın yadırgadığı münkeri) hukuk yoluyla engellemiyorsa, o iktidar ayetteki "mümin" vasfını ve ilahi desteği kaybeder.

        Âkıbetü (عَاقِبَةُ)

        Kelimenin kökü, Arapça "a-k-b" (عقب) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin hemen ardı, peşi sıra gelmek, topuk (ukb) ve arkadan takip etmek" olduğunu belirtir. Ceza (ikab) kelimesi de suçun hemen ardından gelen sonuç olduğu için bu kökten türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, "akıbet" kavramının zaman ve mekan içindeki her eylemin, sürecin veya iktidarın varıp dayanacağı nihai son, kapanış ve dönülecek son nokta olduğunu açıklar.

        el-Ümûr (الْأُمُورِ)

        Etimolojik olarak "e-m-r" (أمر) kökünden gelen "emr" (iş/durum) kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün "bir işi buyurmak" anlamına geldiği gibi, başlı başına "durumlar, işler, hadiseler ve varlık alanındaki her türlü oluş" anlamına da geldiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu ayet sonlarındaki teolojik kurgusunu incelerken; cümlenin "Bütün işlerin sonu (akıbetü'l-ümûr) Allah'a aittir" (ve lillâhi) şeklinde bağlanmasının muazzam bir tarih felsefesi olduğunu aktarır. Neuwirth'e göre ayet, mazlumken devlete/iktidara (temkîn) kavuşan müminleri gizli bir kibre karşı uyarır: Yeryüzündeki iktidarınız, kurduğunuz sistemler veya ulaştığınız güç ne kadar büyük olursa olsun, tarihin akışı ve o "işlerin nihai akıbeti" (ümûr) sizin elinizde değildir; her oluş, eninde sonunda asıl otorite olan Allah'a dönecek ve O'nun mutlak hükmüne boyun eğecektir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X