اَلَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِــعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراًۜ وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 40. Ayet
Daralt
X
-
Onlar sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler -ki oralarda Allah’ın adı çokça anılır- yıkılır giderdi. Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir.
Onlar sırf “Rabb’imiz Allah’tır” dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Bazı müfessirler şöyle demiştir; Kâfirler Hz. Peygamberin sahâbîlerini “Rabb’imiz Allah’tır” dedikleri, O’na iman ettikleri ve birledikleri için Mekke’den haksız yere çıkardılar. Onları çıkarmalarının tek sebebi buydu. Bazıları da âyetin ibaresinde takdim ve tehir olduğunu belirterek şöyle demişlerdir: Bunlara göre sanki Cenâb-ı Hak şöyle demiştir: Zulme mâruz kalanlara ve yurtlarından haksız olarak çıkarılanlara “Rabb’imiz Allah’tır” deyinceye kadar kâfirlerle savaşma izni verildi. “Rabb’imiz Allah’tır” dediklerinde kendileriyle savaşmaya son verilir. Çünkü Mekkeliler Allah Teâlâ’yı kabul etmiyor ve O na inanmıyorlardı. “Rabb’imiz Allah’tır” deyip O’nun Rab’leri olduğunu ikrar edince kendileriyle savaşılmaz. Allah Teâlâ’yı ikrar edip tasdik eden, fakat Muhammed’in (a.s.) risâletini ve nübüvvetini inkâr edenlere gehnce, risâletini ikrar ve tasdik etmedikçe; onlarla savaştan vazgeçilmez. Resûl-i Ekrem’i ikrar ve Allah’ın peygamberi olduğunu tasdik eden ancak şer‘î hükümleri inkâr edenlerle de bu hükümleri ikrar ve tasdik edinceye kadar savaşılır. Onları tasdik edince savaşılmaz. Bütün bu hükümler haberlerde rivayet edilir. Nitekim Resûl-i Ekrem “Lâ ilâhe illallâh deyinceye kadar insanlarla savaşmam emredildi. Bunu söyledikleri zaman benden canlarını ve mallarını -hak etme durumu hariç- korumuş olurlar” buyurmuştur. Bir başka haberde ise Resûl-i Ekrem şöyle demiştir: “Lâ ilâhe illallâh deyinceye ve benim Allah’ın resûlü olduğumu ikrar edinceye kadar savaşmam emredildi. Bunları dedikleri zaman benden canlarını ve mallarını korumuş olurlar”. Bir diğer rivayette de ResûluUah (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Lâ ilâhe illallâh deyinceye, benim Allah’ın resûlü olduğumu ikrar edinceye ve namazı kılıp, zekâtı verinceye kadar savaşmam emredildi. Bunları dedikleri zaman benden canlarını ve mallarını korumuş olurlar”. Bu üç rivayetten birincisi, Allah’ın vahdâniyetini ikrar etmeyenler içindir. Bunu ikrar ettikleri takdirde kendileriyle savaşa son verilir. İkinci rivayet, Allah Teâlâ’yı ikrar eden ve fakat ancak risâlete iman etmeyenler içindir. Bunlar da Hz. Peygamber’in peygamberliğine iman ettikleri takdirde kendileriyle savaşa son verilir. Üçüncü rivayet, Allah’ın varlığım kabul eden, O’nun peygamberine iman eden, fakat şer‘î hükümleri inkâr edenler içindir. Bunlar da şer'î hükümleri ikrar ettikleri takdirde kendileriyle savaşa son verihr. Belirttiğimiz gibi bunlar üç grup idiler. Her bir zümre için sözünü ettiğimiz hüküm gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler -ki oralarda Allah’ın adı çokça anılır- yıkılır giderdi. Allah Teâlâ bir başka âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Eğer Allah’ın, insanların bir kısmı ile diğer kısmım engellemesi olmasaydı yeryüzünde düzen bozulurdu”. Buna benzer başka âyetler de vardır. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ peygamberlerle müminleri, mücahitlerle savaşa katılmayanları himaye etti. Eğer himaye etmeseydi kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi. Yani Cenâb-ı Hak iyiler vasıtası ile kötüleri, en hayırlı kimseler vasıtası ile en kötüleri, hayırlılar sayesinde ayak takımını savuşturmuştur. Bunu yapmasaydı sözü edilen kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır gider ve bozulurdu. Bazıları da bu âyeti şöyle anlamışlardır; Allah Teâlâ namaz kılanlarla kılmayanları, oruç tutanlarla tutmayanları, haccedenlerle etmeyenleri, zekât verenlerle vermeyenleri, hayır işleyenlerle işlemeyenleri korumasaydı yeryüzünde düzen bozulur, manastırlar ve yukarıda sözü edilen yerler yıkılır giderdi. Ebu’d-Derdâ’dan nakledilmiştir: Dımaşk halkına sabah namazı kıldırmış, “İnsanlar bu namazdaki hayrı bilselerdi namaza gelirlerdi” demiş, sonra şu ilâveyi yapmıştır: “Allah Teâlâ mescide gelenler sayesinde gelmeyenlerin, savaşanlar sayesinde savaşmayanların (başlarına gelecek azabı) engellemeseydi kendilerine azap göz göre göre gelirdi”. Hasan-ı Basrî de şöyle der: Manastırlarda, havralarda ve kiliselerde İslâm’a ve şer'î hükümlerine bağlı rahipler ve âlimler vardır. Allah onlarla İslâm’a ve şer'i hükümlere sarılmayanlara gelecek azabı engellemektedir. Bazıları da şöyle demiştir: Allah bu İslâm dinine mensup olanları bütün dinlere karşı korumasaydı şöyle şöyle olurdu. Bazıları da Allah müslümanlarla mescitlerini, hıristiyanlarla kiliselerini ve yahudilerle de havralarını korumuştur. Geçmişteki âlimler ve müfessirler bu kanaati benimsemişlerdir.
Ancak âyet bundan başka türlü açıklansa daha uygun ve doğruya daha yakın olurdu. Buna göre Allah Teâlâ insanları yaratmış ve onları maişet ve din işlerinde birbirine yardımcı ve destek yapmış, bir kısmının menfaatini diğer bir kısmın menfaati ile bağlantılı kılmıştır. Cenâb-ı Hak herkesi kendi işini kendisi yapmakla yükümlü kılsaydı insanlar helâk olur ve bunu yapmaya güçleri de yetmezdi. Meselâ yüce AUah herkesi tarlayı sürme, tarım yapma, ürünü hasat etme, harmana gelen ürünü döğme savurma, hamuru pişirme, ekmek yapma ve başka ihtiyaçlarını gidermekte teker teker yükümlü kılmamıştır. Eğer her bir ferde, bütün bunları kendisinin yapması yükümlülüğünü getirseydi o kişi helâk olurdu. Fakat Allah Teâlâ onların bir kısmını diğer kısmına yardımcı ve destek yapmış ve birbirlerinden yararlanmalarını hedeflemiştir. Yünü eğirme, dokuma, dikme, kesme ve yıkama da böyledir. Bütün bunlarda şu kural geçerlidir. Allah Teâlâ herkesi bütün bunları kendi başına yapmakla yükümlü kılsaydı helâk olup giderlerdi. Helâk oldukları zaman da göklerde, yeryüzünde ve bu ikisinde kendileri için yaratılan ve hizmetlerine verüen her şey anlamsız kalırdı. Bazıları da şöyle demiştir: Allah Teâlâ mescitlerde bulunanları, buralarda Allah’ın adını anarak yaptıkları ibadetler sayesinde manastır, kilise ve havralarda bulunanların şerrinden korumuştur. Bu açıklama daha önce yaptığımız açıklamaya yakındır. Öte yandan âyette geçen “es-savâmi‘” “el-biya‘” ve “es-salavât” kelimelerinin anlamları üzerinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: “es-Savâmi"’ rahiplerin (manastır), “el-biya‘” hıristiyanlarm (kilise) ve “es-salevât” da yahudilerin (havra), mesâcid de müslümanların ibadet ettikleri yerlerdir. Başka bazıları ise “es-savâmi‘” rahiplerin, “el-biya ” Hıristiyanların (kilise), “es-salevât” da Sâbiîler’in ibadete çekildikleri yerlerdir. îbn Kuteybe ise “es-savâmi‘” Sâbiîlerin, “el-biya‘” hıristiyan halkın ibadet yerleridir. “Salevât” yahudilerin ibadet evleridir, mesâcid ise müslümanlara aittir demiştir. Ebû Avsece’ye göre “es-savâmi‘” ruhbanların, “el-biya‘” Hıristiyanların ibadet yerleridir. “es-Salevât” ise yahudilerin ibadet ettikleri yerdir. Salevât, belirttiğimiz gibi kilise benzeri olup yahudilerin ibadet ettikleri yerlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Yani dinine yardım edene Allah yardım eder. Ya da dostlarına yardım edene AUah yardım eder. Hasan-ı Basrî der ki: Allaha yardım edene Allah’ın da yardım etmesi, O’nun hükmü gereğidir. Biz bu konuya daha önce birçok yerde temas ettik.
Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir. Bu beyanın, dostlarına yardım edecek kadar Allah güçlüdür, düşmanlarından intikam alacak kadar mutlak galiptir anlamına gelmesi muhtemeldir. Ya da Allah güçlüdür ve O’nım dışında her güçlü olan O’nun gücü karşısında zayıftır, her galip olan da O’nun karşısında zelildir. Bir başka ihtimal de şudur: Allah güçlüdür. O ndan başka güçlü yoktur, mutlak galiptir. O ndan başka da galip olan mevcut değildir.
Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler -ki oralarda AUah’ın adı çokça andır- yıkılır giderdi meâlindeki beyan kilise, manastır ve bahsi geçen diğer yerlerin yıkılmayacağına işaret etmekte ve bu konuda bir yasak getirmektedir. Çünkü Allah Teâlâ manastır ve kiliseden söz etmektedir. Bu hüküm doğrultusunda müslümanlarm şehirlerinde kilise ve havralara ilişilmemiş ve yıkılmamıştır. Bu konuda âlimler arasında ihtilaf yoktur. Onlar sadece müslümanlarm şehirlerinde ve köylerinde yeni kilise ve havra açılamayacağını söylemişlerdir. Buna karşılık eski kilise ve havralara müslümanlar ilişmezler. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
el-Lezîne (الَّذِينَ)
Etimolojik olarak Arapça "l-z" (لذ) köküyle bağlantılı olan bir ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). İbn Fâris, bu kelimenin belirli bir grubu nitelemek, bir önceki cümlede geçen "mazlumlar" ve "kendilerine izin verilenler" topluluğunu somutlaştırarak bir sonrakine bağlamak amacıyla kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu zamirin kullanılmasının, söz konusu grubun sadece genel bir topluluk olmadığını; tarihte benzeri az görülen, spesifik bir haksızlığa uğramış ve bu haksızlık karşısında ilahi bir kimlik kazanmış "has" bir kitleyi işaret ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyo-teolojik yapısında bu zamirin, inananları müşriklerden ayıran kesin bir sınır çizgisi (demarkasyon) işlevi gördüğünü, onlara "ayrışmış bir cemaat" olma bilinci yüklediğini vurgular.
Ühricû (أُخْرِجُوا)
Kelimenin kökü, Arapça "h-r-c" (خرج) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "içeriden dışarıya çıkmak, bir mekandan ayrılmak ve uzaklaşmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin if'al babında ve edilgen (meçhul) formda "ühricû" (çıkarıldılar) şeklinde kullanılmasının dramatik ve hukuki değerine dikkat çeker. İsfahânî'ye göre bu, isteğe bağlı bir göç (hicret) değil; baskı, şiddet ve zorbalıkla, kişinin iradesi dışında yurdundan sökülüp atılması eylemidir. Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı bu "edilgenlik" vurgusunun, Mekkeli Müslümanların yaşadığı o trajik sürgün hayatını tek bir kelimeyle özetlediğini ifade eder. Onlar evlerini terk etmek istememişler, aksine "çıkarılmışlardır". Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin savaş izninin (cihadın) ahlaki gerekçelerinden biri olduğunu; mülkiyet hakkının ve yerleşme hürriyetinin kaba kuvvetle gasp edilmesinin (ihrac), uluslararası hukukta ve ilahi adalette en büyük "savaş sebebi" (casus belli) sayıldığını belirtir.
Diyârihim (دِيَارِهِمْ)
Etimolojik olarak "d-v-r" (دور) kökünden türeyen "dâr" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin etrafında dönmek, dolaşmak, bir merkezi çevrelemek" olduğunu belirtir. İnsanın sürekli içinde döndüğü, etrafında hayatını kurduğu ve kendisini güvende hissettiği o korunaklı merkeze (eve/yurda) bu yüzden "dâr" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "dâr" kavramının sadece dört duvardan ibaret bir bina olmadığını; insanın aidiyet hissettiği, mülkiyetinde olan ve ruhsal kök saldığı "vatan" anlamına geldiğini açıklar. Patricia Crone, Mekke toplumunda bir kişinin "dâr"ından (evinden/yurdundan) çıkarılmasının, onun sadece barınağını kaybetmesi değil; kabilevi korumasını, sosyal statüsünü ve hayatta kalma garantisini de yitirmesi anlamına geldiğini, bunun bedevi zihnindeki en ağır cezalardan biri olduğunu aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin çoğul ve iyelik ekiyle (onların yurtları) kullanılmasının, her bir bireyin şahsi mülkiyetine ve hatırasına yapılan o toplu tecavüzün boyutunu dilbilimsel olarak genişlettiğini ifade eder.
Bigayri (بِغَيْرِ)
Kelimenin kökü Arapça "ğ-y-r" (غير) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "başkası, farklı olan, noksanlık ve bir şeyin aslından sapması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bi-gayri" tamlamasının bir eylemin meşru, mantıklı veya adil bir dayanağının bulunmadığını, eylemin tamamen "temelsiz ve haksız" olduğunu ifade etmek için kullanıldığını aktarır. Ayette "bi-gayri hakkın" şeklinde gelmesi, sürgün eyleminin hiçbir hukuki kılıfa uydurulamayacak kadar çıplak bir zulüm olduğunu gösterir.
Hakkin (حَقٍّ)
Etimolojik olarak "h-k-k" (حقق) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin sabit olması, yerleşmesi, kesinleşmesi, gereklilik kazanması ve şüphenin ortadan kalkması" olduğunu belirtir. Yalanın ve batılın mutlak zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramının hem eşyanın gerçek mahiyeti hem de adaletin sarsılmaz terazisi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında "hak" kelimesinin merkezi bir rol oynadığını vurgular. Izutsu'ya göre ayetteki "bi-gayri hakkın" (haksız yere) ifadesi; müşriklerin Müslümanları sürmek için öne sürdükleri tüm gerekçelerin (kabile düzenini bozma, ataların dinine hakaret vb.) ontolojik ve ahlaki olarak "boş/batıl" olduğunu, asıl "hak" olanın ise inananların saf tevhidi duruşu olduğunu mühürler.
Rabbunâllâh (رَبُّنَا اللّٰهُ)
"Rabb" kelimesi Arapça "r-b-b" (ربب) kökünden gelir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi sahiplenmek, ıslah etmek, büyütmek, terbiye etmek ve üzerinde mutlak tasarruf sahibi olmak" olduğunu belirtir. "Allah" ise mutlak tek ilahın özel ismidir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabbunâllah" (Rabbimiz Allah'tır) ifadesinin sadece bir cümle değil; insanın tüm dünyevi otoriteleri (putları, kralları, kabile reislerini) reddederek, kendisini inşa eden ve yöneten yegane güç olarak yalnızca Allah'ı tanıdığını ilan ettiği en radikal "özgürlük ve bağlılık" beyanı olduğunu aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ifadenin ayetteki konumuna dikkat çeker: Müslümanların yurtlarından çıkarılma gerekçesi (illeti) olarak sadece bu cümlenin zikredilmesi, savaşın ve zulmün "ideolojik/teolojik" özünü deşifre eder. Kılıç'a göre, inananlar dünyevi bir suç işledikleri için değil, sadece ve sadece "mutlak otorite olarak Allah'ı tanıdıkları" için cezalandırılmışlardır; bu da zulmün saf halidir.
Levlâ (لَوْلَا)
Etimolojik olarak "lev" (şart edatı) ve "lâ" (olumsuzluk) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. İbn Fâris, bu edatın "eğer ... olmasaydı" anlamına geldiğini ve bir şeyin varlığı sayesinde bir başka felaketin önlendiğini (imtina'un li-vücûdin) bildirdiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "levlâ"nın ayetteki işlevinin, yeryüzündeki kaos ve yıkımı engelleyen ilahi bir "fren mekanizmasına" işaret etmek olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatın teolojik bir denge yasasını başlattığını; eğer Allah'ın "savunma/müdafaa" iradesi (def') olmasaydı, yeryüzünün tamamen şer odaklarının tahakkümüne gireceğini ve tüm kutsalların yok olacağını ifade eden bir mantıksal zorunluluk (teodise) kurduğunu belirtir.
Def'ullâhi (دَفْعُ اللَّهِ)
Kelimenin kökü Arapça "d-f-a" (دفع) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi itmek, savuşturmak, kuvvet uygulayarak uzaklaştırmak ve gidermek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "def'" kavramının burada bir "dengeleme yasası" olarak kullanıldığını açıklar. Allah'ın insanları birbirleriyle savması (def'u'n-nâsi bi-ba'dihim), bir grubun zulmünü ve azgınlığını, bir başka grubun direnciyle (mücadelesiyle) durdurmasıdır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın tarih felsefesini incelerken bu kavramı "dinamik güçler dengesi" olarak niteler. Izutsu'ya göre Allah, yeryüzünde mutlak bir kötülüğün veya tek bir zalim otoritenin hakim olmasına izin vermez; bir zalimi bir başka güçle "iter" (def eder). Savaş izni (cihad), işte bu ilahi "def'" (savuşturma/dengeleme) yasasının insani ve aksiyoner bir parçasıdır.
Levuddımet (لَهُدِّمَتْ)
Bu fiil, "h-d-m" (هدم) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir yapının temellerinden sarsılarak yıkılması, çökmesi, yerle bir olması ve harabeye dönmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin tef'il babında ve pekiştirmeli formda kullanılmasının ("lehuddımet"), yıkımın ne kadar kapsamlı, şiddetli ve önlenemez olduğunu; savunma mekanizması (def') kalktığı anda tüm kutsal mekanların enkaz yığınına dönüşeceğini ifade ettiğini aktarır. Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı bu "fiziksel çöküş" imgesinin, inanç özgürlüğü savunulmadığı takdirde medeniyetin ve dinin tüm somut göstergelerinin nasıl bir anda "harabeye" (hedm) döneceğini gösteren sarsıcı bir uyarı olduğunu vurgular.
Sevâmiu (صَوَامِعُ)
Kelimenin kökü Arapça "s-m-a" (صمع) harflerine dayanmaktadır ve "savmaa" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin ucunun incelmesi, sivrimesi, yukarıya doğru yükselmesi ve daralması" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bu isim, genellikle şehirlerden uzak, sarp dağ başlarında veya yüksek yerlerde inşa edilen, sivri ve dar yapılı "manastırlar" veya "inziva kuleleri" için kullanılmıştır. Râgıb el-İsfahânî, "savmaa"nın Hristiyan ruhbanların ve münzevilerin kendilerini dünyaya kapatıp Allah'a adadıkları ibadethaneler olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Habeşçe (Ethiopic) veya Süryanice "ṣawma'â" kelimesinden Arapçaya geçmiş olabileceğini, ancak Arapçanın bu kelimeyi kendi "sivrilik/yükseklik" köküne çok uyumlu bir şekilde entegre ettiğini belirtir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette farklı inançların mabetlerinin yan yana zikredilmesinin, İslam'ın sadece kendi camilerini değil, evrensel olarak "ibadet özgürlüğünü" ve tüm kutsal mekanların dokunulmazlığını savunan bir "savunma" (def') yasası getirdiğini dilbilimsel olarak kanıtladığını aktarır.
Biyaun (بِيَعٌ)
Etimolojik olarak Arapça "b-y-a" (بيع) kökünden türeyen "bia" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi alıp satmak, değişim yapmak" (bey') olduğunu belirtir; ancak mabet anlamındaki "bia", Arapçaya dışarıdan girmiş bir kelimedir. El-Cevâlîkî, bu kelimenin Süryanice "bî'atâ" (kilise/yumurta formundaki kubbeli yapı) kelimesinden Arapçalaştığını (muarreb) ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin kesin izini sürerek Süryanice "bî'tâ" (ev/kilise) kökenine ulaşır. Râgıb el-İsfahânî, "biya'" kelimesinin özellikle Hristiyanlara ait "kiliseleri" veya Yahudilerin bazı mabetlerini tanımlamak için kullanıldığını aktarır. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak Hristiyan mimarisinin en yaygın sembolü olan kiliseleri, ilahi koruma şemsiyesi (def') altına almasının, Geç Antik Çağ'daki dinler arası hukuk açısından devrimci bir kapsayıcılık olduğunu savunur.
Salavâtun (صَلَوَاتٌ)
Bu kelimenin etimolojisi "s-l-v" (صلو) kökü üzerinden tartışılmıştır. İbn Fâris, temelinde "ateş, ısınmak ve eğilmek" manalarının olduğunu belirtir. Ancak "mabet" anlamındaki kullanımıyla ilgili olarak El-Cevâlîkî ve Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "tephilloth" veya Süryanice "ṣlōthā" (dua) kelimelerinden geldiğini belirtir. Ayetteki "salavât" kelimesi, İslam'daki namaz eyleminden ziyade, Yahudilerin dua ettikleri mekanları (havraları/sinagogları) ifade eden bir "isimlendirme" olarak kullanılmıştır. Râgıb el-İsfahânî, Yahudi mabetlerinin içindeki "dua edilen bölümlerin" veya bizzat mabetlerin kendisinin bu isimle anıldığını aktarır. Toshihiko Izutsu, farklı inançların dua evlerini (manastır, kilise, havra, mescid) bu kadar spesifik terimlerle ardışık dizen bir başka metnin olmadığını, Kur'an'ın bu "terminolojik çeşitlilik" ile evrensel bir mabet hukukunu (sacred space) mühürlediğini vurgular.
Mesâcidü (مَسَاجِدُ)
Kelimenin kökü "s-c-d" (سجد) harflerine dayanmaktadır ve "mescid" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, asıl anlamının "eğilmek, boyun eğmek ve tevazu ile yüzü yere sürmek" olduğunu belirtir; mescid ise "secde edilen yer"dir. Râgıb el-İsfahânî, önceki mabetlerin (manastır, kilise, havra) aksine, "mesâcid" kelimesinin İslam ümmetine ait ibadethaneleri tanımlayan özel bir statü kazandığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Nabati "masgedhâ" kökenli bir ödünçleme olduğunu kabul etse de; Kur'an'ın bu kelimeyi tevhidin merkezine yerleştirerek onu diğer tüm mabetlerden daha kapsamlı bir "secde" mekanı haline getirdiğini ifade eder.
Yüzkeru (يُذْكَرُ)
Bu fiil, "z-k-r" (ذكر) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, kökün temel anlamının "bir şeyi zihinde tutmak, unutmamak ve dille telaffuz etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mabetlerin asıl varoluş nedeninin (ontolojisinin) ilahi ismin orada "anılması" (zikir) olduğunu aktarır. Fiilin edilgen (meçhul) formda "yüzkeru" (zikredilir) şeklinde kullanılması; zikrin kim tarafından yapıldığından ziyade, o mekanların içinde ilahi kelamın ve ismin yankılanmasının (atmosferin) asıl kutsiyet kaynağı olduğunu vurgular.
Kesîran (كَثِيرًا)
Etimolojik olarak "k-s-r" (كثر) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün "azlığın (kıllet) zıddı olarak çokluk, bolluk ve yoğunluk" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette "ismin çokça zikredilmesi" vurgusunun, ibadetin sadece şekilsel bir tören olmadığını; o mekanların yaşayan, sürekli nefes alan ve her an ilahi enerjiyle dolup taşan (kesîr) aktif merkezler olması gerektiğini bildirdiğini ifade eder.
Leyensurannallâhu (لَيَنصُرَنَّ اللَّهُ)
Bu fiil, "n-s-r" (نصر) kökünden türemiştir. İbn Fâris, asıl anlamının "arka çıkmak, zayıfı korumak, destek olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin başında "lam" (le) ve sonunda "şeddeli nun" (nne) gibi iki ağır pekiştirme harfiyle kullanılmasının (tekid); Allah'ın yardımının (nusretin) sadece bir ihtimal değil, mutlak, sarsılmaz ve zamanı geldiğinde kesinlikle gerçekleşecek bir "doğa yasası" olduğunu tescillediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Allah'ın "müdafaa" (def') yasasının bir sonucu olduğunu; mabetlerini ve inancını koruyanların bizzat Allah tarafından korunacağını (nusret) bildiren teolojik bir kontrat olduğunu vurgular.
Yensuruhu (يَنصُرُهُ)
Aynı kökten gelen bu fiil, "O'na yardım edeni" anlamındadır. Râgıb el-İsfahânî, buradaki ince nükteye dikkat çeker: Allah'ın yardıma ihtiyacı yoktur, ancak O'nun dinini, mabetlerini ve mazlumların hakkını savunan kişi "Allah'a yardım etmiş" sayılır. Bu, insanın ilahi iradeyle ortak bir "istikamet" üzerinde buluşmasıdır.
Kaviyyun (قَوِيٌّ)
Kelimenin kökü "k-v-y" (قوي) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, asıl anlamının "güç, sağlamlık, dayanaklılık ve zaafın zıddı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "Kavî" sıfatının; hiçbir dirençle karşılaşmayan, hiçbir engel tanımayan ve tükenmeyen mutlak enerjiyi temsil ettiğini açıklar.
Azîzun (عَزِيزٌ)
Etimolojik olarak "a-z-z" (عزز) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "nadir bulunmak, üstün gelmek, güçlü ve ulaşılamaz olmak" olduğunu belirtir. Sert toprağa da bu yüzden "azâz" denir. Râgıb el-İsfahânî, "Azîz" sıfatının Allah'a nispet edildiğinde; O'nun yenilmesi imkansız (mutlak galip) ve izzetin (onurun) yegane kaynağı olduğunu ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda "Kavî" (mutlak güç) ve "Azîz" (mutlak üstün) sıfatlarının yan yana gelmesinin teolojik garantörlük olduğuna dikkat çeker: Mabetleri yıkanlar ne kadar güçlü görünürse görünsün, "savunma" (def') ve "yardım" (nusret) sözünü veren otorite, her şeyi alt eden o mutlak gücün ("Kavî" ve "Azîz") ta kendisidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla