Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 39. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 39. Ayet

    اُذِنَ لِلَّذ۪ينَ يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُواۜ وَاِنَّ اللّٰهَ عَلٰى نَصْرِهِمْ لَقَد۪يرٌۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Użine lilleżîne yukâtelûne bi-ennehum zulimû(c) ve-inna(A)llâhe ‘alâ nasrihim lekadîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Saldırıya uğrayanlara zulme mâruz kaldıkları için savaş izni verildi. Allah onları muzaffer kılmaya elbette kâdirdir.

      Saldırıya uğrayanlara zulme mâruz kaldıkları için savaş izni verildi. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Müşrikler Resûl-i Ekrem’in sahâbîlerine eziyet vermeye ve onlarla çarpışmaya devam ediyorlardı. Onlara ise henüz müşriklerle savaşma emri verilmemişti. Medine’ye hicret ettikleri zaman saldırıya uğrayanlara zulme mâruz kaldıkları için savaş izni verildi beyanı ile onlarla savaşmaları emredildi. Bazıları da şöyle derler: Müminlere savaş izni verilinceye kadar onlarla savaşmaları emredilmemiş ve buna izin verilmemişti. Bunun üzerine kâfirler “bizimle savaşmanız emredilmedi neden bizimle savaşıyorsunuz?” dediler. Yüce AUah da müminlere kendileriyle savaşma izni ve emri verildiğini haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin zahirinden anlaşılan, müminlere izin verilinceye ve emredilinceye kadar savaşma yasağının bulunduğu dur. Fakat bu yasaklığın hangi açıdan yapıldığmı biz bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir

      Allah onları muzaffer kılmaya elbette kadirdir. Bu beyan, haber verdiği konuda açıktır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Üzine (أُذِنَ)

        Kelimenin kökü Arapça "e-z-n" (أذن) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "kulak" (işitme organı) olduğunu, buradan hareketle "bir bilginin kulağa ulaşması, duyurmak ve bir eylemin yapılmasına müsaade/ruhsat vermek" anlamlarının türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "izin" kavramının dini ve fıkhî terminolojide, daha önce üzerindeki yasaklık (haram) hükmü bulunan bir eylemin, mutlak bilgi ve otorite sahibi tarafından serbest bırakılması, yasağın kaldırılması olduğunu açıklar. Ayette bu fiilin edilgen (meçhul) formda "üzine" (izin verildi) şeklinde kullanılması teolojik ve tarihsel açıdan muazzam bir kırılma noktasıdır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ayetin nüzul bağlamını ve fiilin gramatik yapısını analiz ederken; İslam tarihinde silahlı müdafaaya (savaşa) ilk defa bu kelimeyle ruhsat verildiğini belirtir. Öztürk'e göre, izni verenin (failin) isminin dilde gizlenip fiilin edilgen bırakılması ("izin verildi" denilmesi), savaşın insani bir heves veya intikam duygusuyla değil, ontolojik bir zaruret olarak doğrudan ilahi bir "fermanla" meşrulaştırıldığını gösterir. Karar, yerel değil, gökseldir.

        Yükâtelûne (يُقَاتَلُونَ)

        Etimolojik olarak "k-t-l" (قتل) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeye şiddetle vurmak, hareketini durdurmak ve canını almak/öldürmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin "müfâale" (karşılıklılık) babından türeyen "mukatele" formunun, iki tarafın birbirini yok etmek amacıyla giriştiği şiddetli çarpışma ve savaş eylemi olduğunu aktarır. Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetteki muazzam morfolojik kurgusuna dikkat çeker. Cündioğlu'na göre fiil, etken (yükâtilûn / savaşanlar) formunda değil, edilgen (yükâtelûn / kendilerine karşı savaşılanlar/saldırıya uğrayanlar) formunda zikredilmiştir. Müslümanlara silah kullanma izninin verilmesinin (üzine) felsefi gerekçesi tam da bu edilgen yapının içine gizlenmiştir; onlar savaşı başlatan agresif bir güç değil, varlıklarına kastedilen, sistemli bir yok etme politikasına (mukateleye) maruz kalan kurbanlardır. Toshihiko Izutsu, Cahiliye döneminin savaş (kıtâl) ahlakını incelerken; İslam öncesi Araplar için savaşın bir kabilevi övünç, yağma ve aktif bir saldırganlık olduğunu belirtir. Kur'an, bu kelimeyi edilgen (yükâtelûn) bir formda kullanarak, İslami mücadelenin (cihadın) pagan savaş ahlakından koptuğunu; bunun bir yağma değil, mutlak bir "meşru müdafaa" ve hayatta kalma (ontolojik savunma) refleksi olduğunu dilbilimsel olarak ilan eder.

        Zulimû (ظُلِمُوا)

        Kelimenin kökeni, "z-l-m" (ظلم) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temelinde iki ana anlam olduğunu belirtir: İlki aydınlığın zıddı olan karanlık (zulmet), ikincisi ise bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak, hakkı gasp etmek, eksiltmek ve sınırı aşmaktır. Râgıb el-İsfahânî, "zulüm" kavramının adaletin mutlak zıddı olduğunu, insanın canına, malına, inancına veya haysiyetine yönelik her türlü tecavüzü barındırdığını açıklar. Tıpkı önceki fiiller gibi bu da edilgen (meçhul) formdadır (zulme uğratıldılar). Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin başında yer alan "bâ" harf-i cerrine ("bi-ennehüm" / şundan dolayı ki...) odaklanarak ayetteki sarsılmaz nedenselliğe (illiyet bağına) işaret eder. Kılıç'a göre, silahlı mücadelenin meşruiyeti (izin), hiçbir yoruma mahal bırakmayacak şekilde bu kelimeyle ("zulimû") mutlak bir adalet zeminine sabitlenmiştir. Savaşın gerekçesi ganimet, toprak veya etnik üstünlük değil; 13 yıllık Mekke dönemi boyunca maruz kalınan boykotların, işkencelerin, yurtlarından sürülmenin, yani o koyu "karanlığın ve haksızlığın" (zulmün) ta kendisidir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin, inananların sadece inançlarından dolayı maruz kaldıkları o uzun tarihsel mağduriyeti tek bir kelimede özetleyen evrensel bir hukuk ve insan hakları ihlali tespiti olduğunu aktarır.

        Nasrihim (نَصْرِهِمْ)

        Bu kelime, Arapça "n-s-r" (نصر) kökünden gelmektedir ve sonuna çoğul iyelik zamiri (him/onların) bitişmiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "birine arka çıkmak, zayıfı güçlünün şerrinden korumak, destek olmak ve iyilikle yardım etmek" olduğunu belirtir. Kurak toprağa can veren yağmura da etimolojik olarak bu kökten dolayı "nasar" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "nusret" kavramının insanın kendi gücünün tükendiği anda dışarıdan, yüce bir makamdan gelen o hayati ve kurtarıcı müdahale olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak ortak Sami dillerine ait olduğunu, Aramice ve Süryanicede (nâsır/yardımcı) gibi formlarla özellikle Geç Antik Çağ'daki Yahudi-Hristiyan metinlerinde eskatolojik (ahiret eksenli) bir kurtuluş motifi olarak yer aldığını aktarır. Ancak Jeffery'ye göre Kur'an, bu kelimeyi alıp uhrevi bir beklenti olmaktan çıkararak; tarihin akışına yön veren, savaş meydanında orduların kaderini değiştiren somut, dünyevi ve siyasi bir "ilahi askeri destek/zafer" konseptine dönüştürmüştür. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin izafet (tamlama) yapısındaki güce dikkat çeker. Allah "kendi nusretine" değil, doğrudan "onların nusretine" (nasrihim) yani mazlumların zaferine atıf yaparak; ilahi iradenin ezilenlerin yanında bizzat saf tuttuğunu, onların davasını kendi davası olarak sahiplendiğini (özdeşleştiğini) gösteren muazzam bir teolojik teminat sunar.

        Lekadîrun (لَقَدِيرٌ)

        Etimolojik olarak "k-d-r" (قدر) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin miktarını, ölçüsünü belirlemek, son sınırına ulaşmak, mutlak bir güce ve kapasiteye sahip olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Kadîr" sıfatının Allah'a nispet edildiğinde, O'nun dilediği her şeyi hiçbir eksiklik, yorgunluk veya dış engele takılmaksızın, en kusursuz ölçüde (kader/kudret) gerçekleştirebilme kapasitesi olduğunu açıklar. Kelime, sıfat-ı müşebbehe (veya mübalağalı ism-i fail) formunda olup gücün sürekliliğini ve sınırsızlığını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin edebi kapanışındaki retorik vurguya (tekide) odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, ayetin başında "zulme uğramış" ve her türlü maddi imkandan yoksun bırakılmış zayıf bir azınlıktan (Müslümanlardan) bahsedilmektedir. Düşman ise Kureyş gibi donanımlı ve devasa bir güçtür. Mantıksal olarak bu savaşın kazanılması imkansız görünürken, cümlenin en sonuna, başında pekiştirme harfi olan "lam" (le) ile birlikte "le-Kadîr" (mutlak ve sınırsız güç sahibi) sıfatı yerleştirilir. Bu etimolojik kapanış, savaşın sonucunu belirleyecek olan şeyin yeryüzündeki kılıçların veya orduların matematiksel ölçüsü değil; gökyüzündeki ilahi kudretin (k-d-r) sonsuz ölçüsü ve kapasitesi olduğunu zihinlere kazıyan, mazlumun kalbindeki tüm korkuları silip atan sarsılmaz bir ilahi mühürdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X