Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 37. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 37. Ayet

    لَنْ يَنَالَ اللّٰهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَٓاؤُ۬هَا وَلٰكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوٰى مِنْكُمْۜ كَذٰلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْۜ وَبَشِّرِ الْمُحْسِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Len yenâla(A)llâhe luhûmuhâ velâ dimâuhâ velâkin yenâluhu-ttakvâ minkum(c) keżâlike seḣḣarahâ lekum litukebbirû(A)llâhe ‘alâ mâ hedâkum(k) vebeşşiri-lmuhsinîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır. İşte Allah onları sizin istifadenize verdi ki size doğru yolu göstermesinden ötürü O’nu tâzimle anasınız. İyilik yolunu tutanları müjdele!

      Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvâmzdır. Bu ifade iki ihtimale açıktır. Birincisi: Allah bunu ancak muttakilerden kabul edecektir. Kâfirlerden kabul etmez. Çünkü onlar, Câhiliye döneminde develeri belirtilen şekilde kesiyorlardı. Allah Teâlâ da bunu takvâ sahibi olmayanlardan kabul etmeyeceğini haber vermektedir. Âyet “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder” beyanı gibi olur. İkincisi; Allah’a ulaşmaz demek, Allaha ancak salih, temiz ve takvâ üzere olan ameller yükseür demektir. Takvâ dışı olan ameller ise O’nun katma yükseltilmez ve çıkarılmaz. O’na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır buyurduğunda anlatılan da budur. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bu beyanın belirtilmesinin hikmeti şöyle olabilir: Câhiliye insanları, develeri kesince kanlarını Beyt’in etrafına sürüyorlar ve “Bu AUah’a yakınlıktır” diyorlardı. Bunun üzerine müslümanlar da onlar gibi yapmak isteyince Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvântzdır, İşte Allah onları sizin istifadenize verdi mealindeki beyan indi. “İstifadeye verme” konusunu yukarıda açıklamıştık.

      Ki size doğru yolu göstermesinden develeri emrinize boyun eğdirme vesilelerini göstermesinden ötürü O’nu tâzimle anasınız, yani azamet ve kibriyâ ile niteleyesiniz. Çünkü sizler, bu vesilelerle develerden türlü şekillerde yararlanmaktasınız. Cenâb-ı Hak, develerin boyun eğdirilme ve emrimize verilme araçlarını bize göstermeseydi ve öğretmeseydi o hayvanlara asla gücümüz yetmezdi. Çünkü onlar, güçlü, kuvvetli ve sert hayvanlardır. Doğru yolu göstermesinden ötürü meâlindeki beyan, size din ve hidâyet konusunda doğru yolu göstermesinden ötürü şeklinde de açıklanabilir.

      İyilik yolunu tutanları müjdele! “el-Muhsinin” kelimesi birkaç şekilde açıklanabilir: Kendilerine iyilik edenler, kardeşlerine iyilik edenler, fiilleri güzel ve amelleri salih olanlar bu ihtimallerden bazılarıdır. Allah’a iyilik edenler şeklinde bir mâna ihtimal dâhilinde değildir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yenâle (يَنَالَ)

        Kelimenin kökü, Arapça "n-y-l" (نيل) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir amaca ulaşmak, arzulanan bir şeyi elde etmek, varmak ve nail olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "neyl" kavramının sadece fiziksel bir ulaşma olmadığını, bir maksadın hasıl olması anlamına da geldiğini açıklar. Ayette bu fiil, "Allah'a ulaşmaz" (len yenâlellah) şeklinde olumsuz (nefy) kalıbıyla kullanılmıştır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu olumsuzlama fiilinin teolojik boyutunu analiz ederken, fiilin doğrudan kurbanın etlerine ve kanlarına nispet edilmesinin, putperest zihniyetteki "tanrıları besleme" veya "tanrılara fiziksel sunu ulaştırma" algısına indirilmiş en ağır ve net dilbilimsel darbe olduğunu ifade eder. Patricia Crone, İslam öncesi Arap pratiklerini incelerken, müşriklerin kestikleri kurbanların kanlarını Kabe'nin duvarlarına veya putların üzerine sürerek tanrıya fiziksel olarak "ulaşmaya" (neyl/yenâle) çalıştıklarını belirtir. Kur'an, bu ayette tam da o fiziksel ritüeli hedef alarak, etin ve kanın Allah'ın yüce zatına "ulaşma/değme" kapasitesini (yenâle) kesin bir dille reddeder ve İbrahimi kurbanın ontolojik yönünü tamamen değiştirir.

        Lühûmühâ (لُحُومُهَا)

        Etimolojik olarak Arapça "l-h-m" (لحم) kökünden türeyen "lahm" (et) kelimesinin çoğuluna iyelik zamiri (hâ) bitişmiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin diğerine sıkıca karışması, iç içe geçmesi ve bitişmesi" olduğunu belirtir. Kemiği sıkıca saran ve bedeni oluşturan dokuya bu yoğun bitişiklikten dolayı "lahm" (et) denilmiştir; savaşın şiddetli anına (melhame) veya dokumanın iplerinin birbirine girmesine de aynı kökten isim verilir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki kökenini incelerken, İbranice ve Aramicede "leḥem" (veya lahma) kelimesinin genel olarak "ekmek, temel gıda, yiyecek" anlamına geldiğini, ancak Arapçada spesifik olarak "et" anlamında daralarak kullanıldığını aktarır. Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetteki felsefi ve zıtlık (tıbak) kurgusuna odaklanır. Cündioğlu'na göre, "lühûm" (etler), varlığın en kaba, çürümeye yüz tutan, maddi ve tüketilebilir yönünü temsil eder. Ayet, bu kaba maddenin (etin) ilahi ve aşkın olana ulaşamayacağını belirterek, dinde maddiyatın (şekilciliğin) ruhsallık karşısındaki ontolojik yetersizliğini ilan eder.

        Dimâühâ (دِمَاؤُهَا)

        Kelimenin kökeni "d-m-y" (دمي) harflerine dayanmaktadır ve "dem" (kan) kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "canlılığı sağlayan sıvı, akıcılık ve kırmızı renk" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kanın (dem) bedenin hayati özü olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç ve ahlak semantiğini Cahiliye dönemiyle karşılaştırmalı olarak analiz ederken, "kan" kavramının antik dönem dinlerindeki büyülü (magical) ve kutsal statüsüne dikkat çeker. Izutsu'ya göre, ilkel zihin kanı hayatın bizzat kendisi olarak görür ve tanrıların bu kanla beslendiğine, yatıştığına inanırdı. Kur'an, ayette etin hemen yanına "kanları" (dimâühâ) da ekleyerek ve bunların Allah'a ulaşmasını reddederek, kurban ritüelini o ilkel, büyüsel ve pagan "kan akıtma/kan sunma" mitolojisinden tamamen temizler; eylemi saf bir niyet ve ahlaki teslimiyet zeminine oturtur.

        et-Takvâ (التَّقْوَىٰ)

        Bu kelimenin kökü, Arapça "v-k-y" (وقي) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyi dışarıdan gelecek her türlü zarara, tehlikeye karşı korumak, kalkan olmak ve muhafaza altına almak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dini terminolojide "takva" kavramının, nefsi ilahi cezayı hak edecek eylemlerden koruyarak güvenli bir alana çekmek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin evrimini incelerken, Cahiliye şiirindeki fiziksel "kalkanla korunma" (vikâye) anlamının, Kur'an'da insanın Allah'ın azametine karşı duyduğu o derin, içsel ve ahlaki "sakınma/duyarlılık" haline dönüştüğünü vurgular. Ayette, etin ve kanın ulaşamadığı ilahi makama "Ancak sizden olan takva ulaşır" (yenâlühüt takvâ minküm) denilmesi, muazzam bir teolojik sıçramadır. Gabriel Said Reynolds, bu ifadenin Geç Antik Çağ kurban teolojisinde bir devrim olduğunu belirterek; Kur'an'ın, kurbanın nesnel/maddi (objective) değerini iptal edip, yerine kurbanı kesen kişinin öznel/ahlaki (subjective) niyetini ve duyarlılığını (takvasını) koyduğunu, ritüeli tamamen içselleştirdiğini ifade eder.

        Litükebbirû (لِتُكَبِّرُوا)

        Etimolojik olarak "k-b-r" (كبر) kökünden, tef'il babında türeyen muzari bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "hacim, yaş, statü veya değer olarak büyüklük, yücelik ve küçüklüğün (sığar) mutlak zıddı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tekbir" (yüceltme) eyleminin, Allah'ı her türlü eksiklikten ve yaratılmışlık vasfından tenzih ederek, O'nun zatını ve kudretini her şeyin üstünde mutlak büyük olarak ilan etmek olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kurgusundaki sebepliliğe (illiyet) dikkat çeker; "Sizi hidayete erdirdiği için Allah'ı tekbir edesiniz diye..." ifadesindeki tekbir (Allahu Ekber demek), kurban kesimi sırasında mekanik olarak söylenen sıradan bir dua formülü değildir. Kılıç'a göre bu eylem, insanın doğa (hayvanlar) üzerindeki tasarruf yetkisinin kendi gücünden değil, Allah'ın lütfundan kaynaklandığını idrak etmesi ve bu büyük nimet karşısında kendi kibrini sıfırlayarak yalnızca Allah'ın "büyüklüğünü" (tekbir) varoluşsal bir bilinçle haykırmasıdır.

        el-Muhsinîn (الْمُحْسِنِينَ)

        Kelimenin kökeni, "h-s-n" (حسن) harflerine dayanmaktadır ve if'al babından türeyen ism-i failin (etken ortaç) çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "çirkinliğin, kötülüğün ve eksikliğin zıddı olarak; akıl, fıtrat ve estetik açıdan güzel, uyumlu ve kusursuz olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihsan" kavramının iki boyutu olduğunu aktarır: Birincisi birine iyilik ve lütufta bulunmak, ikincisi ise bir eylemi, görevi veya ibadeti en güzel, en mükemmel ve en kaliteli şekilde yerine getirmektir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ihsanın İslam ahlak felsefesindeki en üst basamak olduğunu, meşhur Cibril hadisinde tanımlandığı gibi "Allah'ı görüyormuşçasına" bir bilinç, estetik ve titizlikle yaşamak anlamına geldiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin edebi kapanışındaki estetik doruğa odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, ayet et ve kanın (kaba maddenin) reddedilmesiyle başlar, niyetin ve takvanın (saf bilincin) merkeze alınmasıyla devam eder ve "Muhsinleri müjdele" (beşşiril muhsinîn) hitabıyla son bulur. Kurban ibadetini, salt bir kan akıtma eylemi olmaktan çıkarıp, insanın iç dünyasını, ahlakını ve eylemlerini güzelleştiren (ihsan), onu estetik ve ahlaki bir zirveye taşıyan evrensel bir "iyilik/güzellik" (hüsn/ihsan) anıtına dönüştürür. Kelime, ritüelin asıl gayesini etimolojik bir zarafetle mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X