Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 36. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 36. Ayet

    وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُمْ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِ لَكُمْ ف۪يهَا خَيْرٌۗ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهَا صَوَٓافَّۚ فَاِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَاَطْعِمُوا الْقَانِـعَ وَالْمُعْتَرَّۜ كَذٰلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velbudne ce’alnâhâ lekum min şe’â-iri(A)llâhi lekum fîhâ ḣayr(un)(s) feżkurû-sma(A)llâhi ‘aleyhâ savâf(fe)(s) fe-iżâ vecebet cunûbuhâ fekulû minhâ veat’imû-lkâni’a velmu’ter(ra)(c) keżâlike seḣḣarnâhâ lekum le’allekum teşkurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Biz o büyükbaş hayvanları da Allah’ın size nişânelerinden kıldık; sizin için onlarda nice yararlar vardır. Onlar (kesim için) sıraya dizildiklerinde üzerlerine Allah’ın adını anın, cansız halde yere serildiklerinde ise onlardan hem kendiniz yiyin hem de ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyen yoksulları doyurun. İşte anları şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.

      Biz o büyükbaş hayvanlan da Allah’ın size nişânelerinden kıldık. Bazıları “şe'âirillâh” deyimini Allah’ın farizaları şeklinde açıklamışlardır. Hasan-ı Basri ise aynı ifadeye Allah’ın dini anlamını vermiştir. Ama en uygunu “şe'âirillâh” tabirinin Allah’ın dininin, O’na kulluğun ve hac fiillerinin nişâneleri mânasında olmasıdır. Çünkü “şe‘âir” kelimesi, dilde “nişâne” demektir. Kelime başka ibadetlere değil sadece hac fiillerine tahsis edilmiş ve yüce Allah onu hac fiillerinin nişanesi olarak kılmıştır. Âyette geçen “el-büdne” kelimesinin tekili “el-bedene”dir. Büyük baş hayvana “bedene” denilmesi, cüsse itibariyle büyük ve iri kıyım hayvanlar olmalarındandır. Bir kimse şişmanladığı zaman (bu kökten) “bedene fülânun” denilir. Hz. Peygamberden “Bedene yedi kişi için kurban edilebilir. înek yedi kişi için kurban edilebilir” diye nakledilen hadisin zâhirinden anlaşılan şudur; “Bedene” boğazlanabilecek (cezûr) ve kurban edilecek devedir. Çünkü Resûl-i Ekrem “‘Bedene’ yedi kişi için kurban edilebilir. înek yedi kişi için kurban edilebilir” demiş ve “bedene”yi ayrı, inek anlamına gelen “bakara” kelimesini ayrı olarak belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sizin için onlarda nice yararlar vardır. Bazıları şöyle demiştir: Âyette sözü edilen “yararlar”dan maksat, kurbanlık hayvanların boyunlarına nişâne takıldıktan ve hac kurbanı olarak tahsis edildikten sonra binme, sütlerinin sağılması ve üzerlerinde yük taşınması gibi elde edilen faydalardır. Bazıları da âyeti Sizin için onlarda boyunlarına nişâne takılana kadar nice yararlar vardır diye açıklamışlardır. Ama boyunlarına nişâne takıldığı zaman sahipleri için âhirette ecir vardır. Bu açıklama sanki Sizin için onlarda nice yararlar vardır meâlindeki beyanı, âhirtte ecir vardır şeklinde açıklamadan daha uygundur. Çünkü bir deve kurban için ayrıldığı zaman -zorunlu durumlar hariç- bunlardan yararlanmak helâl değildir. Zira Allah Teâlâ bir başka âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Allah’ın işaretlerine sakın saygısızlık etmeyin”. Bu hayvanlardan yararlanmak, Allah’ın işaretlerine saygısızlık etmek anlamına gehr. Bundan dolayı Hanefi mezhebine mensup imamlarımız kurbanlık develerden yararlanılmaz demişlerdir. Müçtehidlerimiz Resûl-i Ekrem’in (Hac için Beytullah’a) deve sevkeden birisi üe arasında geçen konuşmaya da cevap vermişlerdir. Hz. Peygamber bu kişiye “Bin ona!” der. Adam “O kurbanlık bir devedir” der. Resûl-i Ekrem “Bin ona!” buyurur. Adam “O kurbanlık bir devedir” der. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem “Bin ona! Yazıklar olsun!” buyurmuştur. Bazı rivayetlerde “veyhake” yerine aynı anlama gelen “veyleke” ifadesi geçer. Bize göre Resûl-i Ekrem o kişiye “deveye bin” emrini devesine binmeye şiddetle ihtiyaç duyduğunu görünce vermiştir. Bu da bizim dediğimiz gibi kurbanlık hayvanlardan zorunlu durumlarda yararlanılır şeklinde ifade ettiğimiz durumdur. Ama normal durumlarda kurbanlık hayvanlardan yararlanmak caiz değildir. Hac ibadeti için nişâne kılınan develer de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlar (kesim için) sıraya dizildiklerinde üzerlerine Allah’ın adını anın. Bu beyan, hayvan kesmek için üzerine Allah’ın adının anılmasının şart olduğunu gösterir. Çünkü Allah Teâlâ (âyette) bizzat kesme fiilinden değil sadece isminin anılmasından söz etmektedir. Kurana muhatap olan müslümanlar, (kurbanlık hayvanların üzerlerine) Allah’ın adının anılmasından onların boğazlanmasını ve kesilmesini anlamasalardı yüce Allah kesme fiilini belirtmeden sadece isminin anılmasıyla yetinmezdi. Bu da Allah’ın isminin anılmasıyla onların kesilmesini anladıklarını ve O’nun isminin anılmasının caiz olma şartı nitehğini taşıdığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir. “Savâf” kelimesi üç türlü okunabilir. Birincisi: “Savâfî”. Bu durumda kelime, Allah’a içtenlikle bağlı olmak ve O’na samimi olmak anlamındaki kökten gelmiş olur. İkincisi: Sonu “nûn” harfiyle “savâfm’dir. “Savâfm” hayvanın üç bacağını bağlayıp diğer bacağını mutlak olarak serbest bırakmaktır. Üçüncüsü: “Cevârin” kelimesi gibi sonu tenvinU olarak “savâfin’, mânası ise sıraya dizilerek ayakta durmak demektir. Sözü edilen bu üç kelimeyle sanki Allah’a ihlasla yaklaşma, (kurbanlıkları keserken) ayaklarını bağlama ve onları sıraya dizerek ayakta durdurma mânalarının birleştirilmesi isteniyor gibi bir durum söz konusudur. Sünnet ve hadis rivayetleri de bu şekilde gelmiştir. Kelime İbn Mesûd mushafmda sonu “nûn” harfiyle "savâfine” şeklindedir. Yorumu ise belirttiğimiz gibidir. Âyetin zâhirinden anlaşılan, kelimenin, ayakta durmak mânasında olduğudur. Çünkü yüce Allah devamında cansız halde yere serildiklerinde ise anlamına gelen bir ifade kullanmaktadır. Âyette geçen “vecebet” kelimesi yere düştü anlamına gelir. Yere düşme, ayakta durma halinden yere yıkılma haline geçmeyi ifade eder. Bu da bize develerin yere yatırılarak değil, ayakta kesildiklerini gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlardan hem kendiniz yiyin. Bunu daha önce geçen “Artık onlardan hem kendiniz yiyin hem sıkıntı içindeki yoksulları doyurun” meâhndeki âyeti tefsir ederken açıklamıştık. “el-Bâisu 1-fakîr” dilenen yoksuldur. Bu görüş bazılarına aittir. Bazıları ise “el-bâis” fakir olduğu bilinen, “el-fakîr” ise utanan ve istemeyen (dolayısıyla fakir olduğu bilinmeyen) fakir demektir. Bazıları ise “el-bâis” “el-miskîn” ve “el-fakîr” kelimelerinin üçü de fakir anlamına gelir demişlerdir. Bazıları da “el-bâis”, gözleri görmeyen demektir demişlerdir.

      Hem de ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyen yoksulları doyurun. Bazıları “el-kâni” razı olan demektir. Ve kehme “kanaat” kökündendir demişlerdir. Bazıları da “el-kâniu” kelimesinin “el-kunu ” kökünden geldiğini, isteyen ve ihtiyacını gizlemeyen fakir anlamında olduğunu söylemişlerdir. “el-Mu‘ter” belki bir şeyler verir diye birisinin sürekli karşısına çıkan ama ihtiyacını söylemeyen kişi demektir. “el-kâni‘” ise evinde oturan kişi vb. demektir.

      İbn Kuteybe “el-kâni‘” kelimesinin ihtiyacını açık eden, gizlemeyen anlamına geldiğini söylemiş ve kelimenin “kana'a, yaknau, kunuan” kökünden türediğini ifade etmiştir. Kelimenin “kania, yakna'u, kanaaten” kökünden olması durumunda razı olmak anlamına geldiğini behrtmiştir. “el-Mu‘ter” bir şeyler verir umuduyla bir kimsenin sürekli karşısına çıkan ve fakat açıkça istemeyen demektir. Kelimenin kullanımı “i‘terranî, arranî, arânî ve i'terânî” şeklindedir. Ebû Avsece de şu açıklamayı yapmıştır: “el-Kâni‘”, dilenen fakir demektir. “el-Kunü” istemek anlamına geUr. “el-Kanâ atu” razı olmak demektir. Bu kelimenin üç harfli kökü, “kania, yakne'u, kanaatün” şeklindedir, ondan razı oldu demektir. Aynı kökten “kanna'tuhû” onu razı ettim demektir. “Kanna'tuhû” nun bir başka anlamı da başını başörtüsü ile örttüm demektir. “İ'terra, i'tirâran, i'terâ, yateri, arâ, ya‘rû” bütün bu kelimeler “el mu'ter” kelimesi ile aynı köktendir. “Savâf” “ayakta ve sıraya dizilmiş olarak demektir. Ebû Avsece şöyle demiştir: Nûn harfiyle “sâfin” ve “savâfm” üç ayak üstünde demektir. Hayvan üç ayak üzerine durduğu zaman bunu “safene’l-ferasü yasfunu sufûnen” fiiliyle anlatırlar. “Vecebet cünûbuhâ” yere düştü demektir. “Vecebe yecibü vücûben fe hüve vâcibün” kökü düştü anlammadır. “Vecebeti’ş-şemsü” güneş battı demektir. Bütün bunlar “ses” anlamına gelir. “Semi'tu vecbeten” bir ses duydum anlamına gelir. “Menseken” ibadet için çekildikleri yer demektir. İbn Abbâs’m “el-kâni‘” kelimesine senin verdiğine razı olan, “el-mu‘ter” kelimesine de kendisini sana arzeden ama istemeyen fakir mânası verdiği rivayet edilmiştir.

      İşte onları şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik. Yani sözünü ettiğimiz develeri, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik. Öte yandan bahsi geçen hayvanların istifademize verilmesi iki şekilde açıklanabilir. Birincisi: Bu hayvanları binmeniz, üzerlerinde yük taşımanız ve hayatta çeşitli yararlı işlerde kullanmanız için nasıl istifadenize vermişsek onları kesebilesiniz ve boğazlayabilesiniz diye de sizin emrinize verdik. Umulur ki bunun karşılığında şükredersiniz. Ya da mâna şöyle olur: İşte onları, yani bu hayvanları size anlattığım şekildre sizin istifadenize verdik. Bütün bunlar, o hayvanların size boyun eğdirilmesine dâhil olan şeylerdir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        el-Büdne (الْبُدْنَ)

        Kelimenin kökü Arapça "b-d-n" (بدن) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "etin çokluğu, bedenin iriliği, kalınlık ve şişmanlık" olduğunu belirtir. İnsanın gövdesine (beden) bu ismin verilmesi de yapısal ana kütleyi temsil etmesindendir. Râgıb el-İsfahânî, "büdn" kavramının özel olarak kurban edilmek üzere özenle beslenip semirtilmiş, iri cüsseli develer (ve sığırlar) için kullanıldığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemi ahlak ve gösteriş felsefesini incelerken, bu kelimenin sosyolojik arka planına dikkat çeker. Izutsu'ya göre bedevi kabileleri için hac panayırlarına getirilen develerin aşırı şişmanlatılması ("büdn" haline getirilmesi), Allah'a duyulan bir saygıdan ziyade, kabilenin zenginliğini ve cömertliğini diğer kabilelere karşı ispatlamaya yönelik seküler bir prestij ve övünç (mefharet) aracıydı. Kur'an, ayette bu iri yarı hayvanları doğrudan zikrederek, o dönemin prestij sembolü olan bu nesneleri alır ve onları kabilevi bir şov malzemesi olmaktan çıkarıp tamamen tevhidi bir ibadet formuna dönüştürür. Diyanet İslam Ansiklopedisi, fıkhî bağlamda kelimenin sadece cüsse büyüklüğünü değil, hac (kurban) ibadetine tahsis edilmiş özel statülü büyükbaş hayvanları tanımlayan kurumsal bir terim olduğunu belirtir.

        Cealnâhâ (جَعَلْنَاهَا)

        Etimolojik olarak "c-a-l" (جعل) kökünden türeyen, azamet çoğulu ("biz kıldık/yaptık") formunda bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi bulunduğu halden başka bir hale veya duruma sokmak, yaratmak, kılmak ve tahsis etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ceale" fiilinin "haleka" (yoktan var etme) fiilinden farklı olduğuna dikkat çeker. İsfahânî'ye göre bu fiil, zaten var olan bir nesneye yeni bir hukuki form, statü, işlev veya kutsiyet kazandırmaktır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu teolojik nüansına odaklanarak, develerin (büdn) doğal olarak sadece otlayan sıradan hayvanlar olduğunu; ancak Allah'ın iradesinin onlara müdahale ederek (cealnâhâ) bu sıradan biyolojik varlıkları ilahi birer nişana ve kurban statüsüne "dönüştürdüğünü" ifade eder. Eşyaya anlam ve kutsiyet veren yegane otorite bu fiille mühürlenir.

        Şeâirillâhi (شَعَائِرِ اللّٰهِ)

        Kelimenin kökeni, "ş-a-r" (شعر) harflerine dayanmaktadır ve "şeîre" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi ince bir şekilde idrak etmek, bilmek ve bir nesneyi diğerlerinden ayırmak için ona özel bir işaret (nişan) koymak" olduğunu belirtir. Kıl/tüy anlamına gelen "şa'r" kelimesi de dışarıdan ilk fark edilen unsur olması hasebiyle bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "şeâir" kavramının, görüldüğünde zihne doğrudan Allah'ı, dini sınırları ve ibadeti getiren, görünmeyen hakikatin görünürdeki somut "işaretleri" olduğunu açıklar. Patricia Crone, İslam öncesi Ortadoğu dini pratiklerini incelerken, kurbanlık hayvanların boyunlarına gerdanlık (kalâid) takılarak veya derilerine hafifçe çizik atılıp (iş'ar) kanatılarak "işaretlenmesi" (şeâir) geleneğinin pagan Araplar arasında yaygın olduğunu belirtir. Ancak Kur'an, bu ayette "Allah'ın işaretleri" (şeâirillah) tamlamasını kullanarak, o kadim işaretleme ritüelini putlardan ve kabile tanrılarından koparıp mutlak tevhidin görsel bir ibadet nişanesine dönüştürür. Dücane Cündioğlu, fiziksel ve etimolojik bir dönüşüme dikkat çeker; şişmanlatılmış sıradan bir et yığını (büdn), üzerine ilahi niyet ve "işaret" (şeîre) düştüğü anda ontolojik olarak saygı duyulması gereken bir kutsala dönüşmektedir.

        Hayrun (خَيْرٌ)

        Bu kelime, Arapça "h-y-r" (خير) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeye meyl etmek, onu seçmek, tercih etmek ve faydalı bulmak" olduğunu belirtir. Tercih hakkı anlamına gelen "muhayyer" veya seçmek anlamına gelen "ihtiyar" kelimeleri de fıtratın iyi olana yönelme güdüsünden dolayı bu kökten gelir. Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kavramının hem akıl hem de fıtrat tarafından güzel, kârlı ve faydalı bulunan her türlü dünyevi ve uhrevi kazancı kapsadığını açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin fıkhî ve sosyolojik kurgusunda bu kelimenin genişliğine dikkat çeker. "Sizin için onlarda hayır vardır" ifadesi, kurbanlıkların sadece ahirette sevap (manevi hayır) kazandırmakla kalmayıp; aynı zamanda kanı akıtılana kadar binek olarak kullanılması, sütünden faydalanılması ve kesildiğinde etinin toplumsal açlığı gidermesi gibi doğrudan bedensel ve ekonomik faydaları (dünyevi hayrı) da kapsadığını ifade eden etimolojik bir zenginliktir.

        Savâffe (صَوَافَّ)

        Kelimenin kökü, "s-f-f" (صفف) harflerine dayanmaktadır ve "sâffe" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi düz bir çizgi halinde yan yana dizmek, sıraya koymak ve nizama sokmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fıkhî ve pratik bir terim olarak "savâff" eyleminin, kurban edilecek olan develerin ön sol ayaklarının bağlanarak (nahr usulü), diğer üç ayağı üzerinde dik, düzgün bir sıra halinde kesilmeye hazır bekletilmelerini tanımladığını açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi ve görsel (sinematografik) tasvirini analiz ederken, bu kelimenin yarattığı estetik ihtişama odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, devasa hayvanların ölüm anındaki o korkunç kaosu, kanı ve paniği değil; adeta ilahi bir emre boyun eğmişçesine, ritüelistik bir nizam ve sükunet içinde "saf saf dizilerek" (savâff) ölüme duruşları resmedilir. Düzensizliğin (kaosun) yerini, kelimenin kökündeki o bıçak gibi keskin "düz çizgi" (saf) nizamı almıştır.

        Vecebet (وَجَبَتْ)

        Etimolojik olarak "v-c-b" (وجب) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin aniden düşmesi, sarsılarak yere inmesi, sabit olması ve gerekli/zorunlu hale gelmesi" olduğunu belirtir. Arapçada güneşin ufukta kaybolup batmasına "vecebeti'ş-şems", çöken duvara da "hâitun vâcib" denir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin dildeki evrimine dikkat çeker; kesilen kurbanın kanı akıp da cansız bedeninin ağır bir şekilde yere yığılıp "sabitlenmesine" vecebe dendiği gibi, dinde değişmesi imkansız olan, kesinleşmiş, düşüp sabitlenmiş ağır kurallara da bu yüzden "vacip" (farz) denilmiştir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bir önceki kelimeyle kurulan muazzam tezada değinir. Kılıç'a göre, ayakta dimdik, canlı ve saf halinde duran (savâff) o devasa kütle, bıçağın darbesiyle aniden yerçekimine yenik düşer ve "vecebet" (yığıldı/düştü) fiiliyle toprağa yapışır. Ölümün o ağır, kesin ve geri döndürülemez fizyolojik çöküşü, etimolojik olarak bu fiille sarsıcı bir şekilde resmedilir.

        Cünûbühâ (جُنُوبُهَا)

        Kelimenin kökeni, Arapça "c-n-b" (جنب) harflerine dayanmaktadır ve "cenb" kelimesinin çoğuluna iyelik zamiri (hâ) bitişmiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin veya canlının yan tarafı, böğrü ve kenarı" olduğunu belirtir. Merkezden ayrılıp kenarda durana ecnebi/cenabet denmesi de bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, hayvanın yere düştüğünü tasvir etmek için doğrudan "yanlarının (böğürlerinin) yere değmesi" ifadesinin kullanılmasının, ölümün gerçekleştiğine ve hayvanın artık tamamen hareketsiz (kesiminin tamamlandığına) dair fizyolojik bir işaret olduğunu aktarır. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın kurban ve ritüel edebiyatlarındaki tasvirleri incelerken, Kur'an'ın "yan üstü devrilme" (cünûbühâ) imgesiyle ölüm anını anatomik bir gerçekçilikle dondurduğunu belirtir. Bu eylem tamamlanmadan, yani canlılık emareleri ("yanların yere yapışmasıyla") tamamen bitmeden o etten faydalanılması (yenilmesi) yasaklanmıştır.

        el-Kânia (الْقَانِعَ)

        Bu kelime, "k-n-a" (قنع) kökünden türeyen ism-i faildir (etken ortaç). İbn Fâris, bu kökün birbirine zıt gibi görünen iki temel anlama sahip olduğunu belirtir: Birincisi "elindekiyle yetinmek, razı olmak"; ikincisi ise "birine muhtaç olup zillete düşmek, istemek"tir. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an bağlamında bu iki anlamın sentezlendiğini ve "kâni'" kelimesinin, "şiddetli bir yoksulluk ve ihtiyaç içinde olmasına rağmen, iffetinden, hayâsından ve onurundan dolayı el açıp kimseden bir şey istemeyen, kendisine verilene sessizce razı olan (kanaatkar) kişi" anlamına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sosyolojik karşılığına değinerek, bunun toplumdaki "gizli yoksulları", onuru yüzünden açlığını belli etmeyen erdemli fakir sınıfı temsil ettiğini ifade eder.

        el-Mu'terra (الْمُعْتَرَّ)

        Etimolojik olarak Arapça "a-r-r" (عرر) kökünden, ifti'al babında türemiş ism-i faildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir kimseye kendini arz etmek, yanına sokulmak, engel olunamayan bir musallat olma durumu" olduğunu belirtir. Deriye yapışan uyuz hastalığına da bu yüzden "ar" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "mu'terr" kelimesinin, yoksulluğun verdiği çaresizlikle durumunu gizleyemeyen, zenginlerin etrafında dönüp duran, onlara kendini arz ederek açıkça yardım (et) talep eden ve istemek zorunda kalan yoksul olduğunu aktarır. Dücane Cündioğlu, "kâni'" (iffetinden susan) ve "mu'terr" (çaresizlikten açıkça isteyen) kelimelerinin yan yana getirilmesinin oluşturduğu evrensel sosyal ahlak anayasasına dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Kur'an, kurban etinin (sosyal refahın) dağıtımında, muhatabın yüzsüzlüğüne, utangaçlığına, onuruna veya zilletine bakmaz; açlık ve ihtiyaç karşısında psikolojik statüleri sıfırlar ve inananlara her iki uçtaki yoksulu da doyurmayı ("et'ımû") mutlak bir görev olarak yükler.

        Sahharnâhâ (سَخَّرْنَاهَا)

        Kelimenin kökü, "s-h-r" (سخر) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "birini veya bir şeyi zorla, itaat ettirerek, hiçbir hak veya ücret ödemeden zelil bir şekilde bir işe koşmak, boyun eğdirmek ve amade kılmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "teshir" eyleminin, ilahi bir kodlamayla, doğası gereği vahşi veya insandan fiziksel olarak çok daha güçlü olan varlıkların insanın emrine ve idaresine verilmesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın insan-doğa ilişkisindeki teolojik paradigmasını analiz ederken fiilin azamet çoğuluyla ("biz boyun eğdirdik") gelmesinin felsefi önemini vurgular. Izutsu'ya göre, insanın kendisinden kat kat iri ve güçlü olan develeri (büdn) kolayca bir sıraya dizip (savâff) kesebilmesi, insanın kendi biyolojik üstünlüğünden veya kurnazlığından değil; mutlak surette Allah'ın o koca hayvanların doğasına (içgüdüsüne) yerleştirdiği ilahi bir "teshir" (boyun eğdirme) yasasından kaynaklanır. Ayetin sonundaki bu fiil, insanın doğa üzerindeki tahakküm kibrini kırarak, kurbanın eti üzerinden onu "şükretmeye" (lealleküm teşkürûn) zorlayan etimolojik bir hatırlatmadır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X