وَلِكُلِّ اُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكاً لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلٰى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَه۪يمَةِ الْاَنْعَامِۜ فَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَلَـهُٓ اَسْلِمُواۜ وَبَشِّرِ الْمُخْبِت۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 34. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kurban, teslimiyet, hac 34, ibadet, hac suresi, hac suresi 34. ayet, tevhid, allah, ilah, zikir, ümmet, rızık, nimet
-
Biz her ümmete kurban kesmeyi meşrû kıldık ki kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. Sonuç itibariyle hepinizin mâbudu tek bir tanrıdır. Şu halde yalnız O’na teslimiyet gösterin. Sen de Allah’ın buyruklarına içtenlikle teslimiyet gösteren kimseleri müjdele!
Hedy Kurbanı
Biz her ümmete kurban kesmeyi meşrû kıldık. Bazıları âyette geçen “el-mensek” kelimesinin insanların ibadet ve kulluk ettikleri ve ibadetlerini yapmak için gittikleri yer anlamına geldiğini söylemişlerdir. Kelimenin bu anlamından dolayı kendini ibadete veren kişiye “nâsik” denilmiştir “Mensek” kelimesine insanların ibadet etmek için evden çıktıkları ve gittikleri yer anlamına ibadet yeri mânasını verenler, kelimenin bu kök anlamından dolayı vermişlerdir. Aynı anlayış sahipleri “el-mensek” dindir ve şeriattır demişlerdir. Bazıları da “el-mensek” kelimesinin hayvanı boğazlama ve kesme yeri anlamına geldiğini söylemişlerdir. Arap dilinde hayvan kesme (ez-zebh) kelimesine “nüsük” demek mümkündür. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç veya sadaka yahut kurban olarak bir fidye ödesin”. Bu beyanda geçen “nüsük” kelimesi hayvanı boğazlama mânasındadır Bir başka örnek de şu İlâhî beyandır: “De ki: ‘Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin Rabb’i olan Allah içindir’”. Eğer bu son örnekte “nüsük” kelimesi ibadet olan namaz kelimesi gibi ibadet mânasında olsaydı belirtilmezdi. Bu da bize “nüsük” kelimesiyle kastedilenin hayvanı boğazlamak mânası olduğunu göstermektedir
Ki kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. Allah’ın adını ansınlar meâlindeki beyan hayvanı keserken Allah’ın adının anılmasının şart olduğunu göstermektedir. Çünkü âyette “kurbanlık hayvanların kesilmesi”nden değil de “üzerlerine Allah’ın adının anılması”ndan söz edilmektedir Âlimler “kurbanlık hayvanın üzerine Allah’ın adının anılması”ndan “hayvanı boğazlama’yı anlamışlardır. Bu da kesilecek hayvanın üzerine Allah’ın adının anılmasının caizlik ve helâllik şartı nitehğini taşıdığını gösterir. Ancak İmam Şâfiî böyle düşünmez. O bu âyeti bilginlerin ve ümmetlerin anladığı gibi yorumlamamıştır Çünkü Şâfiî, kesilecek hayvan üzerine Allah’ın adının anılmasını kesmenin şartı olarak kabul etmemiştir.
Sonuç itibariyle hepinizin mâbudu tek bir tanrıdır. Sanki Allah Teâlâ Biz her ümmete kurban kesmeyi meşrû kıldık ifadesini kurban kesmeyi inkâr eden bir topluluğa zikretmiş ve Biz her ümmete kurban kesmeyi, kestikleri ve üzerine mâbutlarınm adın andıkları bir kurbanı “meşrû kıldık” demiş sonra da mâbutlarınm tek bir tanrı olduğunu haber vermiştir Şu halde yalnız O’na teslimiyet gösterin. Yani bütün bunları içtenlikle O’na yapın! Sen de Allah’ın buyruklarına içtenlikle teslimiyet gösteren kimseleri müjdele! Bazıları “el-muhbitîn” kelimesine mütevazı olanlar mânası vermişlerdir. Bazıları da bu kelimeye içi huzur dolu olanlar anlamı verirken, bazıları huşû duyanlar, bazıları da ibadette olanca gücünü harcayan herkese muhbit mânası vermiştir. Bu kelimeye, ihlaslı olanlar mânası da verilebilir. “el-Muhbit” kelimesinin tefsiri hemen ardından gelen âyette belirtilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ bir sonraki âyette meâlen “Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri titrer” ifadesini kullanmaktadır. “el-Muhbit” kelimesinin içi huzur dolu, gönlü rahat anlamına geldiğini söyleyenler (el-muhbitîn ile aynı kökten olan) “el-habtetü” kelimesinin “iç huzuru, gönül rahatlığı” anlamına geldiğini söylemişlerdir. “Menseken” kelimesinin “mensiken” şeklinde bir okunuşu daha vardır. Kisâî bu kelime hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Kelime “mensik” şeklinde okunursa “neseke, yensikü” fiilinden, “mensek” okunursa “neseke, yensükü” fıüinden türemiş olur.
İlim adamları arasında hac ve umre için sevkedilen develerin ve boyunlarına nişâne takılan hac kurbanlarının (hedy) Harem bölgesi dışında kesilmelerinin caiz olmadığı konusunda görüş ayrıhğı yoktur. Onlar sadece muhsar ihramdan çıkmak isteyince ihramdan çıkmasını mümkün kılacak olan devesini nerede keseceği ve hac kurbanını nerede boğazlayacağı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Onların görüşlerini ve ihtilaflarını Bakara sûresinde belirtmiştik. “Nihayet varacakları yer o kadîm evdir” meâlindeki beyanda geçen kadîm ev kavramına daha önce bahsettiğimiz ve haberlerde de rivayet edildiği üzere bütün Harem bölgesinin dâhil olduğu konusunda ihtilaf etmemişlerdir. Câbir b. Abdullah’ın nakline göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur; “Arafat bölgesinin tamamı vakfe yeridir. Mina’nm tamamı kurbanlıkları kesme yeridir. [Müzdelife’nin tamamı vakfe yeridir]. Mekke’nin bütün yolları (Mekke’ye girmek için meşru bir) yoldur ve kurban kesme yeridir”. Hz. Ali’nin nakline göre ResûluUah (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Arafat bölgesinin tamamı vakfe yeridir. Mina’nın tamamı kurbanlıkları kesme yeridir”. Haberlerde “Teşrik günlerinin tamamında kurban kesilebilir” denilmektedir. Hz. Ali’nin nakline göre Resûl-i Ekrem şeytan taşlama yerine gelmiş ve şeytan taşlamıştır. Sonra kurban kesme yerine gelmiş ve “Burası kurban kesme yeridir. Mina’nın tamamı kurban kesme yeridir” buyurmuştur. İbn Abbâs’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Kurban kesme yeri (esasen) Mekke’dedir. Fakat Mekke kanlardan uzak kılınmıştır” Mina Mekke’dedir.
Yorumu Yorumla
-
Ümmetin (أُمَّةٍ)
Kelimenin kökü, Arapça "e-m-m" (أم) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye yönelmek, kastedilen bir hedef olmak, öne geçmek ve bir şeyin aslı/merkezi olmak" olduğunu belirtir. Ailenin toplanma merkezi olan anneye "ümm", cemaatin kendisine uyduğu ve yöneldiği öndere "imam" denilmesi bu kökten kaynaklanır. Râgıb el-İsfahânî, "ümmet" kavramının aynı inanç, aynı zaman dilimi veya aynı mekan etrafında toplanan, ortak bir hedefi ve vizyonu olan toplulukları tanımladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojik terminolojisini incelerken, bu kelimenin İslam öncesi dönemdeki kan bağına dayalı "kavim/kabile" (kavm) kavramından radikal bir kopuşu simgelediğini belirtir. Izutsu'ya göre ayetteki "her ümmet için" vurgusu, insanlığın biyolojik veya coğrafi sınırlarla değil, inanç, ibadet (kurban) ve ilahi iradeye yöneliş (e-m-m) ekseninde şekillenen teolojik topluluklar olarak kategorize edildiğini gösterir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin burada din veya şeriat birliği etrafında toplanmış tarihi inanç gruplarını ifade ettiğini, her birine kurban kesme ritüelinin ortak bir dini kurum olarak emredildiğini aktarır.
Menseken (مَنسَكًا)
Etimolojik olarak "n-s-k" (نسك) kökünden türeyen bir ism-i mekân veya masdardır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "ibadet etmek, kendini mutlak bir şekilde Allah'a adamak, dünyevi arzulardan arınmak ve dini ritüelleri yerine getirmek" olduğunu belirtir. İbadete adanmış kişiye "nâsik" denir. Hayvan boğazlamak (kan akıtmak) da bu adanmışlığın en somut pratiklerinden biri olduğu için etimolojik olarak bu kökle bütünleşmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "mensek" kavramının hem genel anlamda ibadet usulü/yeri hem de özel anlamda kurban kesme eylemi ve mekanı olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni üzerine yaptığı analizde, ortak Sami dil ailesine ait olduğunu; Süryanicedeki "naskâ" (kurban, sunu, adak) ve "nûskâ" (ibadet) kelimeleriyle birebir teolojik ve dilbilimsel akrabalığa sahip olduğunu belirtir. Jeffery'ye göre Kur'an, bu kadim terimi kullanarak İbrahimi geleneğin o evrensel sunu/kurban ritüelini (mensek) kendi tevhidi sistemine entegre etmiştir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette nekra (belirsiz) formda kullanılmasının, kurban ritüelinin sadece İslam'a özgü olmadığını, tarih boyunca yaşamış tüm tevhidi toplulukların (ümmetlerin) dini pratiklerinde ontolojik bir bağlanma ve arınma eylemi olarak yer aldığını ifade eder.
Razakahüm (رَزَقَهُم)
Bu fiil, Arapça "r-z-k" (رزق) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, kelimenin temel anlamının "sürekli ve düzenli olan pay, nasip, bağış ve canlının yaşamını sürdürmesini sağlayan her türlü fayda" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rızık kavramının sadece yiyecek ve içecekle sınırlı olmadığını, Allah'ın canlıların varlığını devam ettirebilmesi için onlara lütfettiği her türlü maddi (mal, mülk, evlat) ve manevi (ilim, iman) bağışı kapsadığını açıklar. Patricia Crone, İslam öncesi bedevi Arap toplumunun ekonomik yapısını incelerken, sürülere (deve, koyun) sahip olmanın kabileler için en büyük güç ve mülkiyet göstergesi olduğunu hatırlatır. Crone'a göre ayette "Allah'ın onları rızıklandırdığı hayvanlar" (mâ razakahüm min behîmetil en'âm) tamlamasının kullanılması; bedevinin "benim sürüm, benim malım" şeklindeki mülkiyet kibrini kırmak, hayvanların aslında Allah'ın bir "rızkı" (emaneti) olduğunu hatırlatmak ve kurban ibadetini, emaneti asıl sahibine (Allah'ın ismiyle) geri sunma eylemi olarak teolojik bir zemine oturtmak içindir.
Vâhidün (وَاحِدٌ)
Kelimenin kökeni "v-h-d" (وحد) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "teklik, bölünemezlik, eşsiz ve benzersiz olmak, yanına başkasının katılamayacağı mutlak yalnızlık" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vâhid" kavramının ontolojik olarak başka hiçbir varlığa ihtiyaç duymayan, cüzlere (parçalara) ayrılamayan, ne zatında ne de sıfatlarında bir benzeri bulunmayan mutlak birlik durumu olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç semantiğinde tevhidin bu en temel kelimesini analiz ederken, "vâhid" isminin Cahiliye döneminin parçalanmış, çok merkezli ve kaotik şirk (çok tanrıcılık) sisteminin karşısına dikilen nihai felsefi ve ontolojik manifesto olduğunu belirtir. Dücane Cündioğlu, kelimenin taşıdığı bu derinliğe işaret ederek; buradaki "vâhid" (tek) ifadesinin sayısal veya matematiksel bir sıralamanın ilki (birincisi) olmadığını, aksine kendisinden başka her şeyin varlık nedenini ve mevcudiyetini ona borçlu olduğu, varlığı zorunlu (vacibü'l-vücud) "mutlak tek" olma durumu olduğunu vurgular.
Eslimû (أَسْلِمُوا)
Etimolojik olarak Arapça "s-l-m" (سلم) kökünden türeyen, if'al babında bir emirdir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "her türlü kusurdan, hastalıktan, tehlikeden ve afetten kurtulup barışa, güvene ve esenliğe çıkmak, boyun eğmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "teslimiyet" kavramının, insanın kendi kısıtlı iradesini ve gücünü, mutlak güç sahibi olan Allah'ın iradesine kayıtsız şartsız devretmesi, itirazsız bir şekilde O'nun hükmüne ram olması anlamına geldiğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kurgusundaki edebi ve mantıksal nedenselliğe (illiyet) dikkat çeker: "Sizin ilahınız tek bir ilahtır (vâhid); öyleyse yalnız O'na teslim olun (eslimû)." Kılıç'a göre, ilahın "tek" olması, insanın iradesini ve sevgisini sahte otoriteler arasında bölüştürmesini imkansız kılar; fıtrattaki bu teklik, zorunlu olarak davranışta da tek bir merkeze "teslimiyeti" (eslimû) doğurur. Teslimiyet burada edilgen bir yenilgi değil, insanın kendi içsel çatışmalarından kurtulup "selamete" (barışa) kavuştuğu en aktif ontolojik duruştur.
el-Muhbitîn (الْمُخْبِتِينَ)
Kelimenin kökü, "h-b-t" (خبت) harflerine dayanmaktadır ve if'al babından türeyen ism-i failin (etken ortaç) çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının coğrafi bir terim olduğunu; "düz, alçak, engebesiz, geniş ve yumuşak araziye" etimolojik olarak "habet" denildiğini belirtir. Buradan mecaz yoluyla, kibrini kırmış, sükunet bulmuş ve alçakgönüllü olmuş insana da "muhbit" ismi verilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "ihbât" kavramının, insanın kalbindeki o katı, yüksek ve dağ gibi diklenen kibri eritip, tıpkı düz ve sakin bir ova gibi Allah'a karşı huşu içinde, yumuşak, itaatkar ve saygılı olması durumu olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir gücündeki bu kelime seçimine odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, coğrafi bir yüzey formunun (alçak ve düz arazinin) psikolojik ve ahlaki bir erdeme (tevazu ve itaate) dönüştürülmesi muazzam bir metafordur. "Muhbit", iç dünyasındaki tüm engebeleri, itirazları ve ego tepelerini dümdüz edip ilahi iradenin önünde secdeye varmış insandır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonundaki "Müjdele" (ve beşşir) emriyle bu kelimenin yan yana gelmesinin teolojik değerine dikkat çeker; Allah, gösterişli ve gürültülü iddialarda bulunanları değil, içsel bir derinlikle, sessiz sedasız ama mutlak bir teslimiyetle "düz bir ova gibi" (muhbit) bağlanan bu samimi mümin profilini ahiretin en büyük taltifiyle (müjdeyle) şereflendirmiştir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla