لَكُمْ ف۪يهَا مَنَافِـعُ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ مَحِلُّـهَٓا اِلَى الْبَيْتِ الْعَت۪يقِ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 33. Ayet
Daralt
X
-
Onlarda sizin için belirli süreye kadar yararlar da vardır. Nihayet varacakları yer o kadîm evdir.
Onlarda sözü edilen nişânelerde sizin için belirli süreye kadar yararlar da vardır. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Onlarda sırtlarında, sütlerinde ve yünlerinde sizin için belli bir süreye kadar, yani boyunlarına nişâneler takılıp (Beytullah’a) ithaf edilene kadar yararlar da vardır. Hanefî mezhebine mensup imamlarımız da aynı şekilde söylemektedirler: Bir deveyi [hac kurbanı yapmak için Beytullah’a] adayan veya ithaf eden kimsenin -darda kalması hariç- ondan veya bir parçasından yararlanması helâl değildir. Adanan bu hayvanlar varacakları yere varıp da kesilince etlerinden yararlanmak helâl olur. Bazıları da âyeti şöyle açıklamışlardır: Onlarda sizin için belirli süreye kadar, yani varacakları yere kadar sırtlarına binmek, sütlerini sağmak, yünlerini kırpmak ve bunların dışında daha önce yararlandıkları başka şeyler gibi yararlar da vardır. Bu konuda bir de haber rivayet edilir. Buna göre Resûl-i Ekrem (hac için Beytullah’a) deve sevkeden birisini görür. Ona “Bin ona!” der. Adam, O kurbanlık bir devedir, der. Resûl-i Ekrem “Bin ona!” buyurur. Adam, O kurbanlık bir devedir ey Allah’ın resûlü!”, der. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem “Bin ona! Yazıklar olsun!” der. Bazı rivayetlerde “veyhake” yerine aynı anlama gelen “veyleke” ifadesi geçer. Bize göre Resûl-i Ekrem o kişiye “deveye bin” emrini devesine binmeye şiddetle ihtiyaç duyduğunu görünce vermiştir. Bu da bizim dediğimiz gibi kurbanlık hayvanlardan zorunlu durumlarda yararlanılır şeklinde ifade ettiğimiz durumdur. Ama normal durumlarda kurbanlık hayvanlardan yararlanmak caiz değildir. Hac ibadeti için nişâne kılınan develer de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlarda sizin için belirli süreye kadar meâlindeki beyanı onlar veya sizler ölünceye kadar yararlar da vardır diye tefsir etmek de mümkündür. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi; “Bir zamana kadar”. Bunun mânası yeryüzünün yok olma vaktine kadar demektir. İşte tefsirini yapmakta olduğumuz âyet de böyledir.
Nihayet varacakları yer o kadîm evdir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan sorulan bir soruya başlangıç da olabilir. Hac kurbanlarının (hedy) ve nişâne takılan kurbanlıkların helâl olacakları yer sorulmuş ve buna karşılık âyette de Onların helâl olacakları yer o kadîm evdir denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir Ancak birinci açıklama sözünü ettiğimiz nedenlerle daha uygun ve doğruya daha yakındır.
Âyette kadîm ev deniliyor. Bilindiği üzere Allah Teâlâ bununla Beytullah’m bizzat kendisini kastetmiyor. Fakat bununla beytin bulunduğu toprak parçasını kastediyor. Çünkü onların kanları Beyt’te akıtılmıyor. Ancak Harem’in de bulunduğu mekânda akıtılmaktadır. Harem bölgesinin tümü, kurban kesme yeridir. Yüce AUah “O kadîm evi (Kâbe) tavaf etsinler” buyruğunda ise Beyt’in bizzat kendisini kastetmektedir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak örnek âyette “bi’l-beyti” kelimesini kullanmaktadır ki sadece Beyt tavaf edilir. Bu âyette ise “ile’l-beyti” demiş ve hükmü beyte izafe etmiştir. Bu da beyt kelimesiyle bizzat beytin kendisini değil, onun bulunduğu toprak parçasını kastettiğini göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Menâfiu (مَنَافِعُ)
Kelimenin kökü Arapça "n-f-a" (نفع) harflerine dayanmaktadır ve "menfeat" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye iyilikle ulaşmak, fayda sağlamak, destek olmak ve zararın tam karşısında duran iyileştirici/yapıcı durum" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "menfeat" kavramının insanın arzuladığı hayra, iyiliğe ve amaca ulaşmasına yardımcı olan her türlü maddi ve manevi kazanım olduğunu açıklar. Patricia Crone, İslam öncesi Mekke'nin sosyo-ekonomik bağlamını incelerken, hac panayırlarına getirilen kurbanlık hayvanların (hadiy/budn) bedevi Araplar için sadece dini birer sembol olmadığını; aynı zamanda sütünden, yününden ve binek olarak sırtından faydalanılan devasa bir ekonomik değer ("menfeat") olduğunu belirtir. Kur'an, ayette bu kelimeyi kullanarak bu dünyevi faydaları reddetmemiş, aksine insanın eşyayla kurduğu bu doğal ve pratik ilişkiyi dini bir çerçevenin içine yerleştirmiştir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin ayette nekra (belirsiz) ve çoğul ("birtakım faydalar") formunda kullanılmasının, kurbanlık hayvanların insana sağladığı faydaların sadece et veya binek olmakla sınırlanamayacak kadar geniş ve çok yönlü olduğunu dilbilimsel olarak kanıtladığını aktarır.
Ecelin (أَجَلٍ)
Etimolojik olarak "e-c-l" (أجل) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin vakti, sınırlandırılmış zaman dilimi, bir sürecin sona ereceği kesin an ve erteleme" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ecel" kavramının bir varlık, nesne veya eylem için ilahi veya beşeri irade tarafından tayin edilmiş nihai zaman sınırı (vade) olduğunu açıklar. İnsan ömrünün sonuna da bu yüzden ecel denir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin kurbanlıklar ve hac ibadeti bağlamındaki fıkhî-teolojik kurgusuna dikkat çeker. Aydar'a göre, kurbanlık hayvanlardan faydalanmanın (menâfiu) sonsuz ve keyfi bir süreç olmadığını, bu dünyevi kullanım hakkının mutlaka dini bir zaman sınırına ("ecel") bağlanması gerektiğini ifade eder; ecel, dünyevi menfaatin bitip teolojik teslimiyetin (kurban etmenin) başladığı o kritik eşiktir.
Müsemmen (مُّسَمًّى)
Bu kelime, Arapça "s-m-v" (سمو) kökünden türeyen ism-i mef'uldür (edilgen ortaç). İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yükseklik, yücelik, üstte olma durumu ve belirmek" olduğunu aktarır. Bir nesneyi diğerlerinden ayırarak onu zihinde ve dilde belirgin kıldığı, adeta diğer kelimelerin üzerine "yükselttiği" için isim (ism) kelimesi de bu kökten türetilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "tesmiye" kavramının bir şeye isim vermek, onu muğlaklıktan çıkararak özel olarak belirlemek ve tayin etmek olduğunu açıklar. Ayette "ecel-i müsemmâ" (belirlenmiş süre) tamlamasında kullanılması, o vadenin tesadüfi olmadığını gösterir. Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi bağlamını analiz ederken, zamanın (ecel) sıradan, düzensiz ve akışkan bir mefhum olmaktan çıkıp, "müsemmâ" (ismi konmuş/tayin edilmiş) sıfatıyla ilahi irade tarafından mühürlenmiş, sınırları kesin olarak çizilmiş ontolojik bir durağa (kurban kesim anına) dönüştüğünü vurgular.
Mahıllühâ (مَحِلُّهَا)
Kelimenin kökeni, "h-l-l" (حلل) harflerine dayanmaktadır ve bir ism-i mekan/zaman formudur. İbn Fâris, bu kökün asıl ve en somut anlamının "bağlı olan bir düğümü çözmek, bir yükü indirmek, yerleşmek, konaklamak ve bir kısıtlamayı ortadan kaldırmak" olduğunu belirtir. İhram yasaklarından çıkmaya, haramın zıddı olan serbestliğe (helal) ve yemin kefaretine (tahlil) etimolojik olarak bu kökten ulaşılır. Râgıb el-İsfahânî, "mahıll" kelimesinin, yolcunun yüklerini çözüp indirdiği (h-l-l) son durak, varış yeri ve aynı zamanda kurbanın kesilerek etinin "helal" kılındığı mekan anlamına geldiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin taşıdığı muazzam fıkhî ve etimolojik zenginliğe dikkat çeker. Öztürk'e göre kurbanlıkların "mahıllı" (varış noktası), salt coğrafi bir koordinat değildir; o nokta, hayvanın yolculuk yükünün "çözüldüğü", sahibinin ihram bağlarından "kurtulduğu" ve kurban eylemiyle beraber sürecin dini bir "helal/serbestlik" boyutu kazandığı o çok katmanlı teolojik bitiş çizgisidir.
el-Beyti (الْبَيْتِ)
Etimolojik olarak "b-y-t" (بيت) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "gecelemek, geceyi bir yerde geçirmek, sığınmak ve barınmak" olduğunu; insanın kendini dış dünyanın tehlikelerinden yalıttığı kapalı yapıya bu yüzden "beyt" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin başındaki harf-i tarif (el) ile Kabe'yi mutlaklaştırdığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin ortak Sami kökenini inceleyerek İbranicedeki "Bethel" (Tanrı'nın Evi) konseptiyle olan teolojik akrabalığını kanıtlar. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye inanç sistemini analiz ederken, putperest Arapların kurbanlarını kendi kabilelerinin yerel putlarına, dikili taşlarına (evsân) veya farklı kutsal çadırlara götürme adetlerini hatırlatır. Ayette kurbanların o tekil varış yerinin (mahıll) doğrudan "el-Beyt" olarak tahsis edilmesi, putperestliğin çok merkezli dağınık kurban ritüelini yıkarak, tüm yönelişleri tek bir tevhidi merkeze (Kabe'ye) bağlayan devrimci bir mekansal manifestodur.
el-Atîkı (الْعَتِيقِ)
Kelimenin kökü, Arapça "a-t-k" (عتق) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün birbirinden ayrılmaz iki temel anlama sahip olduğunu belirtir: İlki "zaman bağlamında öne geçmek, kadim, çok eski ve köklü olmak"; ikincisi ise "tahakkümden kurtulmak, azat edilmek, kölelikten bağımsız ve asil (hür) olmak"tır. Râgıb el-İsfahânî, "Atîk" sıfatının Kabe'ye verilme sebebini bu iki kök üzerinden tanımlar: Hem yeryüzünde kurulan ilk ve en kadim ibadet merkezidir, hem de tarih boyunca tiranların, kralların veya orduların kalıcı mülkiyetine girmekten "kurtarılmış", onurunu ve dokunulmazlığını (hürriyetini) korumuştur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kurgusundaki edebi ve felsefi kapanışa odaklanır. Kurbanlıkların varacağı o nihai hedefin (mahıll) sıradan bir tapınak değil, "el-Atîk" sıfatıyla nitelenmesi; oraya ulaşan ibadetin (kurbanın) ve o ibadeti yapan insanın da şirkin köleliğinden, dünyanın geçici menfaatlerinden sıyrılarak İbrahimi bir "hürriyete ve asalete" (ıtk/atîk) kavuşmasını simgeleyen sarsıcı bir etimolojik mühürdür.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla