Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 32. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 32. Ayet

    ذٰلِكَۗ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَٓائِرَ اللّٰهِ فَاِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike vemen yu’azzim şe’â-ira(A)llâhi fe-innehâ min takvâ-lkulûb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Evet, bu böyledir. Kim Allah’a ait nişânelere saygılı davranırsa, bu kalplerin takvâlı olmasındandır.

      Evet, bu böyledir. “Zâlike” işaret ismi için “zâlike ve men yuazzım hurumâtillâhi” âyetindeki “zâlike”yi açıklarken söylediklerimiz aynen geçerlidir. Orada “zâlike”nin “hâzâ ve inne li’t-tâğîne le şerra meâb” âyetindeki “hâzâ” ve “hâzâ zikrun ve inne li’l-müttakîne le hüsne meâb” âyetindeki “hâzâ” gibi olduğunu behrtmiştik. Kim Allah’a ait nişânelere saygılı davranırsa, bu kalplerin takvâlı olmasındandır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın yorumu şöyledir: Kim organlarıyla Allah’a ait nişanelere saygılı davranırsa bu tâzim kalplerin takvâh olmasındandır. İnsanlarda da dışa vuran davranışlarda ölçü budur. Kalpte takvâ ya da bir hayır varsa bu organlarda kendini gösterir. Kötülük de böyledir. Kalpte kötülük olduğunda bu organlarda ortaya çıkar.

      “HurumâtiUâh” ve “şeairillâh” Bazıları bu iki tabirin hac fiilleri mânasına geldiğini söylemişlerdir. Bazıları ise “hurumâtillâh”m, Allah Teâlanm bütün haram kıldıkları ve O’na karşı mâsiyet olan şeyler olduğunu ve kulun o yasaklara saygılı olmak için söz konusu fiilleri işlemekten kaçındığını belirtmişlerdir. “Şe airülâh” deyiminin ne anlama geldiğini Mâide sûresinde açıklamıştık.

      Rüzgârın ücra bir yere sürüklediği. Bu beyan rüzgârın götürdüğü anlamına gelir. Fiilin kullanımı “Hevâ yehvî hüviyyen” şeklindedir. Mânası, kendini götürdü, demektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yüazzim (يُعَظِّمْ)

        Kelimenin kökü Arapça "a-z-m" (عظم) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının canlının bedensel çatısını, iskeletini ve direncini oluşturan "kemik" (azm) olduğunu; buradan hareketle sağlamlık, büyüklük, heybet ve yapısal yücelik ifade eden bir anlama dönüştüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ta'zim" (yüceltmek/büyük saymak) kavramının, bir nesneyi, mekanı veya kuralı sıradanlığın ötesine taşıyarak ona derin bir ontolojik ve teolojik saygı duymak olduğunu aktarır. Ayette fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve şart kipi formunda kullanılması, bu hürmet eyleminin dönemsel bir ritüel değil, Müslümanın şuurunda sürekli aktif olması gereken bir hal olduğunu gösterir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç semantiğinde bu kelimeyi Cahiliye dönemiyle karşılaştırmalı olarak inceler. Cahiliye toplumunda "ta'zim", kabile totemlerine, atalara veya dünyevi güçlere duyulan korku karışımı bir abartıyken; Kur'an bu eylemi ("yüazzim") sadece Allah'ın işaretlerine (şeâir) yönelterek, hürmeti putperest bir korku olmaktan çıkarıp, bilinçli ve tevhidi bir eyleme dönüştürür. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki bağlamına dikkat çekerek, buradaki yüceltmenin sadece kalpte hissedilen pasif bir duygu olmadığını, haccın kurallarına, kurbanlıklara ve kutsal mekanlara karşı gösterilen fiili, pratik ve tavizsiz bir itaat gösterisi olduğunu ifade eder.

        Şeâira (شَعَائِرَ)

        Etimolojik olarak "ş-a-r" (شعر) kökünden türeyen "şeîre" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi ince bir şekilde idrak etmek, hissetmek, bilmek ve bir nesneyi diğerlerinden ayırmak için ona özel bir işaret/nişan koymak" olduğunu belirtir. Kurbanlık hayvanlara vurulan damgaya veya kıl/tüy anlamına gelen "şa'r" kelimesine de, dışarıdan kolayca fark edilebilir belirginliklerinden dolayı bu isim verilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "şeâir" kavramının, görüldüğünde veya duyulduğunda insanın zihninde doğrudan Allah'ı, dini vecibeleri ve ilahi sınırları çağrıştıran, görünmeyen bir hakikatin görünürdeki "işaretleri ve sembolleri" olduğunu açıklar. Safa ve Merve tepeleri, kurbanlık hayvanlar (budn) veya Müzdelife (Meş'ar) bu kapsama girer. Patricia Crone, İslam öncesi Arap yarımadasındaki kutsal alan (Haram) pratiklerini incelerken, "şeâir" kavramının pagan bedeviler arasında da tapınak etrafındaki kültik işaretleri ve ritüel duraklarını tanımlamak için kullanıldığını belirtir. Ancak Kur'an, bu kadim terimi alıp içeriğini tamamen arındırmış; bu işaretleri putlardan kopararak mutlak tevhidin görsel ve eylemsel hafıza duraklarına dönüştürmüştür. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin İslam dininin dışarıdan fark edilmesini sağlayan, dinin şahsiyetini ve kamusal görünürlüğünü oluşturan ezan, cemaatle namaz, kurban ve hac menasiki gibi tüm sembolik değerleri kapsayan en geniş teolojik şemsiye olduğunu aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin psikolojik işlevine odaklanarak; "şeâir"in (sembollerin) salt fiziksel nesneler olmadığını, maddi dünya ile manevi alem arasında kurulan, insanın ruhsal uyanışını (takvayı) tetikleyen "anlam taşıyıcı" köprüler olduğunu ifade eder.

        Takvâ (تَقْوَى)

        Kelimenin kökeni, Arapça "v-k-y" (وقي) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi dışarıdan gelecek her türlü zarara, tehlikeye ve yıkıma karşı korumak, kalkan olmak ve muhafaza altına almak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramının dini terminolojide, nefsi ilahi cezayı hak edecek günahlardan, isyandan ve şüpheli şeylerden koruyarak güvenli bir alana çekmek (kalkan edinmek) olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi dönemden Kur'an'a uzanan kavramsal evrimini çarpıcı bir şekilde analiz eder. Izutsu'ya göre Cahiliye dönemi şiirlerinde "vikâye/takva" kelimesi, bir savaşçının mızrak darbelerinden korunmak için kalkanını siper etmesi veya çölde atın toynaklarını sivri taşlardan koruması gibi tamamen fiziksel bir "savunma/korunma" eylemiydi. Kur'an bu bedevi ve fiziksel kelimeyi alıp, onu insanın Allah'ın azametine karşı duyduğu o derin, ahlaki, içsel ve varoluşsal "sakınma ve duyarlılık" haline (en yüksek ahlaki erdeme) dönüştürerek olağanüstü bir anlamsal devrim gerçekleştirmiştir. Dücane Cündioğlu, takva kavramının Türkçeye sıklıkla sadece "Allah korkusu" olarak çevrilmesini eleştirerek, bu kelimenin etimolojik ruhunun korkudan ziyade, "titiz bir varoluşsal duyarlılık", ilahi sınırlar karşısında kalbin gösterdiği o son derece nazik, incelikli ve uyanık koruma kalkanı olduğunu vurgular. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu ayette takvayı, dışsal kabilevi onurun (mürüvvet) yerine koyarak, insan değerini ölçen yegane ve evrensel kriter ilan ettiğini belirtir.

        el-Kulûbi (الْقُلُوبِ)

        Etimolojik olarak "k-l-b" (قلب) kökünden türeyen "kalb" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi ters yüz etmek, içini dışına çıkarmak, sürekli bir halden diğerine dönmek ve değişkenlik" olduğunu belirtir. İnsanın iç dünyasına "kalb" denilmesi de, fikirlerin, duyguların, niyetlerin ve korkuların sürekli olarak dalgalanması, halden hale geçip çalkantılı (değişken) bir doğaya sahip olmasındandır. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an anatomisinde kalbin sadece kan pompalayan fizyolojik bir organ olmadığını; akletmenin, idrakin, niyetin ve ilahi hakikati kavrama yetisinin (fıkıh) merkezi olan ruhsal bir komuta kademesi olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin edebi kurgusundaki (nazım) o muazzam dengeye dikkat çeker. Dışarıdaki somut ve fiziksel nesneler olan "şeâir"e (kurbanlıklar, tepeler, semboller) gösterilen saygının, kalıplaşmış ve ruhsuz bir şekilciliğe (gösterişe) dönüşmemesi için ayet, bu hürmetin kaynağını doğrudan insanın görünmeyen, en gizli ve en derin merkezine ("kalplerin takvasına") bağlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "takvel kulûb" (kalplerin takvası) tamlamasının, niyetin arı duruluğunu simgelediğini ifade eder. İnsanın doğası gereği sürekli değişen ve savrulan "kalbi", ancak ilahi duyarlılık olan "takva" zırhı giydirildiğinde sabitlenebilir ve dış dünyadaki sembollere (şeâir) gösterilen saygı, işte o zaman makbul bir ibadete dönüşür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X