وَاَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالاً وَعَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْت۪ينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَم۪يقٍۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
İnsanlara hac ibadetini duyur; gerek yaya olarak gerekse yorgun argın develer üzerinde uzak yollardan gelerek sana ulaşsınlar.
Telbiye
İnsanlara hac ibadetini duyur. Yani insanları Beytullah’ı haccetmeleri için davet et ve çağır. Müfessirler şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ İbrahim’e (a.s.) insanları hac ibadetini yapmaya çağırmasını emredince o da çağırdı. Allah onun sesini doğu ve batı arasında bulunanlara işittirdi. Hatta sesini ve çağrısını erkeklerin bellerinde (sulb) ve kadınların rahimlerinde bulunanlara bile işittirdi. Ve onlar “lebbeyk” (çağrına icabet ettik) dediler. AUah’m beytini haccedenler İbrahim’in çağrıda bulunduğu zaman ona uyanlardır. Fakat müfessirlerin bu dedikleri ancak Hz. Peygamberden gelen bir haberle bilinir. Aksi takdirde bu ve benzeri açıklamalar hakkında susmak daha uygundur.
Müfessirler İnsanlara hac ibadetini duyur meâlindeki cümlenin İbrahim’i Beytullah’ın bulunduğu yere yerleştirdiğimizde anlamındaki cümlenin sılası olduğunu söylemiştir. İnsanlara hac ibadetini duyur meâlindeki beyanın Hz. Peygamber’e ve gönderilen bütün peygamberlere yönelik olması da mümkündür. Bu açıklamayla emir her zaman için geçerli olmuş olur. Bütün bunların en doğrusunu Allah bilir.
Gerek yaya olarak gerekse yorgun argın develer üzerinde uzak yollardan gelerek sana ulaşsınlar. “Ricâlen” ayakları üstünde yaya olarak demektir. “Ve alâ külli dâmirin” gidilecek yolun uzak olması dolayısıyla semizliği giden zayıflamış develer demektir. “Ye’tîne min külli feccin amîk” bütün uzak yollardan gelirler anlamına gelir.
Öte yandan İnsanlara hac ibadetini duyur meâlindeki beyan, davet ve emir mânasına olabilir. Bu durumda yaya olarak sana ulaşsınlar meâlindeki beyan haccın yaya yürüyenlere de farz olduğunu gösterir. Yüce Allah âdetâ şöyle buyurmaktadır: Onlara emret! Gerek yaya gerekse binekli olarak beyti haccetsinler! Buradaki duyur anlamına gelen “ezzin” fiili emir değil de bildirme mânasında olursa cümle, insanların yaya ve binekli olarak Beytullah’ı haccedeceklerini haber verme ve bunu vâdetme anlamına gelir.
Uzak yollardan gelirler meâlindeki âyetin metninde geçen “ityân” gelme fiili hayvanlara nispet edilmiştir. Çünkü hacılar, Beytullah’a hayvanlarla gelmektedirler. Bu yüzden fiil, hayvanlara nispet edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
[İbn Kuteybe şöyle demiştir:] “Alâ külli dâmirin”, uzun yolculuğu sebebiyle yorgun argın develere binmiş olarak demektir. “Min küUi feccin amîk”, yani uzak ve belirsiz yollardan anlamma gelir [Ebû Avsece de şöyle'demiştir] “Alâ külli dâmirin” karnı aç develere binmiş olarak demektir. “Ye’tûke ricâlen” “binmiş olarak sana gelirler” anlamını ifade eder. “Racile’r-racülü yercülü [racelen ve] rucleten fehüve râcilün”. kullanımı yaya yürüdü demektir. “el-Feccu” yol, “el-amîk” uzak anlamma gelir. “Amuka” uzak oldu demektir. Fiilin muzari, mastarı ve sıfat-ı müşebbehesi “yamuku umkan fehüve amîkun” şeklindedir.
Yorumu Yorumla
-
Ezzin (أَذِّن)
Kelimenin kökü, Arapça "e-z-n" (أذن) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "kulak" (işitme organı) olduğunu, buradan hareketle "bir bilginin kulağa ulaşması, duyurmak, ilan etmek ve izin vermek" anlamlarının türediğini belirtir. Etimolojik olarak eylem, bir mesajın kitlesel düzeyde işitilmesini sağlamak için yüksek sesle yapılan çağrıyı ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "te'zîn" (ezan okumak/çağrı yapmak) kavramının, bir konuyu halkın tamamına açık ve gür bir sesle duyurmak olduğunu aktarır. Ayette Hz. İbrahim'e yöneltilen "ezzin" (çağrı yap/ilan et) emri, sadece yerel bir anons değil, evrensel bir ibadetin başlatıldığını bildiren ontolojik bir duyurudur. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dini terminolojisini incelerken, bu eylemin sıradan bir seslenişten ibaret olmadığını belirtir. Izutsu'ya göre bu çağrı (ezan), ilahi bir merkeze (Kabe'ye) yönelik evrensel bir davettir ve bu eylemle birlikte hac ritüeli tarihi bir vakıa olmaktan çıkıp, tüm inananlar için bağlayıcı, sürekliliği olan kurumsal bir ibadete dönüşmüştür. Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ'daki dini çağrı ve litürjik davet geleneklerini değerlendirerek, ayetteki "ezzin" eyleminin İbrahimi monoteizmin yeryüzündeki kitlesel uyanışını ve toplanmasını (congregation) simgeleyen en güçlü kamusal sesleniş olduğunu ifade eder.
en-Nâs (النَّاسِ)
Kelimenin kökeni dilbilimciler arasında "ü-n-s" (cana yakınlık/ünsiyet) ve "n-v-s" (hareketlilik) kökleri üzerinden tartışılmıştır. İbn Fâris, kelimenin özünde sosyalleşme, bir arada yaşama ve ünsiyet kurma eyleminin yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın doğası gereği toplumsal bir varlık olmasına işaret eder. Ayetin bağlamında bu kelime, muazzam bir evrensellik taşır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki çağrının (ezan) salt Hz. İbrahim'in kendi kabilesine veya dönemindeki dar bir gruba değil, doğrudan "en-nâs" (bütün insanlık) formunda yapılmasının, İbrahimi davetin ve Hac ibadetinin sınırları aşan, ırk ve coğrafya gözetmeyen evrensel doğasını dilbilimsel olarak kanıtladığını vurgular. Çağrı doğrudan "insan" olma ortak paydasına yöneltilmiştir.
el-Hacc (الْحَجِّ)
Etimolojik olarak "h-c-c" (حجج) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "kastetmek, yönelmek, üstün ve yüce bir makamı ziyaret etmek için yola çıkmak" olduğunu belirtir. Bir eylemin hac olabilmesi için o yönelişin sıradan bir yolculuk değil, kutsal ve tekrarlanan bir ziyaret olması gerekir. Tartışmada galip gelmek için delil getirmek anlamındaki "hüccet" kelimesi de, hedefe ulaşmak için argümanlara "yönelmek" kökünden türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, "hac" kavramının dini terminolojide doğrudan "Allah'ın evini (Kabe'yi) ziyaret etmeyi kastetmek" anlamına tahsis edildiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle bütün Sami dillerinde ortak olduğunu, İbranicedeki "hagg" (bayram, hac, etrafında dönülen kutsal festival) ve Süryanicedeki "haggâ" kelimeleriyle birebir teolojik ve linguistik akrabalığa sahip olduğunu belirtir. Patricia Crone, kelimenin İslam öncesi Arap yarımadasındaki kullanımını incelerken, "hac" eyleminin pagan Araplar arasında da kutsal aylarda yapılan, panayırların kurulduğu devasa bir kültürel ve dini toplanma olduğunu aktarır. Ancak Kur'an, bu kelimeyi kullanarak ritüelin içindeki tüm şirk (putperestlik) unsurlarını temizlemiş ve onu sadece Allah'a yönelinen (hac) saf bir tevhidi yürüyüşe dönüştürmüştür. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sözlükteki "kastetmek" anlamının Kur'an'la birlikte "mutlak teslimiyet ve arınma niyetiyle kutsal merkeze iltica etmek" şeklinde derinleştiğini ifade eder.
Ye'tûke (يَأْتُوكَ)
Bu fiil, "e-t-y" (أتي) kökünden türemiştir. İbn Fâris, kelimenin temel anlamının "bir şeye kolaylıkla, doğrudan ve kendi isteğiyle gelmek, ulaşmak, varmak" olduğunu belirtir. Zorlukla ve meşakkatle gelmeyi ifade eden "mecî" (m-c-y) kökünden farklı olarak "ityân", engelsiz ve iradi bir yönelişi simgeler. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin emir, zaman veya mekan fark etmeksizin kesin bir varışı ifade ettiğini aktarır. Ayette Hz. İbrahim'e "Sana gelirler" şeklinde hitap edilmesi son derece çarpıcıdır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin teolojik kurgusuna dikkat çekerek, hacıların aslında Allah'ın evine (Kabe'ye) gelmelerine rağmen, ayette "sana (İbrahim'e) gelirler" denilmesinin, İbrahimi tevhîd mirasına duyulan sadakati ve o çağrıya asırlar ötesinden verilen evrensel icabeti dilbilimsel olarak mühürlediğini belirtir. Bu geliş, tarihi bir şahsiyete değil, onun temsil ettiği tevhidi makama doğrudur.
Ricâlen (رِجَالًا)
Kelimenin kökü Arapça "r-c-l" (رجل) harflerine dayanmaktadır ve "râcil" (yaya) isminin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın fiziksel uzvu olan "ayak/bacak" olduğunu, yaya yürüyen kimselere de ayaklarını kullandıkları için "râcil" dendiğini belirtir. Eril cinsiyeti ifade eden "racül" (erkek) kelimesi de aynı kökten türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, Arapçada "racül" (erkek) ile "râcil" (yaya yürüyen) kavramlarının köken birliğine sahip olmasına rağmen semantik olarak kesin hatlarla ayrıldığını açıklar. Ayetteki "ricâlen" kelimesi "erkekler" demek değil, binek bulamadığı için "yürüyerek/yaya olarak" gelen hacılar demektir. Dücane Cündioğlu, kelimenin çevirilerinde sıklıkla düşülen bir hataya odaklanarak, cümlenin devamındaki "binekler üzerinde" (alâ külli dâmir) ifadesiyle kurulan zıtlığa dikkat çeker. Cündioğlu'na göre bu kelime, hacıların Kabe'ye ulaşmak için katlandıkları o devasa fiziksel meşakkati, yoksulluklarına rağmen vazgeçmeyen o adanmışlık ve yorgunluk halini (yaya yürüyüşünü) resmeden sosyolojik ve bedensel bir tasvirdir.
Dâmirin (ضَامِرٍ)
Etimolojik olarak "d-m-r" (ضمر) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "incelmek, zayıflamak, etin erimesi, bedenin yağ ve ağırlıktan kurtulup çevikleşmesi veya yorgun düşmesi" olduğunu belirtir. İnsanın iç dünyasını, sırrını ifade eden "zamir" kelimesi de göğsün derinliklerinde incelip saklanmasından dolayı bu kökten gelir. Râgıb el-İsfahânî, "dâmir" kelimesinin özellikle uzun, yıpratıcı yolculuklar sonucunda açlık ve yorgunluktan dolayı karınları içeri çökmüş, etleri erimiş binek hayvanları (develer/atlar) için kullanıldığını açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın görsel ve estetik tasvirindeki gücüne dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, "zayıf/incelmiş binek" imgesi, hac yolculuğunun coğrafi zorluğunu, çöl sıcaklarını ve aşılan o uçsuz bucaksız mesafeleri okuyucunun zihnine doğrudan aktaran bir edebi mucizedir. İnsanların ve hayvanların ilahi çağrı uğruna eriyip incelmeleri, bedenin maneviyat karşısındaki fiziksel teslimiyetidir.
Feccin (فَجٍّ)
Kelimenin kökü, "f-c-c" (فجج) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yarılmak, açılmak, iki şeyin arasının aralanması ve genişlemek" olduğunu belirtir. Coğrafi bir terim olarak, iki dağ arasında doğal bir şekilde açılmış olan, yolcuların geçişine imkan veren geniş ve derin yollara "fecc" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin yeryüzündeki açık ve belirgin rotaları, geniş vadileri tanımladığını aktarır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette bu kelimenin nekra (belirsiz) ve genel formda kullanılmasının, yeryüzünün her kıtasından, her farklı dağ silsilesinden ve farklı doğal koridorlardan kopup gelen o muazzam demografik çeşitliliği ve yolların hepsinin tek bir merkeze (Kabe'ye) bağlanışını ifade ettiğini belirtir.
Amîk (عَمِيقٍ)
Etimolojik olarak "a-m-k" (عمق) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "derinlik, bir şeyin dibi, kuyu veya vadinin en alt noktası ve aynı zamanda aşırı uzaklık" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amîk" kelimesinin sadece düz bir mesafeyi değil, gidilmesi zor, meşakkatli, dipsiz ve çok uzak yolları tanımladığını açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "fecc" (geniş dağ yolu) ve "amîk" (derin/uzak) kelimelerinin yan yana gelmesiyle oluşan mekansal ve görsel derinliğe odaklanır. Kılıç'a göre, Kur'an burada sıradan bir "uzak" (ba'îd) kelimesini değil, "amîk" kelimesini kullanarak hacıların sadece yatay düzlemde değil, adeta dünyanın en derin kıvrımlarından, vadilerinden, dehlizlerinden ve en sapa köşelerinden sökün edip gelen o durdurulamaz yürüyüşünü üç boyutlu bir edebi sinematografiyle zihinlere nakşeder. Kabe'nin çekim gücü, yeryüzünün en "derin" uçlarına kadar nüfuz etmiştir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla