Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 22. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 22. Ayet

    كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ اُع۪يدُوا ف۪يهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kullemâ erâdû en yaḣrucû minhâ min ġammin u’îdû fîhâ veżûkû ‘ażâbe-lharîk(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Istıraptan ötürü oradan çıkmaya her teşebbüs ettiklerinde oraya geri döndürülecekler ve onlara, ‘Tadın bakalım bu yakıcı azabı!’ denilecek.

      Istıraptan ötürü oradan çıkmaya her teşebbüs ettiklerinde oraya geri döndürülecekler. Bazıları şöyle demiştir: Âyette bahsi geçen durum şöyle olacaktır: Cehennem kabına sığmayıp coşunca içindekileri yukarı fırlatacak ve onlar da cehennemden çıkmak isteyecekler, ancak bekçiler demirden sopalarla kendilerini oraya geri iade edeceklerdir. Ve cehennemin bekçileri tarafından onlara, ‘Tadın bakalım bu yakıcı azabı!’ denilecek. Bazıları da şu açıklamayı yapmıştır: Cehennemde tabakalar vardır. Onların azabı şiddetlenince alt tabakadan üst tabakaya doğru dönecekler ve yukarı çıkacaklardır. Sonra da oradan çıkmak isteyecekler ancak “Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim” beyanında ifade edildiği üzere cehenneme geri iade edileceklerdir. Bazıları da şöyle bir açıklama getirmiştir: Cehennem ateşi onları aleviyle vuracak sonra yukarı yükseltecektir. Cehennemin en üst tabakasına çıktıkları zaman onlara demir sopalarla vurulacaktır. Cehennemin dibine indüderi zaman da onlara cehennemin alevinin soluk verme sesi vuracaktır. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Küllemâ (كُلَّمَا)

        Kelimenin kökeni "k-l-l" (كلل) harflerinden türeyen "küll" ismi ile "mâ" (ما) edatının birleşmesinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "kuşatmak, içine almak, bir araya toplamak ve bütünsellik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küll" kelimesinin her şeyi kapsayan bir bütünlüğü ifade ettiğini; ancak zaman/şart edatı olan "mâ" ile birleştiğinde (küllemâ), eylemin sadece bir kez değil, şartlar her oluştuğunda "sürekli, istisnasız ve defalarca" tekrarlandığını bildiren bir döngüsellik kazandığını aktarır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin cehennem tasvirlerindeki kullanımında, azabın durağan bir durum olmadığını, belli bir ritimle sürekli başa saran, kaçışın imkansızlığını her defasında yeniden yüzlerine vuran sonsuz bir kısır döngüyü ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin başındaki bu edatın okuyucunun ve muhatabın zihninde yarattığı psikolojik çöküntüye dikkat çeker. Kılıç'a göre "küllemâ", umudun her yeşerdiğinde mutlak bir şekilde yeniden kırılmasını sembolize eden, azabı fiziksel boyutundan çıkarıp zamanın içine hapseden ve sonsuzlaştıran etimolojik bir kilittir.

        Erâdû (أَرَادُوا)

        Bu fiil, Arapça "r-v-d" (رود) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyi aramak, talep etmek, bulmak için gidip gelmek ve çaba sarf etmek" olduğunu belirtir. Su ve otlak arayan öncüye de "râid" denir. Râgıb el-İsfahânî, "irade" kavramının nefsin bir şeye şiddetle meyletmesi ve onu elde etmek için eyleme geçmesi olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamında bu kelime, sıradan bir istek değil, can havliyle yapılan, tüm varoluşsal gücün harcandığı çaresiz bir kurtuluş çabasıdır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret bilimi) sahnelerinde insan iradesinin durumunu inceler. Izutsu'ya göre, dünyadayken hevalarına uyarak "iradelerini" ilahi otoriteye karşı kibirle kullananlar, cehennemde en temel biyolojik refleks olan "acıdan kaçma iradesini" bile kullanamaz hale gelirler. Dünyevi iradenin mutlak iflası bu fiille resmedilir. Dücane Cündioğlu, kelimenin kökündeki "gidip gelme/arayış" anlamına dikkat çekerek, buradaki iradenin sakin bir tercih değil; ateşin içinde kıvranan, oradan oraya savrulan, panik halinde bir çıkış yolu arayan kudurgan bir telaş ve çırpınış hali olduğunu analiz eder.

        Yahrucû (يَخْرُجُوا)

        Kelimenin kökü, "h-r-c" (خرج) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "duhulün (girişin) tam zıddı olarak, içeriden dışarıya çıkmak, bir mekandan veya durumdan ayrılıp kurtulmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, huruc eyleminin kapalı, dar ve sıkıntılı bir alandan genişliğe doğru atılan adımı ifade ettiğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik (sesbilimsel) yapısına ve cümlenin kurgusuna odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, "çıkmak istedikleri her defasında" ifadesi, cehennem ehlinin ateşte pasif bir şekilde yanmadığını, adeta devasa ve derin bir çukurun dibinden tırnaklarıyla kazıyarak, birbirlerini ezerek yukarıya, kenara doğru tırmandıklarını gösteren muazzam bir fizyolojik ve kinetik eylemdir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı "başarı yanılsamasına" dikkat çeker. Eylemin bu şekilde kurgulanması, onların kenara kadar geldiklerini, çıkışa ramak kaldığını, kurtulacaklarına dair içlerinde trajik bir umudun ("irade" ve "huruc" birleşimiyle) yeşerdiğini gösterir. Bu durum, azabın dozunu fizikselden çok daha ağır olan psikolojik bir yıkıma taşır.

        Gammin (غَمٍّ)

        Etimolojik olarak "g-m-m" (غمم) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin üzerini tamamen örtmek, kapatmak, nefes aldırmayacak şekilde sarmak ve boğmak" olduğunu belirtir. Gökyüzünü kaplayan yoğun bulutlara "gamâm" dendiği gibi, insanın kalbini sıkıştıran, nefesini kesen ve aklını örten o ağır kedere de "gam" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "gam" kavramının sıradan bir hüzün olmadığını; hüznün insanın baş edebileceği bir keder iken, gamın insanı paralize eden, dış dünyayla bağını koparan mutlak bir boğulma ve içsel karanlık hali olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin ayetteki bağlamını incelerken, cehennem azabının sadece deriyi yakan bir "ateş" (nâr) değil, aynı zamanda bilinci ezen, nefesi kesen ve kişiyi zifiri bir karanlık gibi örten yoğun, katı bir psikolojik basınç ("gam") olduğunu vurgular. İnkarcılar sadece ateşten değil, bu mutlak boğulma hissinden de kaçmaya çalışırlar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin nekra (belirsiz) formda "gammin" şeklinde gelmesinin, bu sıkıntının dünyevi hiçbir kederle kıyaslanamayacak ölçüde tarif edilemez, dipsiz ve sınırsız bir ıstırap boyutu olduğunu dilbilimsel olarak kanıtladığını aktarır.

        U'îdû (أُعِيدُوا)

        Bu fiil, Arapça "a-v-d" (عود) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, kelimenin asıl anlamının "bir şeye geri dönmek, eski haline rücu etmek ve bir eylemi tekrarlamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iâde" kavramının, bir nesneyi veya kişiyi kendi iradesi dışında başladığı o ilk noktaya zorla geri çevirmek olduğunu aktarır. Ayette fiil, if'al babında ve meçhul/edilgen (u'îdû / geri döndürülürler) formunda kullanılmıştır. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın eskatolojik metin yapısındaki bu edilgen kurguya dikkat çeker. Neuwirth'e göre, eylemi yapan meleklerin veya zebanilerin (faillerin) dilde gizlenmesi, azabın kişiselleştirilmemiş, son derece soğuk, mekanik ve otomatik işleyen kozmik bir adalet makinesi gibi algılanmasını sağlar; tam çıkacakları anda görünmez ve karşı konulamaz bir güç onları geri fırlatır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin önceki "çıkma" (yahrucû) eylemiyle kurduğu zıtlığa odaklanarak, "u'îdû" fiilinin o tırmanışın ardından gelen amansız, sert ve yerçekimi misali mutlak bir aşağıya düşüşü, dibe çakılışı etimolojik olarak resmettiğini ifade eder.

        Zûkû (ذُوقُوا)

        Kelimenin kökeni "z-v-k" (ذوق) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin tadına dille bakmak, onu denemek ve lezzetini hissetmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tatma eyleminin sadece ağızla yapılan fiziksel bir işlem olmadığını, bir acıyı, azabı veya nimeti bedenin ve ruhun en derin hücrelerinde, kaçınılmaz ve dolaysız bir şekilde hissetmek ve tecrübe etmek anlamına evrildiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, Kur'an'daki retorik ve edebi sanatlar (belagat) bağlamında bu kelimenin kullanımını "tehakküm" (alaycı bir dille kınama/ironi) sanatı olarak sınıflandırır. Emir kipiyle (tadın!) gelen bu kelime, normalde güzel yiyecekler ve ziyafetler için kullanılırken; burada inkarcılara dünyadaki o bitmek bilmez konfor ve lezzet arayışlarının (hevalarının) ahiretteki karşılığının "ateşi tatmak" olduğu zihinlere çarpılarak sunulur. Gabriel Said Reynolds, "tatma" kavramının Geç Antik Çağ dini edebiyatında da azabın içselleştirilmesini anlatan temel bir motif olduğunu belirterek, azabın uzaktan izlenen bir ateş değil, bizzat yutulan ve damaklarda mutlak acı bırakan bir deneyim olduğunu ifade eder.

        Azâbe (عَذَابَ)

        Etimolojik olarak "a-z-b" (عذب) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temelinde "engellemek, men etmek, alıkoymak ve kişiyi normal halinden çıkarmak" anlamlarının yattığını belirtir. Azap, kişiyi hayatın tatlarından kopardığı ve onu çaresiz bir alana hapsettiği için bu kökten türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramının insana şiddetli acı veren, onun bedensel ve ruhsal konforunu tamamen tahrip eden her türlü ağır ceza olduğunu belirtir. Etimolojik kökenindeki "engelleme" mantığı, bu ayette tam karşılığını bulur; zira azap, onların cehennemden "çıkışını engelleyen" ve onları tekrar o çukura hapseden yegane otoritedir. Arthur Jeffery, kelimenin eski bedevi şiirlerindeki kullanımını inceleyerek, kökeninin saf Arapça olduğunu ve başlangıçta esirleri veya suçluları hapsetmek/bağlamak anlamında kullanıldığını, Kur'an'ın ise bu kelimeyi alıp mutlak ve eskatolojik bir ilahi cezalandırma terimine dönüştürdüğünü aktarır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin ayetteki bağlamında, dünyevi cezaların geçiciliğine karşın, ahiretteki azabın sürekliliğine ve kişinin varlığını kesintisiz bir acı döngüsüne kilitlemesine vurgu yaptığını belirtir.

        el-Harîk (الْحَرِيقِ)

        Kelimenin kökü, "h-r-k" (حرق) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "ateşin bir şeyi yakması, yiyip bitirmesi, kavurması ve sürtünme yoluyla tahrip etmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sıradan bir alevi ifade eden "nâr" kelimesi ile "harîk" arasındaki farkı açıklar: Harîk, ateşin sadece var olma durumu değil; onun yakıcılığının, tahrip gücünün ve yok etme kapasitesinin zirveye ulaştığı, içine giren her şeyi anında kavuran o aktif kudurganlık halidir. Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetin en sonuna (fasıla) yerleştirilmesinin taşıdığı felsefi anlama dikkat çeker. Cündioğlu'na göre; çıkmak için çabalamanın, boğucu kederin, geri fırlatılmanın ve tüm o çırpınışların ardından ayet, varoluşu tamamen küle çeviren o mutlak ve saf yakıcılıkla (harîk) son bulur. Başındaki harf-i tarif (el) ile birlikte bu ateş, herhangi bir ateş değil, alevin en katıksız, en merhametsiz ve "yakıcılığın bizzat kendisi" olan halidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin ses yapısında bu kelimenin yarattığı etkiye odaklanarak, kelimenin kökündeki sürtünme ve parçalanma vurgusunun, inkarcıların umutlarının ve bedenlerinin o mutlak ateş duvarına çarparak nasıl ufalandığını etimolojik bir çığlık gibi okuyucuya duyurduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X