Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 15. Ayet

    مَنْ كَانَ يَظُنُّ اَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ اِلَى السَّمَٓاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغ۪يظُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Men kâne yazunnu en len yensurahu(A)llâhu fî-ddunyâ vel-âḣirati felyemdud bisebebin ilâ-ssemâ-i śümme-lyakta’ felyenzur hel yużhibenne keyduhu mâ yaġîz(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Her kim Allah’ın ona (peygamberine) dünyada da âhirette de asla yardım etmeyeceğini düşünüyorsa, bir çaresini bulup göğe uzansın da (ona yapılan yardımı) kessin, sonra baksın, bulduğu çare öfkelendiği şeyi ortadan kaldırabilecek mi?

      Her kim Allah’ın ona (peygamberine) dünyada da âhirette de asla yardım etmeyeceğini düşünüyorsa. Bize göre âyetin tevili iki şekilde açıklanır. Birincisi: Her kim Allah’ın Hz. Muhammed’e asla yardım etmeyeceğini düşünüyorsa Allah ona yardım ettikten ve bu da kendisini kızdırdıktan sonra kızgınlığı devam ettiğine göre bir çaresini bulup göğe uzansın da (ona yapılan yardımı) kessin. Yani göğe bir ip uzatsın ve Allah’ın yardımının sebep olduğu öfkesini gidermek ve kendisini öfkelendiren olaydan rahata kavuşmak için boğazını sıksın ve kendisini öldürsün. İkincisi; Âyet yüce Allah’ın Hz. Peygamber’e yardım vâdettiğini ve yardım edeceğini haber vermektedir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle demiş olmaktadır: Her kim Allah’ın Muhammed’e yardımı yapamayacağını ve sözünü yerine getiremeyeceğini düşünüyorsa göğe bir ip uzatsın sonra onu kessin. Yani eğer Allah’ın yardımı onu kızdırıyorsa kızgınlığının geçmesi için o yardımı durdursun. Bu tevile göre gök kelimesi aslî mânada gök olur. Âyetin anlamı da gökten inecek olan vesileyi engellesin demek olur.

      Bazıları da âyeti Her kim Allah’ın ona (peygamberine) dünyada da âhirette de asla yardım etmeyeceğini, yani onu rızıklandırmayacağmı düşünüyorsa şeklinde açıklamışlar, bu cümlenin “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kuUuk eder” meâlindeki cümlenin bağlantısı (süa) olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu tevili yapanlar, âyeti münafıklarla ilgili kılmakta ve şöyle açıklamaktadırlar; Münafıklardan her kim Allah Teâlânm bu din üzere bulunduğu ve devam ettiği zaman onu rızıklandırmayacağmı düşünüyorsa bir çaresini bulup evinin tavanına bir ip assın. Sonra baksın, bulduğu çare öfkelendiği şeyi ortadan kaldırabilecek mi? Mücâhid, bulacağı çare (kendini asması) rızıklandınimayacak korkusuyladır demiştir. Müfessirler “sema” kelimesine (gök anlamı değil de) evin tavanı mânası vermişler ve “kesme” kelimesini de kendisini boğmak olarak değerlendirmişlerdir.

      İbn Kuteybe de aynı âyeti “Her kim Allah’ın ona (peygamberine) asla yardım etmeyeceğini” kendisini rızıklandırmayacağını düşünüyorsa diye açıklamış ve yaklaşımın Ebû Ubeyde’ye ait olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: “Matarun nâsırun” , yani yardımcı yağmur, “arzun mansûratün”, yani yardım edilen yer bu da yağmurlu yer anlamına gelir. Müfessirler de âyeti şöyle açıklamışlardır: Her kim Allah’m ona Muhammed’e asla yardım etmeyeceğini düşünüyorsa evinin tavanma bir ip uzatsın sonra kessin, yani kendini boğsun ve sonra baksın, bulduğu çare öfkelendiği şeyi ortadan kaldırabilecek mi? Yani çaba harcasm

      Ebû Avsece “fe’l-yemdüd bi sebebin” cümlesi hakkında gök yüzüne ip bağlamak diye bir şey olamaz ve buna güç de yetmez, bu sadece böyle söyleyenleri kınama ifadesidir demiştir. Onun bu yorumu gök anlamına gelen “sema” kelimesini gerçek mânada gök olarak kabul etmesinden kaynaklanmaktadır. “Fe’l-yemdüd” kelimesi elini uzatsın demektir. Sebeb, esasen ip demektir. Buna göre mâna şöyle olur: Bir ip bağlasın ve göğe yükselsin. “es-Sebbü” başörtüsü demektir. “Sübûb” onun çoğulu olarak başörtüleri anlamına gehr. Ebû Avsece şöyle demiştir: “es-Sebeb” Hü­zeyl kabilesinin dilinde dağ demektir. “Mâ yağîzu” gazabın şiddeti anlamına gelir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yezunnu (يَظُنُّ)

        Kelimenin kökeni Arapça "z-n-n" (ظنن) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının yakînin (kesin bilginin) tam zıddı olan, iki ihtimalli, kesinleşmemiş, şüphe barındıran sanı ve kuruntu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zan" kavramının insanın bazı zayıf emarelere dayanarak geliştirdiği bir inanç durumu olduğunu; bu emareler güçlenirse bilginin ilme, zayıflarsa tamamen vehme (asılsız kuruntuya) dönüşeceğini açıklar. Ayette bu kelimenin muzari (geniş/şimdiki zaman) formunda kullanılması, kişinin bu kuruntuyu zihninde sürekli canlı tuttuğunu gösterir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç ve epistemoloji semantiğini incelerken, "zan" kavramının Cahiliye zihniyetinin en temel bilgi kaynağı olduğuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre müşrik aklı, hakikati aramak yerine kendi temelsiz sanılarını mutlaklaştırır; ayette Allah'ın peygamberine yardım etmeyeceği yönündeki "zan", rasyonel bir çıkarım değil, kişinin kendi içindeki kibrin ve nefretin ürettiği hastalıklı bir umuttur. Dücane Cündioğlu, kelimenin psikolojik derinliğine inerek, zannın sadece bilişsel bir eksiklik olmadığını, aklın hakikat karşısında kendi ürettiği nevrotik bir şüpheye teslim olması, kendi sanısını kendi putu haline getirmesi olduğunu vurgular.

        Yensurahü (يَنصُرَهُ)

        Bu fiil, "n-s-r" (نصر) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının birine destek olmak, yardım etmek, zayıf olanı güçlünün şerrinden korumak ve birini savunmak olduğunu belirtir. Yağmurun kurak toprağa hayat vermesi ve onu canlandırması da etimolojik olarak bu kökle (nasara) ifade edilir. Râgıb el-İsfahânî, "nusret" kavramının, zor durumda olan bir kimseye dışarıdan gelen hayati destek ve güç aşılaması olduğunu aktarır. Kur'an terminolojisinde "nusretullah" (Allah'ın yardımı), ilahi iradenin kendi elçilerine sunduğu mutlak, hem dünyevi hem de manevi desteği kapsar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki teolojik köklerini incelerken, Aramice ve Süryanice Hristiyan literatüründeki "kurtarıcı/yardımcı" anlamlarına gelen formlarla (nâsır) paralelliklerine değinir; ancak Kur'an'da bu kelimenin salt bir eskatolojik kurtuluştan ziyade, tarihin akışına müdahale eden aktif bir siyasi ve dünyevi "zafer" vaadi olarak kurumsallaştığını iddia eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette "dünyada ve ahirette yardım" ifadelerinin yan yana kullanılmasının, Allah'ın vaadinin hem tarihsel düzlemde (bedir, fetih vb. dünyevi zaferler) hem de ölüm ötesinde mutlak ve kesintisiz bir destek olduğunu dilbilimsel olarak tescillediğini aktarır.

        Felyemdüd (فَلْيَمْدُدْ)

        Kelimenin kökü, "m-d-d" (مدد) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi uzatmak, çekip germek, sürekli kılmak ve mesafeyi açmak olduğunu belirtir. Hem fiziksel bir nesnenin (ipin, gölgenin) uzaması hem de zamanın veya ömrün uzatılması bu kökle ifade edilir. Râgıb el-İsfahânî, "medd" eyleminin bir şeye ilave yaparak onu kesintisiz hale getirmek olduğunu açıklar. Ancak ayetteki bağlam, kelimeye çok spesifik ve fiziksel bir dramatik anlam yükler. Celaleddin el-Suyuti, Kur'an'ın mecaz ve kinaye sanatlarını incelerken, bu fiilin "felyemdüd" (uzatsın/assın) şeklindeki emir kipinde kullanılmasının, muhatabın çaresiz öfkesini resmetmek için seçilmiş muazzam bir sahneleme olduğunu belirtir. Kişinin ipi yukarıya, tavana doğru gerdirip asması anlamı taşır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki bedevi hayat tarzıyla (çadır kültürü) olan bağına dikkat çeker. Öztürk'e göre bu fiil, öfkesinden ne yapacağını bilemeyen çaresiz bir insanın, kendi çadırının direğine (veya evinin tavanına) ipi atıp kendini asmaya yeltenmesinin, yani cinnet anının fiziksel bir tasviridir; bu, öfkeden kudurup kendi kendini yok etme psikolojisinin etimolojik dışa vurumudur.

        Bisebebin (بِسَبَبٍ)

        Etimolojik olarak "s-b-b" (سبب) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün en temel ve maddi anlamının, ağaçlara (özellikle hurma ağacına) tırmanmak, yüksek bir yere çıkmak veya ulaşılmaz bir şeye erişmek için kullanılan kalın "ip" veya "bağ" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel bir vasıta olan "ip" anlamından zamanla semantik bir genişleme yaşayarak, felsefi manada bir sonuca ulaşmayı sağlayan her türlü vasıta, neden ve "sebep-sonuç" (illiyet) bağı anlamına evrildiğini detaylandırır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin kelime örgüsündeki somutluğa dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, Kur'an burada kelimenin felsefi/soyut anlamını değil, ilk ve en kaba anlamı olan "urgan/ip" anlamını kullanmaktadır. Allah'ın peygamberine yardım etmesini hazmedemeyen kişinin tavana asacağı o somut aletin "sebep" (ip) kelimesiyle karşılanması, kıskançlığın insanı sürüklediği o trajik ve ilkel bedensel şiddet anını kusursuz bir şekilde canlandırır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arap dilinde ipten başlayarak "nedensellik" bağlamına uzanan serüvenini özetlerken, bu ayette mecazi bir intihar sahnesinin en somut nesnesi olarak kullanıldığını ifade eder.

        es-Semâi (السَّمَاءِ)

        Kelimenin kökeni Arapça "s-m-v" (سمو) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının yükseklik, yücelik, üstte olma durumu ve yukarıya doğru yönelme olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir şeyin tavanı, tepesi veya üst örtüsü onun "sema"sıdır. Râgıb el-İsfahânî, "sema" kavramının mutlak gökyüzü (kozmik uzay) için kullanıldığı gibi, göreceli olarak insanın başının üstünde yer alan ve evi/çadırı örten tavan için de kullanıldığını aktarır. Ayetteki "es-semâ" kelimesi, kozmik gökyüzünden ziyade, kişinin içinde bulunduğu odanın veya çadırın tavanını kastetmektedir. Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ edebi ve dini metinlerindeki "gök/tavan" algısını incelerken, Sami dillerinde yükseklik bildiren bu kökün çok katmanlı bir anlamsal yapıya sahip olduğunu, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak hem fiziksel bir tavanı hem de kişinin kendi dar sınırlarını (kendi kubbesini) ima eden retorik bir zenginlik sunduğunu savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ayette "tavan" anlamında kullanılmasının psikolojik okumasına değinir; insan, ilahi ve uçsuz bucaksız olan gerçek "sema" ile bağını kopardığı için, kendi kin ve nefretinin ürettiği o daracık ve boğucu tavanın (kendi semasının) altına hapsolmuş ve orada kendi sonunu hazırlamaktadır.

        Liyakta' (لْيَقْطَعْ)

        Bu fiil, "k-t-a" (قطع) kökünden türemiştir. İbn Fâris, kelimenin asıl anlamının bir nesnenin bütünlüğünü bozmak, onu ikiye ayırmak, bağlantıyı koparmak ve bir şeyi sonlandırmak olduğunu belirtir. İpi kesmek, yolu kesmek (eşkıyalık) veya akrabalık bağlarını koparmak (kat-ı rahm) hep bu kökten gelir. Râgıb el-İsfahânî, kesme eyleminin hem maddi bir ipin koparılması hem de manevi olarak bir umudun, ilişkinin veya sürecin tamamen bitirilmesi anlamına geldiğini açıklar. Ayette "sonra da kessin" şeklindeki emir kipiyle kullanılması, muazzam bir edebi dehşet barındırır. Dücane Cündioğlu, kelimenin bu dramatik kurgudaki işlevine odaklanır. Cündioğlu'na göre, tavana ipi asan (felyemdüd) kişinin eyleminin "kesmek" (liyakta') ile devam etmesi; ipi kesmesi değil, kendi boğazını o iple sıkarak ayaklarını yerden kesmesi, nefesini kesmesi ve hayatla olan ontolojik bağını bizzat kendi elleriyle koparıp boğulmasıdır. Bu, kin ve hasedin insan aklını iptal edip onu kendi canına kıyma ("kat' etme") cinnetine sürüklemesinin dildeki en sert ifadesidir.

        Keydühü (كَيْدُهُ)

        Kelimenin kökü, Arapça "k-y-d" (كيد) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gizli bir plan yapmak, fark ettirmeden tuzak kurmak, hile yapmak olduğunu; ayrıca içinde taşıdığı şiddetli öfke ve bu öfkenin itici gücüyle yapılan yoğun çaba/gayret anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "keyd" kavramının hem iyi amaçlı (ilahi bir tedbir gibi) hem de kötü amaçlı (şeytani veya beşeri bir tuzak gibi) gizli bir tertip olabileceğini aktarır. Ancak ayetteki "onun keydi" ifadesi, müşrikin o nafile, aciz ve çaresizlik kokan öfkeli çabasını tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "mekr" ve "keyd" kavramlarını kullanımını incelerken, Allah'ın mutlak ve yenilmez gücü karşısında beşeri "keyd"in ne kadar komik, acınası ve işlevsiz kaldığına dikkat çeker. Izutsu'ya göre ayette, kişinin kendini asmaya kadar varan o abartılı ve histerik reaksiyonu (keyd), hakikatin (ilahi yardımın) akışını zerre kadar değiştiremeyecek; kendi kurduğu tuzak sadece kendi boğazına dolanan bir ilmeğe dönüşecektir.

        Yegîzu (يَغِيظُ)

        Etimolojik olarak "ğ-y-z" (غيظ) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın içinde kaynayan, onu boğacak raddeye gelen, kalbini yakan ve dışarıya taşmak için basınç oluşturan şiddetli öfke olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Arapçada öfkeyi tanımlayan "gadeb" ile "gayz" arasındaki keskin psikolojik farka değinir. İsfahânî'ye göre "gadeb", genellikle dışa vurulan ve muhatabına zarar vermeyi hedefleyen genel bir öfkeyken; "gayz", kişinin gücünün yetmediği durumlarda kendi içine patlayan, onu içten içe yiyip bitiren, adeta ateş gibi kavuran histerik ve kriz halindeki bir kudurganlıktır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi-psikolojik uyumuna (tenasüb) dikkat çekerek, cümlenin sonunda bu kelimenin seçilmesinin tesadüf olmadığını belirtir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, ayetin başından beri anlatılan "tavan, ip, asılma ve nefesi kesme" imgelerinin tamamı, "gayz" (dışa akamayıp kişiyi içeriden boğan öfke) kelimesinin fizyolojik birer tezahürüdür; kişi İslam'a ve peygambere zarar veremediği için o yakıcı kin (gayz), dönüp bizzat kendi varlığını boğan bir ipe dönüşmüştür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X