Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 13. Ayet

    يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ مِنْ نَفْعِه۪ۜ لَبِئْسَ الْمَوْلٰى وَلَبِئْسَ الْعَش۪يرُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yed’û lemen darruhu akrabu min nef’ihi lebi/se-lmevlâ velebi/se-l’aşîr(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      (Bir de) o, zararı yararından daha yakın olan varlıklara yalvarıp yakarır. O ne kötü bir dost ve ne kötü bir arkadaştır!

      (Bir de) o, zararı yararından daha yakın olan varlıklara yalvarıp yakarır. Bazıları âyeti “yed u men yedurruhû“ akrabu m in nef‘ıhî” şeklinde okurken, bazüarı da “yed u lemen darruhû akrabu min nef‘ıhî” şeklinde okumuşlardır. Bu durumda ona kulluk ederse, yaptığı kulluk âhirette de dünyada da kendisine zarar verir. Çünkü yüce Allah, (bundan önceki 12. âyette) dünyada ona kulluğu terkettiğinde “zarar veremeyen”, terketmediğinde de “fayda sağlayamayan şeyler” demişti. En doğrusunu Allah bilir.

      O ne kötü bir dost ve ne kötü bir arkadaştır! Bazıları âyette geçen “el-mevlâ” kelimesini dost ve “el-aşîr” kelimesini de arkadaş şeklinde açıklamışlardır. “Aşir” kökünün arkadaş anlamına geldiğini “ve âşirûhünne bi’l-ma‘rûf!” “onlarla iyi geçinin” meâlindeki âyette de görmek mümkündür. Kelimeye sözlükteki anlamı verilirse, onlarla iyi şekilde arkadaşlık edin anlamına gelir. Bazıları “le bi’se’l-mevlâ” âyetindeki “el-mevlâ” kelimesinin dost anlamına geldiğini, onun da burada şeytan olduğunu söylemişlerdir. “el-Aşîr” ise kişinin yanından ayrılmayan dostu ve eşi demektir. îbn Kuteybe ise kelimenin dost ve gönüldaş mânasına olduğunu söylemiştir ki biz de bunu ifade etmiştik. Bunların hepsi de aynı mânayadır. Ebû Avsece ise “el-aşır” kelimesinin kişinin birlikte yaşadığı, beraber bulunduğu ve içli dışlı olduğu dost, gönüldaş demektir; “el-aşîr” eş anlamına da gelir demiştir.

      Bazıları âyeti, o âhirette zararı yararından daha yakın olan varlıklara yalvarıp yakarır diye açıklamışlardır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yed'û (يَدْعُو)

        Kelimenin kökeni Arapça "d-a-v" (دعو) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birine seslenmek, onu çağırmak ve bir eylem veya sözle birini yardıma davet etmek olduğunu belirtir. Bir önceki ayette (12. ayet) fayda ve zarar veremeyen nesnelere yönelik genel bir tapınma eylemini ifade eden bu fiil, bu ayetin bağlamında (13. ayet) çok daha trajik bir uyanışın veya yönelimin fiili olarak yeniden karşımıza çıkar. Râgıb el-İsfahânî, eylemin buradaki kullanımında, kişinin kendisine zarar veren nesneyi veya sahte otoriteyi inatla "çağırmaya", onu ilah (yardımcı) statüsünde tutmaya devam etmesindeki o akıl tutulmasına dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç semantiği çerçevesinde bu eylemi analiz ederken, "dua" eyleminin müşrik zihnindeki yerini sorgular. Izutsu'ya göre, zararı faydasından çok daha yakın ve kesin olan bir varlığı yardıma çağırmak (yed'û), rasyonel bir tapınma değil, köleleşmiş ve hastalıklı bir bağımlılık psikolojisinin dışa vurumudur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kurgusuna değinerek, buradaki "çağırma" eyleminin kişinin kendi felaketine kendi iradesiyle davetiye çıkarması anlamına geldiğini, eylemin muzari (şimdiki/geniş zaman) formunun bu irrasyonel tutumun sürekliliğini vurguladığını ifade eder.

        Darruhû (ضَرُّهُ)

        Kelimenin kökü, "d-r-r" (ضرر) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının eksiklik, darlık, sıkıntı, hastalık ve faydanın mutlak zıddı olan her türlü yıkıcı etki olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "darr" kavramının insanın bedeninde, ruhunda, malında veya ontolojik statüsünde meydana gelen bozulma ve çöküş hali olduğunu belirtir. Bir önceki ayette fiil formatında (yedurruhû) kullanılan bu kök, burada isim tamlaması ("darruhû" / onun zararı) olarak sabitleşmiştir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu gramatik dönüşümün (fiilden isme geçişin) teolojik önemine dikkat çeker. Kılıç'a göre, sahte ilahın eylemsel olarak bir zarar verme iradesi (fiili) olmasa bile, onun bizzat varlığının, ontolojik kimliğinin ve ona duyulan bağlılığın kendisi "mutlak bir zarar" (isim) kaynağıdır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'ın uluhiyet (ilahlık) eleştirilerinde fayda ve zarar denkleminin merkezi bir kriter olduğunu, bu ayette tapınılan gücün veya nesnenin (put, ideoloji, heva) kişiye sağladığı o anlık ve sahte tatminden ziyade, varoluşsal olarak getirdiği yıkımın vurgulandığını aktarır.

        Akrabu (أَقْرَبُ)

        Etimolojik olarak "k-r-b" (قرب) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının uzaklığın (bu'd) zıddı olan yakınlık, bitişiklik ve aradaki mesafenin ortadan kalkması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yakınlık kavramının sadece mekansal veya zamansal değil, etki, nesep ve statü bakımından da ele alındığını açıklar. Ayette kelime, ism-i tafdil (kıyaslama/en üstünlük derecesi) formunda, yani "daha yakın, çok daha muhtemel" anlamında kullanılmıştır. Dücane Cündioğlu, kelimenin bu formda kullanılmasının içerdiği trajik ironiyi analiz eder. Cündioğlu'na göre, insan bir varlığı veya otoriteyi ilah edinirken aslında ondan kendisine bir iyilik ve kurtuluşun "yaklaşmasını" umar; ancak sahte ilahın doğası gereği, kişiye doğru yaklaşan tek şey yıkım ve zarardır. Zararın "daha yakın" (akrab) olması, kişinin kurtuluş umuduyla sarıldığı ipin aslında kendi boynuna dolanan bir ilmek olduğu gerçeğinin yüzüne vurulmasıdır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamında oluşturduğu mekansal metafora (istiare) dikkat çekerek, tehlikenin sadece soyut bir ihtimal olmadığını; felaketin, kişiye faydadan ve kurtuluştan çok daha somut, hızlı ve soluğunu ensesinde hissedecek kadar "yakın" durduğunu dilbilimsel olarak pekiştirdiğini ifade eder.

        Nef'ihî (نَفْعِهِ)

        Kelimenin kökeni Arapça "n-f-a" (نفع) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeye iyilikle ulaşmak, destek olmak, yarar sağlamak ve zararın/sıkıntının tam karşısında duran iyileştirici müdahale olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nef'" kavramının insanın arzuladığı hayra, iyiliğe ve hedefe ulaşmasına yardımcı olan, onu destekleyen her türlü dışsal veya içsel unsur olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Mekke ve Medine dönemlerindeki ticari ve sosyo-ekonomik bağlamını incelerken, "nef'" kavramının günlük dildeki "kar, kazanç, menfaat" anlamlarına geldiğini, Kur'an'ın müşriklerin bu tüccar ve faydacı (utilitarian) zihniyetine kendi kavramlarıyla ("zarar ve kar" denklemiyle) hitap ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Cahiliye toplumunun din felsefesini analiz ederken, tapınma eyleminin tamamen pratik bir "nef'" (fayda) beklentisine dayandığını aktarır. Ancak ayet, bu ticari-teolojik beklentiyi tersyüz eder; putların veya sahte otoritelerin sağlayabileceği o cılız ve geçici fayda ("nef'ihî"), getirdikleri ebedi yıkımın ve varoluşsal zararın ("darruhû") yanında öylesine uzakta ve öylesine önemsiz kalır ki, bu rasyonel bir iflastır.

        Bi'se (بِئْسَ)

        Etimolojik olarak "b-e-s" (بأس) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının şiddet, zorluk, sıkıntı, kötülük ve insanın hoşlanmadığı, ona eziyet veren durumlar olduğunu belirtir. Savaşın şiddeti ve fakirliğin verdiği ıstırap da etimolojik olarak bu kökle ifade edilir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Arapçada bir şeyi mutlak bir şekilde kötülemek, kınamak ve yermek için kullanılan özel bir fiil (fi'l-i zem) formuna ("bi'se") dönüştüğünü aktarır. Türkçeye genellikle "ne kötü" olarak çevrilir. Celaleddin el-Suyuti, Kur'an'ın belagat ve retorik sanatlarını incelerken, bu kelimenin kullanımının sıradan bir sıfat tamlamasından ("kötü bir dost" demekten) çok daha farklı ve etkili olduğunu vurgular. Suyuti'ye göre "bi'se" fiili, kınanan o varlığa veya duruma kötülük ve iğrençlik vasfını kalıcı, mühürlenmiş ve tartışılamaz bir ontolojik gerçeklik olarak yapıştırır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette arka arkaya iki kez "le-bi'se" (lam-ı tekit/pekiştirme harfiyle birlikte) kullanılmasının, sahte ilahlara ve otoritelere duyulan o sahte güvenin ne kadar iğrenç ve sefil bir sonuç doğurduğunu muhatabın yüzüne çarpan eşsiz bir ilahi kınama ve hayal kırıklığı ifadesi olduğunu belirtir.

        el-Mevlâ (الْمَوْلَىٰ)

        Kelimenin kökü, Arapça "v-l-y" (ولي) harfleridir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki şeyin aralarında hiçbir boşluk veya yabancı unsur kalmayacak şekilde birbirine bitişik, yan yana ve son derece yakın olması olduğunu belirtir. Bu yakınlıktan ötürü koruyucu, efendi, dost, yardımcı ve hatta köle anlamları türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, "mevlâ" kavramının bir kimsenin işini üstlenen, ona destek çıkan ve sorumluluğunu alan koruyucu otorite anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Cahiliye döneminin sosyolojik yapısı (kabile ve velayet/hilf ittifakları) bağlamında inceler. Izutsu'ya göre, güçsüz bir bireyin veya kabilenin, güçlü bir otoriteyi "mevlâ" (koruyucu efendi) edinmesi hayati bir meseleydi. Ayette sahte ilahların veya hevanın "mevlâ" olarak nitelendirilip hemen ardından "ne kötü bir mevlâ" denmesi, insanın kendisini koruması için sığındığı o otoritenin aslında onu uçuruma sürükleyen bir hain olduğunu gösterir. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak diğer Sami dillerinde de bulunduğunu, ancak Arap yarımadasındaki spesifik patron-müşteri (efendi-köle/korunan) hiyerarşisinin bu teolojik kavrama derin bir sosyolojik zemin hazırladığını ifade eder.

        el-Aşîr (الْعَشِيرُ)

        Etimolojik olarak "a-ş-r" (عشر) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının birbirine karışmak, kaynaşmak, iç içe geçmek ve birlikte yaşamak olduğunu belirtir. Sayı olarak "on" (aşere) kelimesi de parmakların birbirine geçip tam ve eksiksiz bir grup oluşturmasından dolayı bu kökten gelir. Aile ve yakın akraba anlamına gelen "aşiret" de bu yoğun iç içe geçişten türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, "müaşeret" kavramının bedensel ve ruhsal olarak bir kimseyle son derece yakın ve samimi bir hayatı paylaşmak olduğunu aktarır; "aşîr" ise insanın sırrını paylaştığı, içselleştirdiği en yakın yoldaşı, ayrılmaz can yoldaşıdır. Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetteki ince psikolojik bağlamına dikkat çeker. Cündioğlu'na göre, bir önceki kelime olan "mevlâ", hiyerarşik ve korumacı bir dış otoriteyi temsil ederken; "aşîr" kelimesi, insanın kendi iç dünyasına aldığı, alışkanlık haline getirdiği, her an birlikte olduğu o yatay ve samimi ilişkiyi simgeler. Allah dışındaki güçleri veya ideolojileri "mevlâ" ve "aşîr" edinen kişi, felaketi hem dışsal bir otorite olarak başına sarmış hem de içsel, gündelik bir can yoldaşı (aşîr) olarak kalbine yerleştirmiştir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, sosyal ilişkiler bağlamında "aşîr"in kişinin iyi ve kötü gününde yanında olması beklenen sadık yoldaş olduğunu, ancak ayetteki "ne kötü bir aşîr" nitelemesinin, bu sahte yoldaşların ahirette kişiyi amansızca terk edeceği ve en büyük ihaneti gerçekleştireceği gerçeğini etimolojik bir tezat üzerinden zihinlere sunduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X