ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 10. Ayet
Daralt
X
-
(Ona şöyle denilecek:) ‘Bu, senin kendi ellerinle önceden yapıp ettiklerinden dolayıdır! Yoksa Allah kullarına asla zulmetmez!’
(Ona şöyle denilecek:) Bu, senin kendi ellerinle önceden yapıp ettiklerinden dolayıdır! Ellerin takdim etmesi gerçek mânada olmayıp temsilî bir anlatımdır. Çünkü bir şey elle sunulur. Topukları üstüne geri dönme hakkında belirttiğimiz gibi “el” kelimesi bu amaçla belirtilmiştir.
Yoksa Allah kullarına asla zulmetmez. Çünkü O hiç kimseyi günahı olmaksızın hesaba çekmeyeceği gibi başkasının günahı dolayısıyla da sorumlu tutmaz.
Yorumu Yorumla
-
Kaddemet (قَدَّمَتْ)
Kelimenin kökeni Arapça "k-d-m" (قدم) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının öne geçmek, ilerlemek, bir şeyi kendi önünden ileriye doğru göndermek ve hazırlamak olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bedenin ilerlemesini sağlayan "ayak" (kadem) kelimesi de bu fiziksel öne geçiş hareketinden türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin Kur'an'daki kullanımının fiziksel bir yürüyüşten ziyade, insanın dünyadayken yaptığı iyi veya kötü eylemleri ahirette karşısına çıkmak üzere önceden oraya "göndermesi" şeklinde mecazi bir anlam taşıdığını açıklar. İsfahânî'ye göre bu, insanın kendi geleceğini kendi elleriyle inşa etme eylemidir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak ve sorumluluk felsefesini incelerken "kaddemet" eylemine odaklanır. Izutsu'ya göre, Kur'ani sistemde insanın hiçbir eylemi boşlukta kaybolmaz; her eylem eskatolojik (ahiret ile ilgili) bir boyuta doğru fırlatılır ve kişinin kendi nihai yargısını oluşturmak üzere zamanın ötesinde birikir. Dücane Cündioğlu, kelimenin çevirilerinde sıklıkla kullanılan "önceden yaptıkların" ifadesinin kökün ruhunu tam yansıtmadığını; "k-d-m" kökünün içinde aktif bir hazırlık, kendi kaderini adım adım (kadem) ve bizzat kendi iradesiyle öne sürme iradesi yattığını vurgular.
Yedâke (يَدَاكَ)
Bu kelime, Arapça "y-d-y" (يدي) kökünden türeyen "yed" (el) isminin tesniye (ikil) formudur ve sonuna muhatap zamiri (ke/senin) bitişmiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın fiziksel uzvu olan el olduğunu, ancak zamanla kavrama, güç yetirme, mülkiyet, nimet ve müdahale gücü gibi geniş metaforik anlamlara evrildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette "senin iki elinin önden gönderdiği" ifadesindeki el vurgusunun, belagat ilminde cüz'ü zikredip küllü kastetmek (mecaz-ı mürsel) sanatı olduğuna dikkat çeker. İnsanın eylemlerinin, üretiminin ve yıkımının çok büyük bir kısmı elleriyle gerçekleştiği için, tüm kişisel sorumluluk ve irade "eller" üzerinden sembolize edilmiştir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın retorik yapısını incelerken buradaki "yedâke" kullanımının salt edebi bir süsleme olmadığını belirtir. Öztürk'e göre, eylemin doğrudan kişinin kendisine değil de "ellerine" isnat edilmesi, insanın kendi sonunu bizzat kendi organlarıyla, kendi somut tercihleriyle hazırladığı gerçeğini yüzüne vurmakta; böylece kişiyi kaderci (fatalist) bahanelerden sıyırıp mutlak bir ahlaki sorumlulukla baş başa bırakmaktadır.
Zallâmin (ظَلَّامٍ)
Kelimenin kökeni "z-l-m" (ظلم) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün iki temel anlama geldiğini belirtir: Birincisi, ışığın ve görme yetisinin kapanması anlamına gelen karanlık (zulmet); ikincisi ise bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymak, eksiltmek, haddi aşmak ve hakkı ihlal etmektir. Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramının adaletin mutlak zıddı olduğunu, ilahi veya beşeri sınırların çiğnenmesi anlamına geldiğini aktarır. Ayetteki "zallâm" kelimesi, ism-i failin (etken ortaç) mübalağa (aşırılık/yoğunluk) bildiren formudur; yani "çokça zulmeden, sürekli haksızlık yapan" demektir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki-teolojik yapısında "zulm" kavramının İslam öncesi dönemin kabilevi zorbalık kültürüyle olan karşıtlığına dikkat çeker. Ayette Allah'ın "zallâm" olmadığının (leyse bi zallâmin) mutlak bir dille ifade edilmesi, O'nun mutlak kudret sahibi (Kadir) olmasına rağmen, bu kudretini Cahiliye tanrıları veya despotik krallar gibi keyfi, orantısız ve haksız bir şekilde kullanmayacağını, kudretinin mutlak adaletiyle sınırlandığını ilan eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin mübalağa kalıbında olmasının kelam bilginleri arasında tartışıldığını aktarır; buradaki vurgu Allah'ın azıcık zulmedebileceği ihtimali değil, tam aksine zerre miktarı dahi olsa haksızlığın O'nun zatından kategorik olarak ve en şiddetli biçimde reddedilmesidir (nefy-i mübalağa).
el-Abîd (الْعَبِيدِ)
Etimolojik olarak Arapça "a-b-d" (عبد) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının yumuşaklık, uysallık, itaat ve boyun eğme olduğunu belirtir. Örneğin, ayak basılarak düzleşmiş ve yürümeye elverişli hale gelmiş yola bu kökten hareketle "tarîk-i mu'abbad" denilir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çoğul formlarına dikkat çeker; Allah'ın ontolojik olarak yarattığı ve O'na muhtaç olan tüm varlıkları ifade etmek için "abîd" (kullar/köleler) formu kullanılırken, kendi iradesiyle ibadet eden salih kullar için genellikle "ibâd" formu tercih edilir. Ayetteki "abîd" kullanımı, istisnasız tüm insanlığı kapsayan varoluşsal bir tabiyettir. Gabriel Said Reynolds, "abd" kavramının Geç Antik Çağ'daki dini metinlerdeki izlerini sürer. Reynolds'a göre, Süryanice Hristiyan literatüründe de insanın Tanrı karşısındaki durumu mutlak kölelik ("avda") üzerinden tanımlanıyordu. Kur'an, muhataplarının evren algısına hitap ederken bu ortak Sami dini dilini kullanır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın Rabb-Abd (Efendi-Kul) ilişkisi bağlamında bu ayeti analiz eder. İnsanın mutlak acziyet ve kölelik ("abîd") statüsünde olması, normal şartlarda efendinin (Rabb) kölesine dilediği gibi zulmedebileceği bir güç asimetrisi yaratır. Ancak ayette "zallâm" sıfatının reddedilmesinin hemen ardından "abîd" kelimesinin gelmesi, Allah'ın mutlak mülkiyeti altındaki bu aciz varlıklara karşı eşsiz bir şefkat, merhamet ve kusursuz bir adaletle muamele edeceğinin teolojik teminatıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla