ثَانِيَ عِطْفِه۪ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذ۪يقُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَذَابَ الْحَر۪يقِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 9. Ayet
Daralt
X
-
Büyüklük taslayarak, başkalarını Allah yolundan saptırmak için... Onun dünyadaki payı rezil rüsvâ olmaktır; kıyamet gününde ise ona yakıcı ateşin azabını tattıracağız.
Büyüklük taslayarak. Bazıları “sâniye ıtfihî” tabirine, boynunu Allaha mâsiyete çevirerek anlamı vermiştir. Bazıları da yanına bakarak vb. mânası vermişlerdir. Fakat bu deyimin gerçek mânası iki şekilde açıklanır. Birincisi: Söz konusu deyim temsilî bir anlatımdır ve kişinin Allah’ın hak dininden yüz çevirme ve uzak durmanın kinâye yoluyla anlatımıdır. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “Yüz çevirir” “gerisin geri dönecek misiniz?”. Bu örnek beyanlar da temsilî bir anlatım olup haktan yüz çevirme ve uzak durmanın kinâye yoluyla anlatımıdır, yoksa gerçek mânada “yüzü üstüne döner, topuklan üzerine gerisin geriye döner” demek değildir. Buna göre “sâniye ıtfihî” temsilî bir anlatım ve kinâye yoluyla haktan yüz çevirme diye açıklanabilir. Onlara karşı kibirlenme ve büyüklenme amacıyla “boyun eğme” ve “onlardan uzaklaşmak” gerçek mânasında da olabilir.
İbn Kuteybe “sâniye ıtfihî” âyetine yüz çevirmek suretiyle kibirlenir anlamı vermiştir. Ebû Avsece de bu tabiri aynı şekilde kibirlenerek ve büyüklenerek şeklinde tefsir etmiştir. “el-Itfu” kelimesi, vücudun yan tarafı demektir. “el-A‘tâf” bu kelimenin çoğuludur.
Yüce Allah devamla o kişinin bunu neden yaptığını beyan ediyor ve diyor ki: Allah yolundan saptırmak için. Yani insanları Allah yolundan saptırmak için.
Allah Teâlâ bunun ardından da yaptığı bu hareketle ne kazandığını haber veriyor ve diyor ki: Onun dünyadaki payı rezil rüsvâ olmaktır. Bazıları âyette geçen “el-hızyü” kelimesinin insanı rezil rüsvâ eden azap olduğunu söylemişlerdir. “el-Hızyü” kelimesinin aslı önemsizlik ve zillettir. Onlar Allah'a tapmaktan ve O’nun dini üzere olmaktan yüz çevirince putlara tapma ve şeytana tâbi olmakla imtihan edildiler. İşte bu rezillik dünyada onlara ait olacaktır.
Cenâb-ı Hak bundan sonra âhirette alacakları cezayı haber vermekte ve şöyle demektedir: Kıyâmet gününde ise ona yakıcı ateşin azabını tattıracağız. Müfessirlerin geneli, âyetin kâfirlerden biri olan Nadr b. Hâris ile ilgili olduğunu söylemişlerdir: Onun dünyadaki payı rezil rüsvâ olmaktır. Çünkü Nadr Bedir günü esir edildi, ölene kadar öylece bırakıldı ve boynu vuruldu. İşte onun rezilliği buydu. Hasan-ı Basrî ise bu âyette sözü edilen rezillik bütün kâfirler içindir. Çünkü var olduklarından bu yana bu hâlâ onların yaptıklarıdır. Onlar için geçmiş ümmetlerde olduğu gibi dünyada rezalet, yerin dibine batırılma ve başlarına taş yağdırılma cezası vardır.
Yorumu Yorumla
-
Sâniye (ثَانِيَ)
Kelimenin kökeni Arapça "s-n-y" (ثني) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi bükmek, kendine doğru katlamak, yönünü değiştirmek ve çift hale getirmek olduğunu belirtir. Sayı olarak "iki" anlamına gelen "isneyn" de etimolojik olarak bu kökten türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, "seny" kavramının sadece fiziksel bir bükülmeyi değil, mecazi boyutta bir yüz çevirmeyi, haktan sapmayı ve psikolojik bir kibri de imlediğini aktarır. Dücane Cündioğlu, kelimenin morfolojik yapısına dikkat çekerek, bu eylemin bedensel bir duruştan ziyade, zihinsel bir kibri yansıtan "omuz silkme", "boyun bükme" veya "sırt çevirme" şeklindeki tepkisel bir beden dili olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamındaki tartışmacı tipolojisini (Mekkeli müşrikleri) ele alırken, bu kelimenin ilahi hakikat karşısında takınılan küstahça tavrın ve müşrik kibrinin (hamiyetü'l-cahiliye) dışa vurulan fiziksel pandomimi olduğunu ifade eder.
Itfihi (عِطْفِهِ)
Kelime, "a-t-f" (عطف) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın omuz başından böğrüne kadar olan yan tarafı, boynu veya bir şeyin bükülen kısmı olduğunu belirtir. Şefkat ve merhamet anlamındaki "atıfet" de insanın kalbinin bir başkasına doğru meyletmesi bağlamında bu kökten gelir. Râgıb el-İsfahânî, "ıtf" kelimesinin bedenin yan tarafı olduğunu belirterek, "sâniye itfihi" (yanını/omzunu büken) tamlamasının Arapçada hakikati duymaya tenezzül etmeyen, böbürlenerek yürüyen ve muhatabını küçümseyen kişinin şımarık halini tasvir eden mükemmel bir kinaye (deyim) olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemi ahlak felsefesini incelerken, bu beden dilinin, kabilevi gururun ve ilahi mesaja karşı duyulan derin ontolojik kayıtsızlığın sosyolojik bir göstergesi olduğunu analiz eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kalıplaşmış ifadenin, hakka boyun eğmek yerine kendi hevasını rehber edinen kibirli insanın psikolojisini resmeden köklü bir dilsel form olduğunu aktarır.
Yüdılle (لِيُضِلَّ)
Kelimenin kökü, "d-l-l" (ضلل) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının doğru yoldan sapmak, kaybolmak, hedefi şaşırmak ve haktan uzaklaşmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" kavramının bilerek veya bilmeyerek sırat-ı müstakimden çıkmak olduğunu; ancak ayetteki fiilin müteaddi (ettirgen/saptırmak) formunda ve başında bir gerekçe/amaç lam'ı (lam-ı ta'lil) ile kullanıldığını vurgular. Buna göre kişi sadece kendi sapkınlığıyla kalmamakta, kibri ve bilgisiz tartışmalarıyla kasten başkalarını da Allah'ın yolundan saptırmayı bir misyon edinmektedir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki ikilemlerini (hidayet-dalalet) incelerken, bu ayetteki saptırma eyleminin, Cahiliye zihniyetinin kendi karanlığını (cehaletini) toplumsallaştırma ve ilahi nuru ("kitab-ı münîr") başkalarının gözünden de gizleme çabası olduğunu belirtir.
Sebîli (سَبِيلِ)
Etimolojik olarak "s-b-l" (سبل) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının uzayıp giden, geçilen, yürünen açık ve belirgin yol olduğunu aktarır. Yukarıdan aşağıya süzülen yağmura da bu kökten hareketle "sebel" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, üzerinde yürümesi kolay olan, geniş ve apaçık yola "sebîl" dendiğini belirtir. "Sebîlillah" (Allah'ın yolu) tamlamasının ise Kur'an terminolojisinde Allah'ın rızasına, hakikate ve kurtuluşa götüren evrensel şeriatı ve hidayet yolunu simgelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Aramice ("shbila") ve Süryanice ile ortak Sami köklere sahip olduğunu, dini metinlerde "Tanrı'nın yolu" konseptinin bölgesel bir teolojik terim (via/tarik) olarak zaten bilindiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ dini edebiyatında "yol" metaforunun doğru inancı temsil ettiğini, Kur'an'ın "sebîlillah" ifadesiyle muhataplarının aşina olduğu bu ortak dini lügatı kendi tevhidi sisteminin merkezine yerleştirdiğini savunur.
Hizyun (خِزْيٌ)
Kelimenin kökeni Arapça "h-z-y" (خزي) harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir insanın başına gelen büyük bir ayıp, onu utandıran, küçük düşüren, başını öne eğdiren ve zelil kılan durum olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hizy" kavramını, cezanın fiziksel acısından ziyade insanın ruhsal ve sosyal statü olarak çöküşü, itibarının tamamen sıfırlanması ve derin bir utanca gark olması (rüsvalık) olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin anlam katmanlarını analiz ederken, "hizy" kelimesinin, ayetin başında tasvir edilen kibrin ("omzunu büken") tam felsefi ve psikolojik karşılığı (zıddı) olduğuna dikkat çeker. Kibre ve böbürlenmeye karşılık ilahi adaletin takdir ettiği ceza, mutlak bir zillet ve aşağılanmadır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da inkarcılara yönelik dünyevi cezaların genellikle bu kelimeyle ifade edildiğini, bunun kişinin ahiret azabından önce dünyada toplumsal bir rüsvalıkla veya yenilgiyle cezalandırılmasını imlediğini aktarır.
Nüzîkuhû (وَنُذِيقُهُ)
Bu fiil, "z-v-k" (ذوق) kökünden türemiştir. İbn Fâris, kelimenin temel anlamının bir şeyin tadına bakmak, onu dille test etmek veya hisle tecrübe etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tatma eyleminin dille yapılan fiziksel bir işlemin ötesine geçerek, acıyı, azabı, nimeti veya ölümü en derin, en dolaysız ve kaçınılmaz şekilde hissetmek (vicdanen ve bedenen tecrübe etmek) anlamına evrildiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, Kur'an'daki istiare (metafor) sanatlarını incelerken bu kelimenin kullanımına özellikle değinir. Suyuti'ye göre, azap yenilen veya içilen bir madde olmamasına rağmen "tattırma" (izâka) fiiliyle ifade edilmesi, azabın sadece dışsal bir yanma değil, iliklere kadar hissedilecek, kişinin içine işleyecek ve bizzat nefsinde acı bir lezzet bırakacak derecede şiddetli bir deneyim olacağını gösteren eşsiz bir belagat örneğidir.
el-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)
Kelime, "k-v-m" (قوم) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının doğrulmak, ayağa kalkmak, dikilmek ve bir şeyin sabit, kaim olması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eskatolojik bağlamda bu kelimenin, insanların kabirlerinden kalkıp hesap vermek üzere Allah'ın huzurunda dikilmelerini ifade eden eylemden doğduğunu ve o eşsiz günün özel ismi haline geldiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Kur'an'daki terimsel kullanımını incelerken, Süryanicedeki diriliş ve ayağa kalkma anlamına gelen "qyâmâ" teriminden Arapçaya geçmiş kuvvetli bir eskatolojik ödünçleme olduğunu iddia eder. Theodor Nöldeke, kelimenin morfolojik formunun Hristiyan Aramicesi kökenli olduğunu ve doğrudan diriliş inancını yansıttığını savunur. Buna karşılık Diyanet İslam Ansiklopedisi, müsteşriklerin bu alıntı iddialarını reddederek, kelimenin saf Arapça "k-v-m" kökünden türediğini, "ba's" (diriliş) gününün en temel bedensel eylemi olan "ayağa kalkma"yı tam olarak karşıladığı için dilin kendi iç dinamikleriyle bu ahiret gününe isim olarak kurumsallaştığını vurgular.
el-Harîk (الْحَرِيقِ)
Etimolojik olarak "h-r-k" (حرق) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin ateşe maruz kalarak yanması, kavrulması ve sürtünme yoluyla aşınıp yok olması olduğunu belirtir. "Harîk" kelimesi, alevi ve tahrip edici etkisi çok yüksek olan, yakıcı ateş demektir. Râgıb el-İsfahânî, sıradan ve faydalı bir ateşi ifade eden "nâr" kavramının ötesinde, "harîk"in yakıcılığı, acısı ve şiddeti zirveye çıkmış, içine atılanı anında kavuran dehşetli ve cezalandırıcı bir alevi ifade ettiğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin edebi ve psikolojik kurgusunu incelerken sondaki bu kelimenin sarsıcı etkisine dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, inkarcının dünyadaki "hizy" (rezillik) durumu sadece ruhsal ve sosyal bir çöküşken, ahiretteki "harîk" azabı, bu psikolojik çöküşün bedeni tamamen kavuran, mutlak ve dehşet verici somut bir fiziksel ızdıraba dönüşeceğini kelimenin kökündeki yakıcılık metaforuyla zihinlere kazır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla