Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 8. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 8. Ayet

    وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُن۪يرٍۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemine-nnâsi men yucâdilu fi(A)llâhi biġayri ‘ilmin velâ huden velâ kitâbin munîr(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İnsanlar içinde öyleleri vardır ki bilgisi, kılavuzu ve aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, Allah hakkında tartışır durur.

      İnsanlar içinde öyleleri vardır ki somut bir bilgisi, küavuzu, yani aklî delille destekli bir beyanı ve mücadele edeceği ve tartışacağı konuları aydınlatıcı bir kitabı, yani vahyi olmadığı halde, Allah hakkında tartışır durur.

      Âyetteki bilgisi olmadığı halde meâlindeki beyanı ilim sahibi birine tâbi olmaksızın, kılavuzu (ve lâ hüden), yani yanında delil olana teslim olmadan ve yanında aydınlatıcı kitap olana boyun eğmeksizin Allah hakkında tartışır durur diye anlamak da mümkündür.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        en-Nâs (النَّاسِ)

        Kelimenin kökeni dilbilimciler arasında "a-n-s" (ünsiyet/cana yakınlık) ve "n-v-s" (hareketlilik/sallanma) kökleri üzerinden tartışılmaktadır. İbn Fâris, kelimenin özünde sosyalleşme, bir arada yaşama ve ünsiyet kurma eyleminin bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın doğası gereği toplumsal bir varlık olmasına işaret eden bu kökün, aynı zamanda "nisyân" (unutmak) ile olan anlamsal bağına değinir. İsfahânî'ye göre bu ayetin bağlamında "nâs" kelimesi, Allah'ın ayetlerini ve yaratılış gerçeğini unutan, nankörlük eğilimi taşıyan o geniş insan yığınını temsil eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojik analizini yaparken, ayetin başındaki "ve minen nâsi" (insanlardan öylesi vardır ki) şeklindeki kısmî (partitif) kullanıma dikkat çeker. Izutsu'ya göre burada kastedilen tüm insanlık değil; kalabalığın, o şuursuz "nâs" yığınının içinden sıyrılarak ilahi otoriteye karşı kibirle başkaldıran, cehaleti ve kibri şahsında somutlaştırmış spesifik bir insan tipolojisidir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki bu kullanımın, Mekke toplumunda İslam'a karşı örgütlü bir entelektüel (!) muhalefet yürütmeye çalışan, ancak aslında hiçbir temeli olmayan belirli müşrik liderlerin (örneğin Nadr b. Hâris gibi) psikolojik ve sosyolojik profilini çizmek için seçildiğini aktarır.

        Yücâdilü (يُجَادِلُ)

        Kelimenin kökeni, "c-d-l" (جدل) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir ipi sıkıca bükmek, örmek ve sağlamlaştırmak olduğunu; buradan hareketle insanı yere sermek, alt etmek amacıyla yapılan fiziksel veya sözlü güreşin bu kökle ifade edildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin gerçeği aramak veya hakikate ulaşmak gibi bir dert taşımadığını, asıl amacın muhatabı kelime oyunlarıyla köşeye sıkıştırmak, kendi batıl fikrini zorbalıkla dayatmak ve tartışmadan galip ayrılma ihtirası gütmek olduğunu vurgular. Ayette kelimenin muzari (geniş/şimdiki zaman) formunda kullanılması, bu kişinin Allah hakkındaki tartışmalarının anlık bir öfke patlaması değil, inatçı, sürekli ve sistematik bir karakter bozukluğu olduğunu gösterir. Toshihiko Izutsu, Cahiliye döneminin zihniyet kodlarını incelerken, bu ayetteki "cidal" eyleminin epistemolojik bir değer taşımadığını, tamamen kabilevi bir kibrin (hamiyet) ve atalar dinini körü körüne savunma refleksinin saldırgan bir dille dışa vurumu olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin tarihsel bağlamına inerek, buradaki tartışmanın (cidal) Mekkeli müşriklerin vahye karşı sergiledikleri, hiçbir akli ve mantıki tutarlılığı olmayan, salt demagoji ve inkar üzerine kurulu politik bir muhalefet tarzı olarak okunması gerektiğini ifade eder.

        İlmin (عِلْمٍ)

        Arapça "a-l-m" (علم) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir nesneyi diğerlerinden ayırt etmeye yarayan iz, işaret ve alamet olduğunu belirtir. Bu kök, zamanla bir şeyin gerçek mahiyetini şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin olarak bilmek ve kavramak anlamını kazanmıştır. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramını bir şeyin özünü, hakikatini ve içyüzünü idrak etmek olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre ayette tartışmacının "ilimsiz" (bi gayri ilmin) olması, onun Allah'ın zatı ve sıfatları hakkında hiçbir rasyonel, ampirik veya kesin bir delile dayanmadığını, tamamen yüzeysel bir cehalet içinde yüzdüğünü gösterir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi teorisinde "ilim" kavramının sıradan bir malumat olmadığını, ilahi hakikatin mutlak ve aydınlatıcı bilgisi olduğunu vurgular. Izutsu, ayetteki kişinin ilimden yoksun olmasının, onun Cahiliye zihniyetinin en belirgin özelliği olan "zann" (temelsiz sanı, kuruntu) batağına saplandığını ve hakikatle bağının tamamen koptuğunu kanıtladığını belirtir.

        Hüden (هُدًى)

        Kelimenin kökü "h-d-y" (هدي) harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının önden gitmek, karanlıkta yol göstermek, birini hedefine nazikçe ve şefkatle ulaştırmak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının lütufla kılavuzluk etmek olduğunu belirtir ve ayetteki bağlamında bunun insanın iç dünyasına, vicdanına ve aklına hitap eden manevi bir pusula, ilahi bir aydınlanma (basiret) anlamına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki inkar silsilesinin (ilimsiz, hidayetsiz ve kitapsız) rastgele dizilmediğine dikkat çeker. Kılıç'a göre, kişi önce dış dünyadaki objektif verilerden ("ilim") yoksundur; bunun ardından kendi iç dünyasında, fıtratında ona doğruyu fısıldayacak o manevi ve vicdani pusulayı, yani "hidayeti" ("hüden") de kaybetmiştir. Böylece tartışmacının hem dışsal aklı hem de içsel sezgisi tamamen körleşmiştir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, hidayet kavramının burada peygamberlerin getirdiği aydınlık yol ve fıtri sağduyu anlamında kullanıldığını, tartışmacının bu lütuftan mahrum kalarak koyu bir taassuba hapsolduğunu ifade eder.

        Kitâbin (كِتَابٍ)

        Etimolojik olarak Arapça "k-t-b" (كتب) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki parçayı birbirine dikmek, unsurları bir araya getirmek, harfleri ve kelimeleri belirli bir nizam içinde yan yana dizmek (yazmak) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kitap" kelimesinin sadece fiziksel bir metni değil, Allah'ın hükümlerinin, yasalarının ve vahiylerinin bir araya getirildiği mutlak, korunmuş ve otoriter ilahi mesajı temsil ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Geç Antik Çağ'daki kullanımına odaklanarak, "kitap" teriminin köken olarak Kuzeybatı Sami dillerindeki (özellikle Aramice ve Süryanicedeki "kthaba") kutsal metin geleneğiyle bağlantılı olduğunu iddia eder. Jeffery'ye göre Kur'an, muhataplarının karşısına çıkarken, Yahudi ve Hristiyanların sahip olduğu o sarsılmaz "yazılı otorite" kavramını kullanır. Gabriel Said Reynolds da bu yaklaşımı destekleyerek, ayette tartışmacının kınanmasının asıl sebebinin, elinde İbrahimi geleneğe ait hiçbir yazılı, teyit edilmiş ilahi bir metin (Scripture) olmamasına rağmen, salt kabilevi efsanelerle (esâtir) ilahi otoriteye kafa tutması olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an epistemolojisinde "Kitap" kavramının en üst düzeydeki kesinlik ve nesnel hakikat kaynağı olduğunu; kişinin ilimden ve hidayetten mahrum olduğu gibi, kendisini doğrulayacak hiçbir kutsal metne de sahip olmadığını vurgular.

        Münîr (مُّنِيرٍ)

        Kelimenin kökeni "n-v-r" (نور) harfleridir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının ateş, ışık, alev ve eşyayı görünür kılan parlaklık olduğunu belirtir. Bu kökten türeyen "münîr", ism-i fâil (etken ortaç) yapısında olup, kendi zatında ışık barındıran ve bu ışığı etrafına yayarak karanlıkları aydınlatan, yol gösteren anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, nur kavramının akla ve basirete hitap eden epistemolojik boyutuna değinir; "kitab-ı münîr", zihinlerdeki şüphe karanlıklarını dağıtan, hak ile batılı birbirinden ayıran ve hakikati gün yüzüne çıkaran apaçık ilahi metindir. Dücane Cündioğlu, kelimenin taşıdığı estetik ve felsefi anlama dikkat çeker. Cündioğlu'na göre ilahi metnin sadece bir "kitap" (yazılı kurallar bütünü) olmakla kalmayıp "münîr" (aydınlatıcı) sıfatıyla nitelendirilmesi, vahyin asıl işlevinin insanın zihinsel ve ruhsal körlüğünü tedavi etmek (tenvir) olduğunu gösterir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu sıfatın Mekke dönemindeki sosyo-kültürel bağlamına işaret eder; müşriklerin inandığı kahinlerin veya şairlerin sözleri genellikle kapalı, karanlık ve anlaşılmaz tekerlemelerden ibaretken, Allah'ın kitabı "münîr"dir; yani şeffaf, akla hitap eden, idrak yollarını açan ve insanın varoluşsal karanlığını parçalayan mutlak bir aydınlıktır. Tartışmacının trajedisi, bu aydınlığı reddedip kendi zifiri karanlığında (cehaletinde) diretmesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X