وَاَنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ لَا رَيْبَ ف۪يهَاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
6. Bu böyledir, çünkü Allah hakkın tâ kendisidir, O ölüleri diriltir ve O’nun her şeye gücü yeter.
7. Kıyâmet vakti şüphe yok ki gelip çatacaktır ve Allah kabirde yatanları diriltecektir.
Bu böyledir, çünkü Allah hakkın tâ kendisidir. Daha önce sözü edilen kıyâmet, onun sarsıntısı, dehşeti, insanın yaratılmasına, bir halden diğerine çevrilmesine dair ifade edilen hususlar, dirilme ve canlandırma konusunda söylenenler, yeryüzünün kupkuru iken canlandırılmasına dair bahsi geçenler var ya, bunlar haktır. Çünkü O’nun emri haklan tâ kendisidir. Yani O’nun emri kesinlikle yerine gelir. Görmez misin ki Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: O ölüleri diriltir ve O’nun her şeye gücü yeter. Kıyâmet vakti şüphe yok ki gelip çatacaktır ve Allah kabirde yatanları diriltecektir. Bütün bu beyanlar Bu böyledir, çünkü Allah hakkın tâ kendisidir sözünün öldükten sonra dirilmenin ve canlandırmanın kesin olması ve O’nu hiçbir şeyin aciz bırakamayacağı ve zatı ile her şeye kadir ve her şeyi bilen gerçek bir ilâh olduğunu göstermektedir.
Bazıları âyetin başında geçen “zâlike” kelimesini şöyle tefsir etmişlerdir: Allah Teâlâ diyor ki bunu yapan ve yaptığından ortaya çıkan eser Allah’ın hak ve O’nun dışındaki taptıkları tanrıların bâtıl olduğunu, âhirette ölüleri taptıkları tanrılarının değil kendisinin dirilteceğini ve O’nun dilediğini yapmaya kâdir olduğunu gösteriyor. Bunlar O’nun bize haber verdiği şeylerdir. Hasan-ı Basri “el-hak” kelimesinin Allah Teâlâ’nm isimlerinden biri, böyle isimlendirilmesinin sebebinin ise hak ile hükmetmesi oluğunu söylemiştir.
Yorumu Yorumla
-
es-Sâate (السَّاعَةَ)
Etimolojik olarak Arapça "s-v-a" (سوع) kökünden türeyen bu kelime, zamanın akışkanlığı ve bölünmesiyle ilgilidir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gündüzün veya gecenin kısa bir bölümü, bir an veya sınırlı bir zaman dilimi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sıradan bir zaman dilimini ifade eden bu kelimenin, Kur'an terminolojisinde evrensel sistemin aniden çökeceği, dirilişin ve nihai yargının başlayacağı o mutlak ve dehşet verici "Kıyamet Vakti" için özel bir isme (alem) dönüştüğünü açıklar. Ayetteki kullanımıyla "saat", sadece kronolojik bir ilerlemeyi değil, ontolojik bir sonu işaret eder. Arthur Jeffery, kelimenin bu spesifik eskatolojik (ahiret bilimi) kullanımının kökenini Kuzeybatı Sami dillerine, özellikle Aramice ve Süryanicedeki "sha'tha" kavramına dayandırır. Jeffery'ye göre kelime Arapçada "zaman" anlamında zaten var olsa da, onun "Hüküm Günü/Kıyamet" anlamındaki terimsel yüklemi Geç Antik Çağ Hristiyan kültüründen alınmış dini bir ödünçlemedir. Gabriel Said Reynolds, bu görüşü destekleyerek, dönemin Süryani kilise litürjisinde "Saat" kelimesinin yargı gününü nitelemek için yaygın olarak kullanıldığını, Kur'an'ın da muhataplarının aşina olduğu bu eskatolojik dili kendi teolojisine başarıyla entegre ettiğini savunur. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın zaman algısı bağlamında inceler; müşriklerin salt dünyevi ve döngüsel zaman (dehr) algısına karşılık Kur'an'ın "saat" kavramıyla, tarihi aniden kesintiye uğratacak ve mutlak ilahi müdahaleyle her şeyi sonlandıracak doğrusal (lineer) bir zaman algısı inşa ettiğini vurgular.
Âtiyetün (آتِيَةٌ)
Kelime, "e-t-y" (أتي) kökünden türeyen bir ism-i faildir (etken ortaç). İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin kolaylıkla, engelsizce ve doğrudan hedefine gelmesi, ulaşması veya gerçekleşmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Arapçada "gelmek" anlamına gelen bir diğer kök olan "mecî" (m-c-y) ile "ety" arasındaki ince anlamsal farka dikkat çeker. İsfahânî'ye göre "mecî", fiziksel ve zahmetli bir gelişi ifade edebilirken; "ety", zaman, mekan veya emir boyutunda çok daha kararlı, kesin ve durdurulamaz bir ulaşmayı/gerçekleşmeyi simgeler. Ayette kıyamet saatinin "âtiyetün" olarak nitelendirilmesi, onun salt bir ihtimal değil, içsel bir dinamikle hedefine doğru kesintisiz ilerleyen, vuku bulması ontolojik olarak kesinleşmiş bir gerçeklik olduğunu gösterir. Dücane Cündioğlu, kelimenin ism-i fail (etken ve sürekli) formunda kullanılmasının altını çizer. Cündioğlu'na göre bu form, kıyametin durağan bir gelecek anı olmadığını, adeta kendi iradesiyle şu an bile anbean insana ve evrene doğru yürümekte olan aktif bir yönelimi ifade ettiğini belirtir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ilahi vaatlerin gerçekleşmesini anlatan bağlamlarda bu kelimenin, zamanın akışı içinde kaçınılmaz olarak tecelli edecek olan ilahi iradenin kesinliğini dilbilimsel olarak pekiştirdiğini aktarır.
Reybe (رَيْبَ)
Kelimenin kökü, "r-y-b" (ريب) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın içine düşen, zihni bulandıran, kalbi huzursuz eden ve istikrarı bozan şüphe olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "reyb" kavramını, kişinin sadece bilişsel olarak bir şeyi bilmemesi durumu (şek) olmaktan ziyade, beraberinde psikolojik bir sarsıntı, endişe ve iç kemirici bir ızdırap getiren karanlık bir kuşku hali olarak tanımlar. Ayette "lâ raybe fîhâ" (onda hiçbir şüphe yoktur) şeklinde mutlak olumsuzluk edatıyla (lâ-i nâfiye cins) birlikte kullanılmıştır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç ve inkar semantiğini incelerken bu ifadeyi analiz eder. Izutsu'ya göre, ölümden sonraki hayat fikri Cahiliye aklında devasa bir ontolojik kriz ve huzursuzluk (reyb) yaratıyordu. Ayette bu kelimenin mutlak bir dille nefyedilmesi (reddedilmesi), müşrik zihnindeki bu hastalıklı kuşkuculuğa karşı ilahi gerçekliğin sarsılmazlığını ve berraklığını ilan eden epistemolojik bir meydan okumadır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın kendi teolojisini inşa ederken sıklıkla başvurduğu bu ibarenin, muhatabın zihnindeki tüm alternatif ihtimalleri, tereddütleri ve vesveseleri dilbilimsel bir kılıç gibi kesip atarak mutlak bir "yakîn" (kesin bilgi) alanı açtığını ifade eder.
Yeb'asü (يَبْعَثُ)
Bu fiil, Arapça "b-a-s" (بعث) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının durağan haldeki birini veya bir şeyi harekete geçirmek, uykudan uyandırmak, sevk etmek ve göndermek olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, dünyevi dilde elçilerin veya kervanların yola çıkarılması için kullanılan bu kelimenin, ahiret inancı bağlamında Allah'ın ölüleri mutlak hareketsizlikten (ölüm uykusundan) çıkararak yeniden canlandırması ve hesap için mahşer alanına sevk etmesi eylemine tahsis edildiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin eskatolojik bir terim olarak kullanımını incelerken, Aramice ve Süryanicedeki ölülerin dirilişiyle ilgili kavramlarla (örneğin 'nuhâmâ') teolojik paralelliklerine değinir, ancak kelimenin etimolojik formunun doğrudan ve köklü bir Arapça geçmişi olduğunu teyit eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) yapısına dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, ayetteki bu kullanım, diriltme eyleminin ilahi kudret açısından geçmişte olup bitmiş veya sadece gelecekteki tek bir ana hapsolmuş bir eylem değil, ilahi iradenin doğasında var olan sürekli, kesin ve dinamik bir yasa (sünnetullah) olduğunu vurgular. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin teolojik gelişimini ele alırken, sıradan bir "kaldırma" eyleminin Kur'an'ın nazil olmasıyla birlikte, insanın maddi kalıntılarından yepyeni bir varoluşsal dirilişle ayağa kalkmasını ifade eden merkezi bir ahiret akidesine dönüştüğünü vurgular.
el-Kubûr (الْقُبُورِ)
Kelime, "k-b-r" (قبر) kökünden türeyen çoğul bir isimdir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi toprağın altına gizlemek, örtmek, saklamak ve gömmek olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir nesneyi gözden kaybolacak şekilde muhafaza altına alma eylemini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kabir" kelimesinin ölünün cesedinin gizlendiği ve toprakla örtüldüğü fiziksel mekanı (mezar) tanımladığını aktarır. Ayetteki bağlamında bu kelime, bedenin biyolojik olarak dağılıp yok olduğu o son durağı simgeler. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye şiirinde kabir kavramının anlamsal dünyasını çözümler. Izutsu'ya göre, bedevi Arap zihninde "kabir", insanın mutlak yok oluşa terk edildiği, zamanın (dehr) onu tamamen sildiği ve varlığın geri dönülmez şekilde sona erdiği karanlık bir hiçlik mekanıydı. Ancak bu ayette "yeb'asü" (diriltir) fiiliyle birlikte kullanılarak kabir kavramı, Kur'an ontolojisinde mutlak bir son olmaktan çıkarılıp, sadece diriliş saatini bekleyen geçici bir durağa, bir nevi kozmik bir bekleme salonuna dönüştürülmüştür. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Kur'an'ın çeviri ve anlam sorunları üzerine yaptığı çalışmalarda, ayette "men fil kubûr" (kabirlerdeki kimseleri) ifadesinin kullanılmasının, toprağa karışıp zerrelere ayrılmış olsalar bile, ölen kişilerin şahsi kimliklerini ve hüviyetlerini (men/kimseler edatıyla) koruduklarını ve dirilişin anonim değil, tamamen bireysel ve bilinçli bir uyanış olacağını dilbilimsel olarak kanıtladığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla