كُتِبَ عَلَيْهِ اَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَاَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْد۪يهِ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 4. Ayet
Daralt
X
-
Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: Her kim şeytanı dost edinirse, o da onu yoldan çıkaracak ve alevli ateşin azabına sürükleyecektir.
Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: Her kim şeytanı dost edinirse, o da onu yoldan çıkaracak ve alevli ateşin azabına sürükleyecektir. Bazıları âyeti şöyle açıklamışlardır: Şeytan hakkında onu dost edinen ve ardından gideni yoldan çıkaracak diye yazılmıştır. “Yehdîhi” yani kendini dost edineni alevli ateşe davet edecektir. Şeytanın bu fiili bir başka âyette meâlen şöyle ifade edilir: “Peki ama ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyorsa” Bazıları da âyeti şöyle tefsir etmiştir: Şeytan hakkında onu dost edineni ve ardından gideni yoldan çıkaracak, yani kendisini sapkın kılacak ve helâkine neden olacak inanç ve davranışlara davet edecek diye yazılmıştır.
“Kütibe” fiiline bazıları hükmedilmiştir, mânası verirken bazıları da takdir edilmiştir diye bir mâna vermişlerdir. Bu fiilin, yerinde bırakmak mânasına gelmesi ihtimali de vardır. (Buna göre mâna şöyle olur:) Ümmü’l-kitap’ta (ana kitapta) şeytan hakkında onu dost edinen ve ona uyan kimseyi yoldan çıkaracak diye yer verilmiştir. Şeytanın yoldan çıkarması meselesi birkaç yerde belirtilmişti.
Yorumu Yorumla
-
Kütibe (كُتِبَ)
Kelimenin kökeni Arapça "k-t-b" (كتب) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki şeyi birbirine dikmek, bağlamak, parçaları bir araya getirip toplamak ve sıkıca tutturmak olduğunu belirtir. Harflerin ve kelimelerin bir araya getirilip dizilmesiyle oluşan eyleme bu sebeple "kitabet" (yazma) denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel yazma eyleminden ziyade mecazi boyutuna odaklanır. Ona göre "kütibe" (yazıldı) fiili, Kur'an terminolojisinde ilahi bir yasanın yürürlüğe girmesi, bir hükmün kesinleşmesi, takdir edilmesi ve geri dönülemez bir şekilde farz kılınması anlamlarını taşır. Ayette şeytan hakkında hükmün "yazılmış" olması, kalemle kağıda dökülen bir metni değil, evrensel ve ontolojik bir yasanın (sünnetullah) değişmezliğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki ortak kullanımına dikkat çeker. Aramice ve Süryanicede de dini metinler ve ilahi hükümler için kullanılan bu kökün, Kur'an'da kader, hüküm ve kaçınılmaz son bildiren hukuki-teolojik bir kavrama dönüştüğünü belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "kütibe" fiilini incelerken, bu kelimenin Allah'ın mutlak iradesini ve evrendeki ahlaki yasaların deterministik (belirlenmiş) yapısını sembolize ettiğini vurgular. Bu bağlamda şeytanın peşinden gidenin sapacağı gerçeği, rastgele bir sonuç değil, "yazılmış" (kütibe) yani ontolojik olarak kodlanmış mutlak bir sonuçtur.
Tevellâhü (تَوَلَّاهُ)
Bu fiil, "v-l-y" (ولي) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki veya daha fazla şeyin, aralarında hiçbir yabancı unsur kalmayacak şekilde peş peşe dizilmesi, birbirine bitişik ve son derece yakın olması olduğunu belirtir. Buradan hareketle dost, yardımcı, hami ve otorite sahibi anlamındaki "veli" kelimesi türetilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "tevellâ" eyleminin bu yakınlık (velayet) bağlamında bir kimseyi dost edinmek, onun otoritesine girmek ve ona içsel bir bağlılık hissetmek olduğunu aktarır. İsfahânî'ye göre ayette kişinin şeytanı "tevellâ" etmesi (dost edinmesi), sadece pasif bir sempati duymak değil, iradesini bütünüyle ona teslim etmesi ve onun rehberliğini arasına hiçbir mesafe koymadan kabullenmesidir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'daki kullanımlarını analiz ederken, "velayet" kavramının hem hukuki bir koruyuculuğu hem de psikolojik bir aidiyeti ifade ettiğini, ayetteki bağlamda ise insanın şeytanla kurduğu bu aidiyet ilişkisinin onu ilahi korumadan (Allah'ın velayetinden) kopardığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik derinliğine inerek, bu eylemin sıradan bir itaatten farklı olarak, şeytanın cazibesine kapılıp onu bilinçli bir şekilde sırdaş ve yoldaş edinme iradesini barındırdığını ifade eder.
Yüdıllühû (يُضِلُّهُ)
Kelimenin kökeni "d-l-l" (ضلل) harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının doğru yoldan sapmak, kaybolmak, hedefi şaşırmak ve bir şeyin yok olup gitmesi olduğunu aktarır. Çölde yolunu kaybeden veya sürüden ayrılan bir hayvan için de etimolojik olarak bu kök kullanılır. Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" kavramını, kasten veya bilmeyerek doğru yoldan (sırat-ı müstakim) çıkmak olarak tanımlar. Ayette fiilin "idlâl" (saptırmak) formunda, yani ettirgen (müteaddi) çatıda kullanıldığını belirten İsfahânî, şeytanın onu dost edinen kişiyi aktif, sürekli ve sistematik bir biçimde haktan uzaklaştırdığını vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki dikotomisini (ikili zıtlıklarını) incelerken "dalalet" kavramının "hidayet" kavramının mutlak zıddı olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre ayetteki "yüdıllühû" eylemi, şeytanı otorite (veli) kabul etmenin doğal bir tezahürüdür; çünkü sistemin doğası gereği, rehberini şeytan seçen kişinin varacağı tek ontolojik durak "yolunu kaybetmek"tir. Dücane Cündioğlu, kelimenin kökündeki "yok olma ve kaybolma" vurgusuna dikkat çekerek, şeytanın saptırmasının sadece ahlaki bir düşüş değil, aynı zamanda kişinin hakikat karşısında bilişsel bir körlük yaşaması ve varoluşsal pusulasını tamamen yitirmesi olduğunu analiz eder.
Yehdîhi (يَهْدِيهِ)
Bu fiil, "h-d-y" (هدي) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, kelimenin asıl anlamının önden gitmek, nazikçe yol göstermek, birini hedefine ulaştırmak için rehberlik etmek olduğunu belirtir. Gece karanlığında yol gösteren yıldızlar veya önden giden kılavuzlar bu kökle ifade edilir. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının özünde "lütufla, nezaketle ve iyilikle yol gösterme" anlamının yattığını vurgular. Ancak ayette şeytanın kişiyi cehennem azabına "hidayet etmesi" (yehdîhi) çarpıcı bir tezat oluşturur. Celaleddin el-Suyuti, Kur'an'ın belagat ve retorik sanatlarını incelerken bu ayetteki "yehdî" fiilinin kullanımını "tehakküm" (ince alay/sarcasm) sanatı olarak nitelendirir. Normal şartlarda cennete ve doğru yola ulaştırmak için kullanılan lütufkar bir kelime, şeytanın insanı sürüklediği felaketi tasvir etmek için kullanılarak edebi bir şok etkisi yaratır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin seçimiyle oluşturulan psikolojik ironiye dikkat çeker. Kılıç'a göre, şeytanın peşinden giden kişi başlangıçta doğru yolda olduğuna (hidayette olduğuna) inanmakta, şeytan onu uçuruma sürüklerken bile sanki iyi bir hedefe rehberlik ediyormuş ("yehdî") yanılsaması yaratmaktadır; kelime bu trajik aldanışı etimolojik bir ironiyle resmeder.
es-Saîr (السَّعِيرِ)
Kelime, "s-a-r" (سعر) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının ateşi tutuşturmak, alevlendirmek, harlamak ve yükseltmek olduğunu belirtir. Aynı kökten türeyen kelimeler, yoğun savaş hali, şiddetli açlık, yüksek ateşli hastalıklar ve hatta delilik (cinnet) gibi insanın içini yakan, kontrol edilemez ve harlanan durumları tanımlamak için de kullanılır. Râgıb el-İsfahânî, "saîr" kelimesinin son derece şiddetli, sürekli yanan ve sönmeyen bir ateş anlamına geldiğini aktarır. İsfahânî'ye göre kelimenin kökündeki "tutuşturma" mantığı, bu azabın durağan olmadığını, içindekilerle birlikte sürekli harlanan, aktif ve doymak bilmez bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Arthur Jeffery, kelimenin eskatolojik (ahiret ile ilgili) bağlamını incelediğinde, Kur'an'ın cehennemi tasvir etmek için kullandığı isimlerin her birinin farklı bir azap boyutunu vurguladığını, "saîr"in ise özellikle ateşin "parlaklığı, yüksekliği ve alev alev yanışı" boyutunu ön plana çıkardığını belirtir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da cehennemin özel isimlerinden biri olarak geçen bu kelimenin, şeytanın peşinden gidenlerin ulaşacağı nihai durağın dehşetini tasvir ettiğini, kök anlamındaki "harlanma" eyleminin, ilahi cezanın şiddetini ve kesintisiz doğasını etimolojik olarak pekiştirdiğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla