وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَر۪يدٍۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
Hal böyle iken insanlardan öyleleri vardır ki, bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışır ve her âsi şeytanın peşine takılır.
Hal böyle iken insanlardan öyleleri vardır ki, bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışır. Cenâb-ı Hak burada “Allah hakkında tartışmak”tan söz ediyor, fakat hangi hususta tartışıldığını açıklamıyor. Onların Allah hakkındaki tartışmaları, çeşitli açılardan olmuştu. Bazı insanlar, Allah Teâlâ’nm dilemesini tartışırken, bazıları bu âlemin yaratılmış olup olmadığını tartışmıştır. Bazıları da bir mi yoksa birden çok mu diye yüce Allah’ın vahdâniyetini tartışmaya açarken, başka bazıları nebi ve resûl gönderip göndermeyeceğini tartışmışlardır. İnsanların arasından, Allah’ın kitapları indirip indirmeyeceğini tartışanlar çıkmıştır. Bazıları Allah’ın davet edilen dinini tartışmışlardır. İnsanların, belirttiğimiz hususlarda bunun gibi tartışmaları olmuştur. Bütün bunlar, bilgi olmaksızın yapılmış tartışmalardır. Çünkü onlar bu âlem üzerinde hakkıyla düşünmüş ve bu konuda gerektiği şekilde kafa yormuş olsalardı bu âlemin yoktan var edici bir yaratıcısı olduğunu, O’nun birden çok değil bir tek, zatı itibariyle âlim ve her şeye kadir bulunduğunu, peygamberleri ve kitapları O’nun gönderdiğini bilirlerdi. Ve yine O’nun bu âlemi yeniden dirilteceğini ve canlandıracağını, buna gücünün yeteceğini de bilirlerdi. Fakat onlar düşünmemiş ve bu konu üzerinde gerektiği gibi kafa yormamışlardır. Ve netice olarak bu konuda bilgileri olmaksızın tartışmışlardır.
Ve her âsi şeytanın peşine takıhr. Bu cümlede geçen “şeytan”m bilinen gerçek şeytan olması muhtemeldir. İşte bu bilgisi olmadan tartışan kişi şeytanın ardına düşer. Yüce Allah’ın bu şeytan kelimesiyle şeytanın yaptığı işleri yapan herkesin peşine takıldığım kastetmiş olması da mümkündür. Bunların, şeytanın davet ettiği ve kendilerine ilham verdiği şeye tâbi olma çağrısında bulunan önderler olması da mümkündür. Tıpkı şu İlâhi beyanda belirtildiği gibi: “Gerçekten şeytanlar, dostlarına sizinle mücedele etmeleri için telkinde bulunurlar”. Burada Cenâb-ı Hak şeytanların insanlardan olan dostlarına sizinle tartışmaları için telkinde bulunduklarını haber vermektedir. Ve her âsi şeytanın peşine takıhr meâlindeki beyanın mânası işte budur. “Merîd” (fa'îl vezninde olup) “min külli şeytânin mâridin” âyetinde de belirtildiği üzere “mâridun” “isyankâr” mânasındadır. Bazıları inat ederek ve büyüklenerek isyan eden herkes, “mârid”dir demişlerdir. Bazıları da “el-Mârid” inat ve isyanıyla hemcinsinden ayrılan kişi demektir. Kelimenin bu anlamından dolayı sakalı olmayanlara hemcinslerinden ve erkeklerin bulundukları durumun dışında oldukları için “emred” denilmiştir. “el-Mârid” kelimesinin, Farsça karşılığı “sitenbe”dir.
Yorumu Yorumla
-
Yücâdilü (يُجَادِلُ)
Kelimenin kökü, "c-d-l" (جدل) harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir ipi veya örgüyü sıkıca bükmek, sağlamlaştırmak olduğunu belirtir. Buradan hareketle kelime, kişinin muhatabını sözle kıstırıp fikrini çürütmek için giriştiği kıyasıya mücadele ve fikri güreş anlamında kullanılmıştır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin muhatabı yere sermek, alt etmek köküyle (cündel) ilişkisine değinerek, buradaki "cidal"in hakikati bulma amacından ziyade, kendi fikrini dayatma ve karşı tarafı ne pahasına olursa olsun mağlup etme ihtirası taşıdığını vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın inanç ve inkar semantik alanı içinde değerlendirirken, ayetteki eylemin Mekke müşriklerinin ilahi vahye karşı sergiledikleri entelektüel kibri ve temelsiz inatçılığı sembolize ettiğini belirtir. Izutsu'ya göre bu eylem, rasyonel bir temele değil, atalar kültürüne duyulan körü körüne bir bağlılığa dayanmaktadır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin geçtiği bağlama dikkat çekerek, bu tartışmanın sıradan bir teolojik diyalog değil, herhangi bir epistemolojik dayanağı olmayan, tamamen partizanca ve saldırgan bir muhalefet tavrı olarak okunması gerektiğini ifade eder.
İlmin (عِلْمٍ)
Arapça "a-l-m" (علم) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi diğerlerinden ayıran iz, nişan ve alamet olduğunu, buradan evrilerek bir şeyin gerçek mahiyetini kesin olarak kavramak ve algılamak anlamına ulaştığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramını, bir nesnenin veya hakikatin özünü idrak etmek olarak tanımlar ve bunun salt yüzeysel bir bilgiden (marifet) daha derin ve kesin bir kavrayış olduğuna işaret eder. İsfahânî'ye göre ayetteki bağlamda ilim, kişinin tartışmasını üzerine inşa edebileceği vahye dayalı kesin bir delili veya akli bir burhanı temsil eder; Allah hakkında tartışan kişinin temel eksikliği de budur. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi felsefesini incelerken, ilim kavramını Cahiliye döneminin temel karakteristiği olan "cehl" (bilgisizlik, fevrilik ve kibrin birleşimi) ve "zann" (temelsiz sanı) kavramlarıyla karşılaştırır. Izutsu'ya göre ayette Allah hakkında tartışan kişinin ilimsiz olması, sadece malumattan yoksun olması değil, aynı zamanda vahyin sunduğu mutlak hakikat karşısında Cahiliye zihniyetinin o kaba ve temelsiz zannına tutunmasıdır.
Yettebiu (يَتَّبِعُ)
Bu fiil, "t-b-a" (تبع) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün ana anlamının birinin ayak izlerinden gitmek, onun peşine takılmak ve ardı sıra yürümek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel bir takibin ötesinde, iradi olarak birine boyun eğmek, onun otoritesini ve yönlendirmesini kabul etmek anlamlarına sahip olduğunu açıklar. İsfahânî'ye göre ayette kişinin şeytana "ittiba etmesi", onu kendine mutlak rehber edinmesi ve onun saptırıcı adımlarına kayıtsız şartsız teslim olmasıdır. Dücane Cündioğlu, kelimenin etimolojik boyutunu analiz ederken, ittiba kavramının basit bir peşinden gitme eylemi olmadığını, kişinin kendi iradesini ve seçme hürriyetini takip ettiği otoriteye devretmesi olduğunu vurgular. Cündioğlu, hakikate dair hiçbir sağlam bilgisi olmayan kişinin, trajik bir şekilde kendi zihnini saptırıcı, karanlık bir gücün emrine vermesinin ayetin temel uyarısı olduğunu ifade eder.
Şeytânin (شَيْطَانٍ)
Kelimenin kökeni dilbilimciler ve müsteşrikler arasında "ş-t-n" (شطن) ve "ş-y-t" (شيط) kökleri etrafında yoğun tartışmalara sahne olmuştur. İbn Fâris, kelimenin asıl kökünün uzaklaşmak ve haktan sapmak anlamına gelen "ş-t-n" olduğunu belirtir; şeytanın Allah'ın rahmetinden ve hakikatten son derece uzak olduğu için bu ismi aldığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî de "ş-t-n" kökünü benimseyerek, kelimenin sadece belli bir varlığı değil; insan, cin veya hayvanlar arasından her türlü azgın, inatçı ve haktan uzaklaşmış varlığı tanımlayan genel bir sıfat olduğunu detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla saf Arapça olduğu yönündeki geleneksel görüşlere karşı çıkarak, kelimenin Habeşçedeki "şaytan" veya İbranicedeki "satan" (düşman, rakip) formlarından Arapçaya geçmiş kültürel bir ödünçleme olduğunu iddia eder. Jeffery'ye göre bu terim, İslam öncesi dönemde dış topluluklar aracılığıyla Arap yarımadasına girmiştir. Theodor Nöldeke, Jeffery'nin bu iddialarını destekleyerek, kelimenin morfolojik yapısının Habeşçe ile olan yapısal benzerliğine dikkat çeker ve dışarıdan ithal edilmiş bir kavram olduğunu savunur. Diyanet İslam Ansiklopedisi ise bu müsteşrik yaklaşımlara karşı çıkarak, kelimenin saf Arapça "ş-t-n" kökünden geldiğini, İslam öncesi Arap şiirinde de asi ve hırçın atları veya azgın insanları nitelemek için bizzat kullanıldığını delil getirerek, kelimenin dilin kendi doğal evrimi içinde Kur'ani ve eskatolojik bir boyut kazandığını vurgular.
Merîd (مَرِيدٍ)
Kelimenin kökeni, "m-r-d" (مرد) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin tüylerden, yapraklardan veya kabuğundan soyulması, tamamen çıplak ve pürüzsüz kalması olduğunu aktarır. Örneğin, yüzünde henüz tüy çıkmamış gence bu sebeple "emred" denilir. Etimolojik olarak bu fiziksel soyulma hali, zamanla mecazi bir boyut kazanarak hayırdan, iyilikten ve itaatten tamamen sıyrılmış, salt isyana bürünmüş kişi veya varlıklar için kullanılmaya başlanmıştır. Râgıb el-İsfahânî, "merîd" kelimesini, boyun eğmenin ve erdemin her türlü sınırından çıkmış, hiçbir iyilik kırıntısı barındırmayacak şekilde kötülükte pürüzsüzleşmiş, haddi aşan inatçı bir varlık olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu sıfat kullanımının edebi ve psikolojik boyutuna dikkat çeker. Kılıç'a göre, hakikati reddedip haktan uzaklaşan varlığın hemen ardından "merîd" sıfatının kullanılması, kişinin körü körüne peşinden gittiği o rehberin içinde hiçbir hayır ve merhamet kalıntısı bulunmadığını, uyulan yolun saf bir yıkım ve mutlak bir kötülük olduğunu zihinlere kazımak içindir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla