Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 1. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-nnâsu-ttekû rabbekum(c) inne zelzelete-ssâ’ati şey-un ‘azîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey insanlar! Rabb’inize karşı gelmekten sakının. Kıyâmet sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır.

      Ey insanlar! Rabb’inize karşı gelmekten sakının. Sakınma anlamındaki Takva’nın tevilini birkaç yerde yapmış bulunmaktayız. Kıyâmet sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Kıyâmet öncesinde tövbe kapısının kapandığını ve artık imanın kabul edilmeyeceğini gösteren birtakım alâmetler vuku bulacaktır. Bunların arasında yukarıda bahsedilen sarsıntı (deprem), güneşin batıdan doğması, Deccâl’in ve dâbbetül-arzın ortaya çıkması, Ye’cûc ve Mecûc vb. alâmetler sayılabilir. Bu, şu İlâhî beyan gibidir: “(İnanmak için) ille de... ya da Rabb’inden bazı işaretlerin gelmesini mi bekliyorlar? Daha önce inanmamış yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, Rabb’inden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz” Bu örnek âyet bize göre tövbenin kabulü için en son sınırı belirliyor olabilir. İnsanların imam, âyette zikri geçen vakte kadar kabul edilir, ama o süreden sonra tövbe edip iman etseler de kabul edilmez. Yahut daha önce inanmamış kimseye Rabb’inden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz mealindeki beyan şöyle de açıklanabilir: O kişiler iman etmezler. Çünkü zuhur eden bu kıyâmet alâmetleri kendilerini iman etmekten alıkoyar ve iman etmezler. Sebebine gelince; söz konusu alâmetler, mümin olsun kâfir olsun, bütün herkese yönelik olur. Dolayısıyla sapkın ve bâtıl üzere olan kişi, dalâlet ve bâtıl üzere olduğunu bUmez ki hidâyete ve hakka dönsün. Bunlar özel bir toplumun başına gelen azap gibi değildir. Çünkü bu durumda onlar, bu azabın yalanlama ve inatlarından dolayı özel olarak başlarına geldiğini bilirler. Söz konusu alâmetler herkese yönelik olunca sapkın olanlar kendilerinin bâtıl üzere olduklarını ve bunun başlarına kendi yüzlerinden geldiğini bilemezler. Çünkü onların bütün yaratıklarda yaygın olduğunu görürler. “Fayda sağlamaz” Çünkü onlar iman etmezler. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez”. Bu örnek beyan onların şefaat edecek kimseleri olmaz anlamına gelir, yoksa onların şefaatçileri olacak da şefaat edecekler ve fakat şefaatleri kabul edilmeyecek mânasında değildir. Buna göre fayda sağlamaz meâlindeki cümle, “çünkü onlar imandan başka şeylerle meşgul edilecekler ve iman etmeyeceklerdir, netice olarak imanları üzere fayda vermeyecektir”, anlamında da olabilir.

      Öte yandan “zelzele” kelimesi üzerinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, “zelzelete’s-sâati” “kıyâmetten önceki an”dır demişlerdir. Bazıları da bunun kıyâmetin kendisi olduğunu ifade etmişlerdir. Yüce Allah söz konusu kıyâmeti şiddet ve korku ile niteleyerek şöyle devam ediyor: 2. ayet.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        en-Nâs (النَّاسُ)

        Kelimenin etimolojik kökeni dilbilimciler arasında "a-n-s" (üns/ünsiyet) ve "n-v-s" (nevesân) kökleri etrafında tartışılmıştır. İbn Fâris, kelimenin asıl kökünün yabaniliğin ve vahşetin zıddı olan, cana yakınlık, alışkanlık ve sosyalleşme anlamlarına gelen "üns" (أنس) kavramına dayandığını belirtir; aynı zamanda "hareket etmek, gidip gelmek" anlamındaki "nvs" kökünden türemiş olabileceği ihtimaline de değinir. Râgıb el-İsfahânî, "üns" kökünden hareketle insanın doğası gereği diğer insanlara ihtiyaç duyan, toplumsal ve sosyal bir varlık olması hasebiyle bu isimle anıldığını detaylandırır. Aynı zamanda kelimenin "nisyân" (unutmak) köküyle olan anlamsal bağına işaret ederek, insanın ahdini unutan bir yapıya sahip olması boyutunu da analize dahil eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu iki farklı etimolojik yaklaşımın da Arap dil mantığı içinde savunulduğunu ancak ağırlıklı görüşün "ünsiyet" kökü üzerinde yoğunlaştığını, kelimenin zamanla özelden genele doğru semantik bir genişleme yaşayarak "bütün insanlar, insanlık" anlamına kavuştuğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasını incelerken "nâs" kelimesini "insan" (birey) ve "beşer" (biyolojik varlık) kavramlarıyla karşılaştırır. Izutsu'ya göre "nâs", ayetin bağlamındaki hitabın evrenselliğini vurgulayan, bireysel niteliklerden ziyade kitleyi, sosyolojik yığını ve kolektif insanlık durumunu ifade eden bir formdur. Bu ayetteki kullanımıyla, yaklaşan büyük tehlike (kıyamet) karşısında tüm farklılıklarından arındırılmış saf insanlık kitlesine ontolojik bir uyarı yapılmaktadır.

        İttekû (اتَّقُوا)

        Bu emir fiili, köken olarak "v-k-y" (وقي) harflerinden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi, ona zarar verecek, eziyet edecek şeylerden korumak, siper almak, muhafaza etmek" olduğunu belirtir. Bedevi Arap toplumunda bu kelime, çölde yalınayak yürürken ayakları kızgın kumdan veya dikenlerden korumak ya da savaşta bir kalkan arkasına saklanmak gibi tamamen fiziksel bir korunmayı ifade etmekteydi. Râgıb el-İsfahânî, bu fiziksel anlamın Kur'an ile birlikte derin bir teolojik dönüşüm geçirdiğini ifade eder; ona göre "takva", nefsi korkulan şeylerden, özellikle de günahlardan ve ilahi cezadan korumak, manevi bir zırh kuşanmak demektir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin İslam öncesi (Cahiliye) dönemdeki kabilevi ve fiziksel savunma refleksinden, Kur'an'ın inmesiyle birlikte Allah'a karşı duyulan ahlaki sorumluluk, derin bir saygı ve "sakınma" esasına dayalı yepyeni bir ahlaki-dini kavrama evrilişini detaylıca analiz eder. Izutsu'ya göre bu, Kur'an'ın Arapça kelimelere yüklediği devrim niteliğindeki semantik kaymaların en tipik örneğidir. Dücane Cündioğlu, kelimenin Türkçe çevirilerinde sıklıkla kullanılan "korkmak" eyleminin kökün etimolojik ruhunu tam karşılamadığını, "v-k-y" kökünün özünde yatan asıl anlamın sınırları muhafaza etmek, zarar verici unsurlara karşı teyakkuzda olmak bağlamında "sakınmak" ve "korunmak" olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ise bu kelimenin tarihsel bağlamına dikkat çekerek, ayetteki kıyamet sarsıntısı (zelzele) metaforuyla birleştiğinde, "ittekû" emrinin salt soyut bir dindarlık çağrısı değil, somut ve dehşet verici bir felakete karşı ontolojik bir sığınma ve ilahi gazaptan korunma refleksi olarak okunması gerektiğini belirtir.

        Rabbeküm (رَبَّكُمْ)

        "Rabb" kelimesi, "r-b-b" (ربب) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün ana anlamlarını bir şeyi ıslah etmek, düzeltmek, gözetmek, yetiştirmek ve bir araya toplamak olarak tasnif eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin merkezinde "terbiye" (yetiştirme) kavramının bulunduğunu, bunun da bir şeyi ilk halinden alıp aşama aşama, kademe kademe olgunluğa ve nihai yetkinliğine ulaştırmak anlamına geldiğini detaylandırır. Yalnızca İslami literatürde değil, Sami dillerinin genelinde de bu kök mevcuttur. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Aramice ve Süryanice'deki "rabb" (efendi, usta, büyük) formundan Arapçaya geçmiş kültürel bir ödünçleme (borrowing) olabileceğini iddia eder. Jeffery'ye göre kelime, Yahudi ve Hristiyan metinlerinde Tanrı için kullanılan "Rab" unvanının Arap yarımadasındaki yansımasıdır. Gabriel Said Reynolds da bu görüşü destekleyerek, kelimenin Kur'an'ın indiği dönemde Suriye-Filistin coğrafyasındaki Süryani Hristiyanların litürjik metinlerinde "Efendi/Tanrı" anlamında yaygın olarak kullanıldığını, Kur'an'ın da muhataplarının aşina olduğu bu kavramsal altyapıyı kullandığını ifade eder. Toshihiko Izutsu ise kelimeyi "efendi-köle" (rab-abd) ilişkisi bağlamında inceler. Cahiliye Araplarında kabile reisleri veya köle sahipleri için kullanılan bu kelimenin, Kur'an'da mutlak mülkiyet, mutlak otorite ve aynı zamanda mutlak merhamet (yetiştiricilik) bildiren teolojik bir kavrama dönüştüğünü belirtir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin İslam öncesi dönemde "malik, sahip" gibi dünyevi anlamlarda kullanıldığını, ancak ayette geçen şekliyle tam teşekküllü bir uluhiyet ve rububiyet (yaratma, yaşatma, yönetme) sıfatı olarak kurumsallaştığını vurgular.

        Zelzelete (زَلْزَلَةَ)

        Kelime, "z-l-z-l" (زلزل) şeklinde tekrarlı (mudaaf/rübai) bir kökten gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün bir şeyi yerinden şiddetle oynatmak, kaydırmak ve sarsmak anlamına geldiğini belirtir. Arapça morfisinde harflerin tekrarı, genellikle eylemin şiddetini, sürekliliğini ve peş peşe gelişini sembolize eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "zelle" (kaymak, sürçmek) kökünün katmerli hali olduğuna dikkat çekerek, bunun art arda gelen, durmaksızın devam eden ve dengeleri tamamen altüst eden yıkıcı bir sarsıntı olduğunu ifade eder. İsfahânî'ye göre ayetteki bu kelime, sıradan bir jeolojik depremi değil, evrensel düzenin ontolojik olarak çöküşünü başlatan eşsiz ve tarifsiz kıyamet sarsıntısını ifade etmektedir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, dilbilimsel açıdan bu tür tekrarlı kelimelerin (zelzele, vesvese, dümeyme gibi) insan psikolojisinde uyandırdığı ritmik ve kesintisiz dehşet hissine vurgu yapar. Ayette kelimenin nekra (belirsiz) değil, belirli bir tamlama ("zelzeletes-sâati") içinde kullanılması, bu sarsıntının vahametini ve kaçınılmaz doğasını pekiştirmektedir.

        es-Sâati (السَّاعَةِ)

        Etimolojik olarak "s-v-a" (سوع) kökünden türeyen bu kelime, zamanın akışı ve bölünmesiyle ilgilidir. İbn Fâris, kelimenin asıl anlamının gündüzün veya gecenin bir bölümü, an, kısa bir zaman dilimi olduğunu aktarır. Ancak kelimenin Kur'an'daki eskatolojik (ahiret bilimi) kullanımı dilbilimcilerin ve müsteşriklerin yoğun ilgisini çekmiştir. Râgıb el-İsfahânî, genel anlamda "zaman dilimi" olan kelimenin, Kur'an terminolojisinde dünyevi yaşamın aniden ve dehşet verici bir hızla sona ereceği, dirilişin ve hesabın başlayacağı o spesifik an (Kıyamet Vakti) için özel bir isim (alem) haline geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin bu özel kullanımının kökenini Aramice/Süryani dilindeki "sha'tha" kelimesine dayandırır. Jeffery'ye göre, Araplar kelimeyi "zaman dilimi" olarak zaten kullanmaktayken, onun "Kıyamet, Hüküm Saati" anlamındaki eskatolojik terimsel kullanımı, kuzeydeki Arami/Süryani Hristiyan kültüründen Mekke ve Medine ortamına geçmiştir. Gabriel Said Reynolds, Süryani kilise babalarının vaazlarında (homilies) "Saat" kavramının yargı gününü ifade etmek için sıklıkla kullanıldığını teyit eder ve Kur'an'ın bu Geç Antik Çağ dini lügatini kendi teolojisine entegre ettiğini savunur. Toshihiko Izutsu, eskatolojik sözlük bağlamında bu kelimeyi incelerken, Mekke müşrikleri için "saat" kelimesinin salt dünyevi bir zamanı ifade ettiğini, Kur'an'ın ise bu kelimeye ani, öngörülemez ve mutlak yıkım getiren ilahi bir müdahale (Kıyamet) anlamı yükleyerek müşriklerin zihinsel zaman algısını parçaladığını analiz eder.

        Şey'ün (شَيْءٌ)

        Arapça "ş-y-e" (شيأ) kökünden gelen bu kelime, dilin ontolojik kapasitesi en geniş kavramlarından biridir. İbn Fâris, bu kökün temelinde varlık sahasına çıkma, mevcut olma ve irade edilme anlamlarının yattığını belirtir. İbn Fâris'in yaklaşımına göre "şey", hakkında konuşulabilen, işaret edilebilen ve varlığı tasavvur edilebilen her türlü mevcudiyettir. Râgıb el-İsfahânî, "şey" kelimesinin var olan (mevcut) kavramıyla eşanlamlı olduğunu, akılla kavranabilen, duyularla hissedilebilen, maddi veya manevi, somut veya soyut her türlü unsuru kapsayan en genel terim olduğunu vurgular. İsfahânî ayrıca kelimenin Allah'ın dilemesi (meşîet) köküyle olan organik bağına dikkat çekerek, var olan her şeyin ilahi iradenin bir sonucu olarak "şey" hüviyeti kazandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an ontolojisinde "şey" kavramını incelerken, bu kelimenin sadece fiziki nesneleri değil, eylemleri, olayları ve ayetteki bağlamında olduğu gibi "kıyamet sarsıntısı" gibi devasa kozmik fenomenleri de kapsadığını aktarır. Burada "şey'ün" formunda nekra (belirsiz) kullanımı, olayın mahiyetinin insan idrakinin ötesinde, tanımsız, benzersiz ve tarifsiz bir "fenomen" olduğunu dilbilimsel olarak pekiştirmektedir.

        Azîm (عَظِيمٌ)

        Kelime, kemik anlamına gelen "azm" kökünden, "a-z-m" (عظم) harflerinden türemiştir. İbn Fâris, etimolojik olarak bedenin çatısını ve iskeletini oluşturan, ona güç ve hacim veren "kemik"ten yola çıkarak, kelimenin zamanla "büyük, güçlü, sert, sağlam ve heybetli" olmak anlamında genişlediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, büyüklüğün iki boyutu olduğunu açıklar: İlki, gözle görülen ve fiziksel olarak yer kaplayan nesnelerin hacimsel büyüklüğü; ikincisi ise akılla ve basiretle kavranabilen, statü, önem, dehşet veya yücelik bildiren metaforik büyüklüktür. İsfahânî'ye göre bu ayetteki kıyamet sarsıntısının "azîm" olarak nitelendirilmesi, onun sadece fiziksel bir yıkım kapasitesine değil, aynı zamanda insanın tahammül sınırlarını aşan, zihni paralize eden eşsiz bir dehşet ve vahamete sahip olmasından kaynaklanır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'daki kullanımlarını incelerken, eskatolojik olayları niteleyen "azîm" sıfatının, dünyevi hiçbir felaketle kıyaslanamayacak ölçüde büyük, olağanüstü ve ilahi azametin bir tecellisi olan sarsıcı durumları tasvir etmek için kullanıldığını aktarır. Ayetteki kullanımıyla "azîm", kıyamet sarsıntısının tahayyül edilemez boyutunu vurgulayan nihai sıfattır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X