وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ۠
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Gâşiye Sûresi, 20. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: gaşiye suresi, gaşiye suresi 20. ayet, nasıl yayıldığına bakma, yere bakma, gaşiye 20, arz
-
17. "Peki, insanlar devenin nasıl yaratıldığına,"
18. "Göğün nasıl yükseltildiğine,"
19. "Dağların nasıl dikildiğine,"
20. "Yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?"
Kainat Allah'ın Varlığının Delilidir
Diğer hayvanlar arasından özellikle devenin belirtilmesi keza göğün, dağların ve yerin belirtilmesi şu iki sebepten biri için olabilir: Birincisi deve, Mekke halkının en önemli mallarının başında gelir. Onlar üzerinde yolculuk ederler, ihtiyaç duydukları eşyanın taşıma işini onlarla yaparlar. [§] Hem Mekke, dağlar arasında kurulmuş bir şehirdir. Bu itibarla onlar her taraftan dağlarla kuşatılmış haldedirler. Gök ise üzerlerinde, yer de ayaklarının altlarındadır. İşte bu nedenle onlar özel olarak belirtilmiştir ki ibret alsınlar ve bunlar hakkında düşünsünler.
İkincisi: Bir başka izahı da şöyle olabilir: Bir kere bütün hayvanların insanlar için yararlı olan yönleri devede toplanmıştır. Şöyle ki: Hayvanların kimi binek hayvanıdır, kimi süt verir, kimi yün verir, kimisi de eti ve dölü için edinilir. Bunların hepsi devede mevcuttur. Bu itibarla deve, hayvanlardan elde edilen her türlü faydanın anası ve bereketin kaynağı sayılır. Aynı şekilde en büyük fayda ve bereket sema ile ilgilidir. İnsanların rızıkları oradan iner, gıdaları bitiren güneş göktedir, yıldızlarla süslenmiş olan gene göklerdir. Bu itibarla gök de her türlü nimetin esası sayılır. Aynı şekilde yer de nimetlerin kaynağıdır. Bütün mevcudatın sığınağı oradadır, azıkları ve rızıkları orada takdir edilmiştir, giyindikleri elbisenin hammaddesi orada biter. Öte yandan dağlar da yeryüzünü sabit tutar, eğer onlar olmasaydı yeryüzü içindekilerle birlikte batar giderdi. İşte bu özellikleri sebebiyle âyette geçen şeyler özel olarak zikredilmiş bulunmaktadır.
Peki insanlar bakmazlar mı? Bu hitap iki şekilde yorumlanabilir: Ya emir anlamındadır. Yani baksınlar demektir. İkincisi de onların içinden çıkamadıkları bir durumla ilgili daha önceden geçen bir soruları vardır. Bu âyetler işte o soruya cevap olmak üzere inmiştir: Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına... bakmazlar mı? Yani: Eğer onlar sözü edilen bu nesneler üzerinde durup düşünselerdi bunlar hakkında kafa yormaları ve düşünmeleri, kafalarındaki karışıklığı ve içine düştükleri şüphelerini giderirdi. İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ sözü edilen cennet nimetlerini sayınca Kureyş halkı hayrete düştü ve dediler ki: "Ey Muhammed! Bize bir ayet getir ki dediklerinin hak olduğu ortaya çıksın!" İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyetleri indirdi: Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına... bakmazlar mı?
Göğün yükseltilmesi ve görülen bir direk olmaksızın onun yaratılması hakkında tefekkür etmek» devenin yaratılışından, dağların dikilmesinden, yerin serilmesinden ibret almak ve onlar hakkında düşünmek ölümden sonra diriltilme ve âhiret hayatının yanı sıra, Rab Teâlâ’nın vahdaniyetine iman etmeyi ve peygamberliğin hak oluşunu kabul etmeyi gerektiren hususlardır. Şöyle ki: Onları âhiret hayatının inkârına götüren saik onların her bir şeyi kendi güçlerine göre ölçmeye kalkışmalarıydı. Bunun sonucunda gücün böyle bir işe yetmeyeceğini sanıyorlardı. Zira ölüleri diriltmek onların imkânları dışında bir işti. Eğer onlar öyle düşünmeyip de göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünselerdi, Allah Teâlâ’nın kudretinin mahlûkatın gücü gibi olmadığını, onun her şeye kadir olduğunu anlarlardı. Şöyle ki gökler yaratılmış, hiçbir direk olmadan yükseltilmiş ve sabit kılınmıştır. Ne bulunduğu yerden aşağı yuvarlanmakta ne de yukarı uçup gitmektedir. Bir kimse şâyet havada tek bir kuş tüyünü ne uçacak ne de düşecek şekilde sabit tutacak olsa buna gücü yetmemektedir. İnsan bunları bir düşünse anlayacaktır ki Allah’ın kudreti zatının gereğidir, sonradan elde edilmiş değildir. Aynı şekilde dağlara baksa hem koca kütlesi hem de yüksekliği ve sağlamlığı ile sularla, ağaçlarla bezenmiş halini dikkate alıp üzerinde kafa yorsa, bütün insanlar bir araya gelip olanca güçleriyle suyun nereden bir araya gelip nasıl kaynadığını, taşların arasından ağaçların nasıl bittiğini anlamaya çalışsalar bunu anlayamazlar. Hal böyle olunca da bunları yaratan Allah’ın ilminin ihata edilemez olduğunu anlarlar. Bunun belirtilmesinde O’na hiçbir şeyin gizli kapaklı olamayacağı ve O’nu hiçbir şeyin acizlik içinde bırakamayacağını, bilakis bütün âlemin O’nun kudret eliyle tedbiri altında olduğunu, onlara dilediğini yaptığını ve dilediği hükmü verdiğini bildirmek de vardır. Bütün bunlara kadir olan, elbette ki onları ölümden sonra tekrar diriltmeye ve yapıp ettiklerinin karşılığını vermek için âhiret hayatını başlatmaya da kadirdir.
Bunların yaratılışında Allah Teâlâ’nın vahdâniyetine de kanıt vardır. Çünkü Allah Teâlâ göklerin yararları ile yeryüzünün yararlarını birbirine irtibatlı kılmıştır. Yağmur gökten kurumuş toprağa düşer orada onlar için hem kendilerine hem de hayvanlara rızık olmak üzere renkleri türlü bitki bitirir. Eğer göğün tedbircisi yerin tedbircisinden ayrı olsaydı o takdirde göğün yararlarını, yerin tedbircisinin halkından esirgerdi. Bütün bunları düşünselerdi kafalarındaki sorun gider, şüpheleri yok olurdu. Allah Teâlâ’dan başka tanrılara tapınmazlar ve şöyle demezlerdi: “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!”
Peygamberliğin hak oluşunun ispatı da vardır derken şunu kastettik: Onlar bahsettiğimiz nimetlerle nimetlendirildiklerinden dolayı kendilerinden mutlaka şükretmeleri beklenecektir. Her bir nimetin şükrünün de nasıl olacağını işaret yoluyla bilmek mümkün değildir. Bu durumda onlara bunun nasıl yapılacağını öğreten bir vahiy veya peygamberlik gerekli olacaktır.
Şöyle bir soru akla gelebilir: Onlar bu sayılan şeylerin yaratılışının nasıllığı hakkında tefekkürde bulunmakla nasıl emrolundular ki?! Oysa onlar bu sayılan şeylerin nasıl yaratılmış olduğuna dair sonsuza dek düşünecek olsalardı gene de doğruya eremezler, hidâyet bulamazlardı.
Buna şöyle cevap verilir: Onlar eğer düşünmekle doğruya ulaşıp da vaziyeti anlasalardı ve onlar hakkında tefekkür etselerdi bu onlardan sorunu gidermezdi. Zira onlar onu yönlendirildikleri kendi fiilleriyle değerlendiriyorlardı. Doğru hükmü elde edebilmenin imkânsız oluşu ve tasavvurunun dışında bulunması problemi açıklayıcı ve şüpheleri kendilerinden giderici mahiyettedir. Çünkü insanlar, doğruya erişmenin, vahiyler sayesinde olduğunu anlamışlardır ki doğru bilgi, kudreti insanların kudretiyle takdir edilemeyecek olan Allah’tan gelmektedir ve O bütün yönleriyle insanlardan farklıdır. Doğruya ulaştıran ancak Allah’tır.
Yorumu Yorumla
-
Ard (أَرْض)
İbn Fâris, kelimenin kökeninin "e-r-d" olduğunu ve temel manasının alçaklık, aşağıda olma ve genişlik olduğunu belirtir; ona göre ayak basılan ve üzerinde yaşanılan yerin bu isimle anılması, onun gökyüzüne kıyasla alçakta ve yayılmış bir yapıda olmasından kaynaklanır. Râgıb el-İsfahânî, "semâ" (gök) kelimesinin zıddı olarak kullanılan bu kavramın, evrenin alt kısmını ve üzerinde canlıların barındığı küreyi ifade ettiğini, Kur'an'daki kullanımının ise genellikle insanın hizmetine sunulan mekan ve rızık kaynağı bağlamında olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin arka planında çok eski bir Sami dilleri mirası bulunduğunu, İbranice "eres" ve Aramice-Süryanice "ar'a" formlarıyla doğrudan köken birliği taşıdığını, Arapçaya bu geniş dil havzasından "yeryüzü, toprak, arazi" anlamıyla geçtiğini tahlil eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "ard" kelimesinin salt fiziksel bir kütle değil, insanın ilahi sınavdan geçtiği, Allah'ın ayetlerinin (delillerinin) sergilendiği ve insanın ontolojik sorumluluklarını yerine getirdiği temel platform olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ve Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin bu ayetteki vurgusunun, yeryüzünün insanın yaşamasına, yerleşmesine ve ondan faydalanmasına uygun hale getirilmiş bir "beşik" veya "sergi" olma niteliğine dikkat çekmek olduğunu vurgularlar.
Sutihat (سُطِحَتْ)
İbn Fâris, kelimenin "s-t-h" kökünden türediğini ve asıl anlamının bir şeyi yaymak, düzlemek ve enli hale getirmek olduğunu belirtir; bir evin tavanına veya damına "sath" denmesini de bu yayılma ve düzlük özelliğine bağlar. Râgıb el-İsfahânî, "testh" (s-t-h) kavramının, bir şeyin engebe ve pürüzlerinden arındırılarak üzerinde yürümeye ve oturmaya elverişli bir düzlüğe kavuşturulmasını ifade ettiğini; ayette yeryüzünün "sutihat" (yayılıp düzlendi) olarak nitelenmesinin, onun insanın çıplak gözle gördüğü ufuk çizgisi ve yaşam alanı olarak bir düzlem gibi hazırlandığını açıkladığını belirtir. Celaleddin el-Suyuti, fiilin edilgen yapısına dikkat çekerek, yeryüzünün başlangıçta yaşanması imkansız engebelerden, mutlak bir irade tarafından yayılıp düzlenerek insanların ve diğer canlıların yerleşebileceği, tarım yapabileceği ve yollar açabileceği bir "döşek" (mihâd) haline getirildiğini aktarır. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinde yer alan bu tür kozmolojik tasvirlerin, tabiatın estetik bir düzen ve insan ölçeğinde bir konfor içinde kurgulandığını göstermek amacıyla seçildiğini, "sutihat" fiilinin yeryüzünün bir "halı" gibi serilmesini imgelediğini ileri sürer. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin etimolojik kökenindeki yayılma ve düzleme manalarını, ilahi lütfun bir tezahürü olarak tahlil eder; yeryüzünün bu şekilde "testh" edilmesi, insanın dünyadaki hareket kabiliyetini ve medeniyet kurma imkanını sağlayan ontolojik bir zeminin hazırlanması anlamını taşır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, devenin yaratılışından gökyüzünün yükseltilmesine ve dağların dikilmesine kadar uzanan "ayetler" zincirinin son halkası olarak sunulan bu eylemin, yeryüzünün kaotik bir kütleden organize bir yaşam alanına dönüştürülmesini simgelediğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla